MU’TEZİLE VE HUSÜN-KUBUH*
Muhammed
ŞERAFÜDDİN**,
Dâru’l-fünûn
İlâhiyat Fakültesi Mecmuası,
I.
sene, II. sayı, Mart, 1926, İstanbul, s. 102-116
Kaderiyye:
Kaderiyye, ne sûretle nefy-i kader ediyor idi? Mu’tezile:
Bunlara niçin Mu’tezile denildi? Mu'tezile’nin ilk mümessilleri
zâhidler idi. Emevîlerin XII. halifesi Yezid en-Nâkıs
Mu'tezile’den idi. Vâsıl’ın nefy-i kaderden mâadâ
infirâd ettiği nıkât-ı nazar, bir inkişâf-ı
fikriyyeye delâlet etmiyor idi. Muahhar zamanlara kadar
Mu'tezile içerisinde zâhidler eksik değil idi. Bunlara İslâm’da
hür mütefekkirler denilir mi? Mu'tezile, kelâmın ilk mümessilleridir.
Mu'tezile’nin en mütebâriz nokta-i nazarı iki istikâmette
tecelli eder. Mu'tezile’nin Kaderiyye ile ittisâl eden
nefy-i kader müddeâları tarihen sâir mesâile tekaddüm
eder. İslâm’da en evvel nefy-i sıfât eden kimdir ve bu
fikri nereden almıştır? Kelâma ilm-i tevhid tesmiyesi
kimlerin vaz’ıdır? Sâbiîler
hakkında ma’lûmât-ı târihiyye. İslâm’da başlayan
ilk resmî hareket-i ilmiyye batî gidiyor idi. Mazdeizmin
intişârı. Yunan felsefesiyle temas. Felsefe ile kelâmın
mezcedilmesi. Abbâsilerden ilk Mu'tezilî halife. Ebü’l-Hüzeyl
niçin makdûrâtın tenâhîsine kâil idi? Ebü’l-Hüzeyl,
ilk defa atom nazariyyesini kelâma idhâl etti. Ebü’l-Hüzeyl’in
tilmizi Nazzâm,
ecsâmın fi’len inkısâmını nâmütenâhî kabul
ediyor idi. Nazzâm’ın hilkat hakkındaki nazariyyesi. İlk
defa Kur'ân’ın i’câz-ı lafzîsi hakkında söz söyleyen
Nazzâm’dır. Allah, hayr-ı a’zam var iken hayr-ı asğarı
tercih edemez, elli şüphe bir yakînden hayırlıdır. Bişr
b. Mu’temir’in akıl hakkındaki medhiyesi. Ma’rifet-i
ilâhiyye hakkında en evvel lâzım olan şektir. Allah âdil
olmak mecburiyetindedir. Vücûb ve aslah kanunları. Ivaz
kanunu. Mu'tezile’de tenâsüh. Mu'tezile’de nübüvvetin
kesbî olması. Husün ve kubuh aklî midir, şer’î
midir? Şer-‘i nebevî, mevkiini şer-‘i aklîye terk
etmiştir.
