|
OSMANLI’DAN
CUMHURİYET’E TOPLUMSAL DEĞİŞME;
YAŞAMA PRATİĞİ, KÜLTÜR VE DİN İLİŞKİSİ
Mehmet AKGÜL
Geçen yüzyılın
hakim paradigması iki öncüle dayanmaktaydı: a) Din artık
devrini tamamlamış bir sosyal müessesedir; modern
toplumların esas vasfı, dinlerin yerine rasyonel-bilimsel
düşünceyi (pozitivizm) hakim kılarak modernleşmeleri
gerekir. b) Modern toplumların ahlakî ve genel değerler dünyası
dine değil, bilime dayanacaktır.
Bu anlayış 19. yüzyılın vülger pozitivizminden
kaynaklanmaktadır. Ve bugüne kadar E. Durkheim’dan K.
Marx’a dini değerlerden beslenmeyen, bilimsel-seküler
bir ahlak düzeni kurulabilmiş değildir.
İnsanlığın
yaşadığı tecrübeler ise - dünden bugüne - şunu göstermektedir:
a) Din sosyal kurumların en köklü ve üniversel olanıdır.
b) Dinde cevabı aranan sorular veya tatmini istenilen
ihtiyaçlar o kadar üniverseldir ki, biz bu ihtiyaçları
değil, belki onların tatmin vasıtalarını ya da yorumunu
değiştirebiliriz.
Dinin kendisini değil.
Tarihsel
tecrübe göstermektedir ki, toplumlar bir dinden ayrılıp
başka bir sisteme geçmiyorlar, bir dinden başka bir dine
geçiyorlar. Din duygusu hiçbir zaman ölmüyor. Çünkü
insanlar, kendi kendilerine sordukları ve dış dünyada
cevaplarını aradıkları varoluşsal sorularla karşı karşıyadır.
Mevcut dinlerin yerine geçmek üzere teklif edilen her
sistem yine bir dini sistem olmaktadır “Çağdaş Batı
Uygarlığı”, “Modern bilim” ve “Rasyonel Düşünce”
gibi çekici ifadelerle, geleneksel dinlerin ve inanç
sistemlerinin geçersizliğini iddia edenler; acaba, bütün
insanların inanabileceği “açık seçik” ve
“kesin” bir hakikat sistemi mi bulmuşlardır? Bulmuşlar
ise, yeni bir inanç sistemini topluma benimsetmek için
dayandıkları otorite nedir?
(29).
Modern
ideolojiler ve sosyal doktrinler “açık seçık” ve
“kesin” bir hakikat sistemi sunamazlar. Çünkü dinin
ve bilimin alanları farklıdır. Bilim “nasıl”
sorusuna cevap bulmaya çalışırken, dinler “niçin”
sorusunun cevabını sunar. Bilime, din gibi bir işlev yüklendiği
zaman, yani bilime dayalı ideolojiler üretildiği zaman dünyanın
yaşadığı sıkıntılar ortadadır: Faşizm ve Komünizm.
Son
tahlilde bilim ve yöntem insanlara bir inanç ya da bir
hakikat sistemi sunamaz. Bilimsel tezler ve yöntemler
“yanlışlanabilir” bir özellik taşıdıkları ve
farklı teorilerden beslendikleri için “aşkın”
ilkelere sahip değildir. İnsanlar ise aşkın boyutu olan
inanç sistemlerine “inanma” ihtiyacı içindedirler.
Çünkü dinin otoritesi Tanrı'dır. Bilimin ve ideolojinin
üreticileri ise insandır. Tarih boyunca insanlar inanma
eylemini daima bir “üst varlık” ilkesine refere ederek
gerçekleştirmiştir.
Sonuç
olarak Türk toplumunun Osmanlıdan Cumhuriyete kazanımlarını
ve inanç dünyasını analiz ederken, yarı bilimsel
ideolojiler yerine, asırlar boyu Türk toplumunun inana
geldiği islam dinini ve bu dinin dışa vurumunu
toplumsallaşmasını göz önüne almak zorundayız. Ayrıca
kültür değişmesi sorununu ele alış tarzını, kültürün
değişim hızını, kültürel gecikmeyi, değişim hızının
ve sürecinin yarattığı kültürel boşluğu nasıl değerlendirmemiz
gerektiğini sosyal bilimlerin çözümleme tekniklerine göre
yeniden düşünmemiz gerekmektedir.
|