Mezâhib-i
İslâmiyyenin en mühimmini teşkil eden Mu'tezile’nin
ilk nüvesi coğrâfî vaz’iyyeti itibariyle Hind, İran
ve Kildân’dan uzanıp gelen efkâr-ı itikâdiyyenin
birleştiği Basra şehrinde zuhûr etmiş idi. Sahabe-i kirâmın
son devirlerinde bu şehrin en mühim şahsiyyet-i ilmiyyesi
olan meşhur Hasan Basrî’nin talebesinden Ma’bed nâmında
biri Hıtat-ı Makrizî, c. 2, s. 356’da görüldüğü vech üzere Esâvira’dan
Ebu Yûnus Sensuveyh’den telakkî ettiği bir fikri ortaya
koydu. Kuzâa kabilesinin Cüheyne batnına mensup hâlis
bir Arap olan Ma’bed’in, İranlı bir zâtın tesiriyle
ortaya koyduğu bu fikir, iyi ve fena her ferdin sernüvişti
ezelen tanzim olunmuş olmakla beraber a’mâl-i dîniyyeyi
icrâya herkesin mecburiyeti hakkındaki akideye muhalif
olarak nefy-i kader etmek ve insanların kendi âkıbetlerini
sernüvişt-i ezelîye değil, kendilerine teslim etmekten
ibaret idi. Her ferdin âkibeti ezelen takdir-i ilâhî ile
tayin olunmuş olmasına rağmen mes’ûliyyet-i beşeriyyeyi
kabul ile bu iki noktayı te’lif, nassî inkişâfâtın
ilk safhasında mevâlîyi (gayr-i arab) Araplardan ziyâde
meşgul etmiş idi.
Müstevlî
Habeşlileri Yemen’den ihraç için Seyf b. Zî Yezin el-Himyerî’ye
muâveneten, İran’dan gönderilen ordu efradından
birinin hafîdi, ulemâ-i tâbiînden meşhur Vehb b. Münebbih,
nefy-i kadere dair bir eser yazmış ve ensardan bir kadının
mevlâsı olan Yesâr’ın oğlu mezkûr Hasan Basrî de yüzüncü
sâl-i hicrîde berây-ı hacc gittiği Mekke’de Vehb ile
birleşip bu hususta müzâkeratta bulunmak istemiş ise de,
Vehb’in tulû-i fecre kadar devam eden diğer bir bahse
ait izâhâtı bu müzâkereye imkân bırakmamış idi.
Vehb’in
nefy-i kaderden rucûu mervî ise de bu müddeâya kâiliyyeti
tesbit edilmemiş olan Hasan Basrî’nin ne rucû’ ve ne
adem-i rucûunu rivayetine imkân bırakılmamıştır. Bu
mebhasle iştiğalini kat’iyyen bildiğimiz Hasan Basrî’nin
Abdülmelik b. Mervân’ın talebi üzerine aklî ve naklî
delillerle nefy-i kaderi te’yîden bir risale yazmış
olduğunu el-Milel ve’n-nihal, c. I, s. 32, Londra tab’ından öğreniyoruz.
Ve Hârezmî’nin Mefâtîhu’l-ulûm’unun
son tarafında Kaderiyye müddeâsını müdâfaa eden Vâsılıyye’ye
aynı zamanda Hasan Basrî’ye nisbeten Haseniyye
denildiğini görüyoruz. Gerçi Şehristânî
mezkûr el-Milel
ve’n-nihal’inde nefy-i kadere dair Hasen Basrî’ye
mensûb olduğunu gördüğü risalenin Vâsıl b. Atâ
tarafından yazılmış olması ihtimalini dermiyân ile
Hasan Basrî’yi tebrie etmek istiyorsa da Vâsıl b. Atâ’nın
80’de doğduğunu ve Abdülmelik b. Mervân’ın 86’da
öldüğünü düşünmüyor.
Basra’da
ilk defa nefy-i kadere dair söylediği sözler, bilumûm
Basralılar tarafından cây-ı kabûl gören mezkûr
Ma’bed’in rufekâsı arasında Vâsıl b. Atâ dahi var
idi. Bu zât da, kudret-i lisâniyye ve vüs’at-i ma’lûmâtıyla
verdiği dersler bütün Basralıları cezbetmiş olan Hasan
Basrî’nin talebesi miyânında idi. Bu da Ma’bed gibi
nefy-i kader ediyor ve Âl-i Urâde b. Yerbû’un mevlâsı
Bâb’ın hafîdi meşhur Amr b. Ubeyd dahi bunlara bu
hususta iştirâk eyliyor idi. Vâsıl b. Atâ ile Amr b.
Ubeyd’in fevkalâde âbid ve zâhid olduklarını beyânda
terâcim-nüvîsler müttefik olduğu halde bunlar Aristo
mantığının zaruretine göz yumamıyorlar idi. Kaderi nâtık
olan nusûsu te’vil ile insanın hürriyyetini tesbit
ettikten sonra mes’ûliyyet-i beşeriyyeyi kabul ediyorlar
idi. Kaderiyye denilen mektebin ruesâsı olan bu zâtlar,
nizâm-ı tevhid olan kadere iman ile nizâm-ı şer’ olan
esbâb-ı hayr ve şerri aynı zamanda isbât edemeyerek
kaderi umûmî sûrette kabul ile efrâda tealluk eden takdîrât-ı
cüz’iyyeyi nefy ediyor ve efrâd-ı beşeriyyenin ef’âl-i
mahsûsalarını bizzât kendilerinin ihdâs ettiklerini söylüyorlar
idi.
Hatîb Bağdâdî’nin
Târîh-i Bağdâd’ından
naklen Fahruddîn Râzî’nin Tefsîr-i Kebîr’inde
zikrettiği şu vak’a bu hususda pek kıymettârdır:
Muâz b.
Muâz el-Anberî diyor ki: Bir gün Amr b. Ubeyd’in yanına
Osmân b. Hâş nâmında biri gelip Amr’ın talebesinden
Hâşim b. Evkas’ın Ebû Leheb ve Velid haklarındaki, sûratü’l-leheb
ve sûratü’l-müddessir’deki zemm-i ilâhiyyenin ümmü’l-kitâpta
olmadığını söylediğini şikâyet tarîkiyle nakletti
ve buna ilâveten bu fikrin “İnnâ cealnâhü Kur'ânen
arabiyyen lealleküm ta’kılûn * Ve innehû fî ümmi’l-kitâbi
ledeynâ lealiyyun hakîm”: “Biz
Kur'ân’ı, mânâsını anlayasınız diye Arapça olarak
inzâl ettik. İnd-i ilâhîmizde, levh-i mahfûzda teğayyürden
masûn olduğu halde Kur'ân’ın sâir kitaplara nazaran
şânı âlî ve kendisi hikmetler ile mâli’dir” (Zuhruf,
43/3-4) ayet-i kerimesine muhâlif olduğunu söyledi.
Amr, bir
ara tevakkuftan sonra bu adama “eğer senin dediğin gibi
Ebû Leheb ve Velid’in hareketlerine ait olan zemm-i ilâhî,
ümmü’l-kitâpta ezelen mestûr olsa idi hareket-i vâkıaları
zarûrî olacağından, ne Ebû Leheb ve ne Velid’e bir
zem teveccüh etmemek lâzım gelirdi..” Dedi ki yine: Amr
b. Ubeyd’den menkûl olan ber vech-i âtî diğer bir
vak’a bu fikri itmâm etmektedir:
Bir zât,
Amr b. Ubeyd’den “Bel hüve Kur'ânün mecîd * Fî
levhin mahfûz”: “Belki
o, levh-i mahfûzda Kur'ân’-ı Mecîd’dir” (Burûc
85/21-22) ayet-i kerimesiyle sûratü’l-leheb’deki zemm
hususunun ne sûretle cem’ edileceğini, yani bu sûrenin
dahi Kur'ân-ı Kerîm’den olmasıyla bundaki zemm
hususunun levh-i mahfûzda olup olmadığını sordu. Amr b.
Ubeyd bu zâta cevaben: “Böyle değil, belki, Ebû
Leheb’in ameli gibi amelde bulunanlar Ebû Leheb’in
cezasına müstahak olur, sûretinde levh-i mahfûzda umûmî
halde idi” diye cevap verdi.
Bu
vak’alardan anlaşıldığı vech üzere bunlar, levh-i
mahfûzda böyle Ebû Leheb ve Velid gibi efrâd-ı beşeriyyeye
ait takdîrât-ı husûsiyye olduğunu kabul etmeyerek hiçbir
ferd-i beşerîye intibâk etmemiş olan kavânîn-i külliyye
mevcut olduğunu söylüyorlar ve beşerde gayr-i mahdût
bir irade kabul ile bizzât ef’âli, kendilerinin tanzim
ettiklerine ve aksi taktirde beşeri, ef’âlinden dolayı
mes’ûl etmekle Cenâb-ı Hakk’ın adaletsizlik etmiş
olacağına kâil oluyorlar idi.
Vâsıl
b. Atâ ile Amr b . Ubeyd vesâirenin bu bâbdaki
faaliyetleri câlib-i dikkat ise de Vâsıl’ın bilâhare
ihdâs ile refîki Amr b. Ubeyd tarafından dahi kabul
edilen diğer meselelerindeki nokta-i nazarları hiçbir
inkişâf-ı fikrîye delâlet etmemektedir.
Târihen
kendilerine tekaddüm eden Hariciler, mürtekib-i kebireyi
tekfir ediyorlar idi. O asırdaki ulemâ-i tâbiîn başta
olmak üzere bilumûm ehl-i İslâm ise kebâirden bir günah
irtikâb eden kimsenin mü’min olduğunu söylüyorlar
idi. Vâsıl, bunun mü’min olmadığını ve bununla
beraber kâfir de olmayıp küfür ile iman arasında mütevassıt
bir vaziyette bulunduğunu söyledi. İhtimal ki, nefy-i
kader ile açtığı rahne-i termîm için bu hususta ulemâ-i
tâbiînden ileri gitmeye rûhî bir ihtiyaç hissediyor
idi.
Bundan
dolayı Hasan Basrî, kendisini dersine devamdan men eylemiş
ve bu da Hasan Basrî’nin dersinden ayrılıp refîki Amr
b. Ubeyd ile beraber Basra mescidinin diğer bir mahallinde
ahz-i mevki’ ile fikrinde sebât göstermiş olmakla Hasan
Basrî’nin bunlar hakkında “kad i’tezelâ kavle’l-ümme”
demesi, bunların Mu'tezile nâmını almalarına sebep olmuştur.
Bu mektebin böyle zâhidler ile kök salmaya başlaması
nazar-ı itibara alınacak olursa Mu'tezile nâmının âbid,
zâhid manalarıyla müterâfık kullanılan
i’tizâlden olması daha ziyâde şâyân-ı kabul görülür.
Nitekim bunların, bu ismi “Ve e’tezilüküm vemâ
ted’ûne min dûnillah”: “Ben
sizden ve Allah’ı bırakıp da taptığınız putlardan
teberrî ederim” (Meryem 19/48) ayet-i kerimesiyle Süfyân-i
Sevrî’den mervî olan “Setefteriku ümmetî ilâ
bid’in ve seb’îne fırkaten eberruhâ ve etkâhâ el-fietü’l-Mu'tezile”:
“ümmetim ber-âtî-i
karîbde yetmiş ve daha ziyâde fırkalara ayrılacaktır
ki, bu fırkaların en takî ve en sâlihini mu'tezil olan fırka
teşkil edecektir” hadis-i şerifinden almış
oldukları söyleniyor. Hatta Süfyân, kendi cemaatını bu
hadisten dolayı Mu'tezile tesmiye etmek istemiş idi ise de
Amr b. Ubeyd’in bu husustaki sebkatini işitmesi buna mani
olmuş idi.
Filhakika
yukarıda söylendiği vech üzere bu iki arkadaş,
fevkalade zâhid ve müttakî idiler. Vâsıl’ın isminden
sonra görülen Gazzâl kelimesi, afîf kadınları tanımak
için Basra’da yün eğiriciler pazarında görünmesi münasebetiyle
kendisine verilmiş bir vasıftır ki, sadakalarını bu
pazarda afîf ve müstehakk-ı sadaka olduğunu öğrendiği
kadınlara verir idi. Tercüme-i halini yazanlar içerisinde,
kendisi ömründe dinar ve dirhem nâmına bir habbeye bile
temas etmemiş ve yaşadığı asırda hangi nev-i paranın
tedâvül ettiğinden haberdâr olmamış olduğunu söyleyenler
de vardır. Refîki Amr b. Ubeyd ise, gece sabahlara kadar
coşkun bir vecd içinde ibadet eden ve kırk defa mâşiyen
hacceyleyen ve sanki bir an evvel ebeveyninin merâsim-i
defniyesinden avdet etmiş gibi her an ye’s ve elem sîmâsını
taşıyan bir adam idi. Pederi Ubeyd’in yanında kendini görenler,
Âzer ile İbrahim’i tahattur ederler idi.
Diyânet
ve takvasından dolayı ve aynı zamanda Mu'tezile’den
bulunması hasebiyle Mu'tezile tarafından Ömer b. Abdülaziz’e
tercih edilen Yezid en-Nâkıs’ın duâtından olan Amr b.
Ubeyd, bilâhare Abbasîlerden Ebû Cafer el-Mansûr’a
bey’at ettiği gün ser-â-pâ zühd-i sûfiyâne ile meşbû’
bir nutk-ı ıhtarkârâne îrâd etmiş ve Mansûr’u ağlatmış
idi.
Cemel ve
Sıffîn muhârebelerinin îkâ’ ettiği tesirleri şiddetle
duyanlardan biri olan Vâsıl’ın bu vak’alarda bulunmuş
olan zâtlar hakkındaki fikrinde de müfrit bir taassub
eseri vardır. Esmâ ve ahkâm diye hülâsa edilen mesâil
ile alâkadâr olan bu fikri şu idi:
Hz. Ali
ve tarafdârânıyla Hz. Aişe ve tarafdârânı, efrâd
itibariyle tayin edilemeyerek lâ aletta’yîn fâsık
olduklarından her iki taraftan alınan her hangi kimselerin
şehâdetleri merdûddur.
Bunlar
hakkındaki verdiği hükmü tavzîhan diyordu ki: Kıymeti,
lâşey mesâbesinde olan bir demet ot hakkında iki mukâbil
tarafta bulunmuş olanlardan meselâ Hz. Ali ile Hz. Talha,
şehâdet edecek olsalar, bunlardan birinin lâaletta’yîn
fâsık olduğunu bildiğim için şehâdetlerini
reddederim. Fakat böyle iki mukâbil tarafta bulunmayıp
aynı tarafta bulunmuş olanlardan meselâ Hz. Ali ile Ebû
Eyyûb el-Ensârî veya Talha ile Zübeyr şehâdet edecek
olurlarsa kabul ederim. Telakkî-i umûmîye göre ise
bunlardan Hz. Ali muhıkk olup aleyhine kıyam edenler fâsık
değil, yalnız muhti’ idiler.
Vâsıl’ın
dördüncü ve son müddeâsı olan nefy-i sıfât şâyân-ı
dikkat idiyse de kendisinin bu bâbdaki fikri mübhem ve mücmel
idi.
Amr b.
Ubeyd’in mezkûr vak’alarda bulunan zâtlar hakkındaki
fikri daha ziyâde ifrâtkârâne idi. Buna göre aynı
tarafta bulunmuş olanların dahi şehâdetleri merdûd idi.
Ruşeymât-ı
zâhidâne ile neşv-ü nemâ bulmaya başlamış olan
Mu'tezile içerisinde muahhar zamanlara kadar zühdleriyle
şerefli mevkiler işgal edenleri görmekteyiz. Kesret-i
ibadetten dolayı râhibu’l-Mu'tezile denilen Murdâr ve zühhâddan
olan Ca’fer b. Mübeşşir vesâire arasında Sümâme b.
Eşras gibi lâübâlî olanları varsa da dördüncü asr-ı
hicrî evâhirinde Abdullah b. İshak gibi zühd ve takvasına
en mağrur ve mütekebbir adamları mecbûr-i ihtirâm
edenleri gördüğümüz gibi,
altıncı asr-ı hicrî evâilinde vefat etmiş olan meşhur
müfessir Zemahşerî’yi dahi görüyoruz ki, kendi
memleketini bırakıp Mekke’de ihtiyâr-ı ikâmet ettiğinden
dolayı cârullah
diye anılan bu kudretli zâtın yazmış olduğu Makâmât’da
hayât-ı zâhidânenin en samimi nağmelerini dinlemek kâbildir.
Binâberîn
1865’te herkesten evvel garpta Mu'tezile mektebi hakkında
bir monoğrafi yazmış olan Prof. H. Stainer’in bunlara
umûmen İslam’da hür mütüfekkirler ünvanını vermesi
ancak nihâî inkişâflarında birkaçı hakkında doğru
olabilir. Gerçi bunlar selefleri olan Kaderiyye müddeâsını
aynen müdâfaa ile akıl ve mantığa sarılarak mukadderât-ı
ezeliyye müvâcehesinde beşerin serbesti-i harekâtını
kabul edemeyip nefy-i kader etmiş olmalarıyla Ehl-i Sünnet
nazarında nâhoş görünmüşler ise de, hiçbir vakit evâmir-i
dîniyyeyi ihmal etmemişlerdir. Bunların evâmir-i dîniyyeyi
ihmal etmemekle beraber aklı da ihmal etmemiş olmaları, dînî
ma’rifet menba’larına selef tarafından ictinâb edilen
bu kıymetdâr unsuru ilâve etmelerini îcâb etmiştir ki,
bütün kelâm denilen felsefe-i dîniyyenin mebdeini bu
nokta teşkil etmiş ve bu ilmin ilk mümessilleri bunlar
olmuşlardır.
Bunların
felsefesindeki en mütebâriz nokta-i nazarlardan biri
tevhid esasına müstenid ulûhiyet mefhûmunun kendilerine
göre iğlâktan kurtarılmasıdır ki, bu da biri adalet-i
ilâhiyyeye olan imana zarar veren bilumûm fikirlerin Allah
mefhûmundan uzaklaştırılması gibi ahlakî, diğeri de
Cenâb-ı Hakk’ın vahdet-i mutlakasını; tağayyür-i nâ-pezîrliğini
ihlâl eden her sıfatı, ulûhiyyet fikrinden ayırmak sûretiyle
mâba’det-tabiî iki istikamette tecelli eder.
Adalet-i
ilâhiyye lehine olarak kaderi ve tevhid-i ilâhî nâmına
sıfât-ı ezeliyyeyi nefyederler ki, Mu'tezile’nin
Kaderiyye ile kesb-i ittisâl eden nefy-i kader müddeâları
tarih sırasıyla sâir mesâile tekaddüm eder. Bunlar
adalet-i ilâhiyye lehine nefy-i kader ve tevhid-i ilâhî nâmına
nefy-i sıfât ettiklerinden kendilerine ehlü’l-adl
ve’t-tevhid
dedikleri gibi mezheplerine mahsus akâid kitaplarını dahi
bu nıkât-ı esâsiyyeye göre ebvâbü’l-adl ve ebvâbü’t-tevhid
diye iki zümreye ayırırlar.
Yukarıda
söylediğimiz vech üzere nefy-i kadere dair en evvel İranlı
Ebû Yûnus Sensuveyh nâmında birinin tesirleriyle ilk
defa Basra’da Ma’bed söz söylemiş ve bu hususta
ortaya atmış olduğu fikir Basralılar tarafından takip
edilmiş idi. İslâm’da en evvel nefy-i sıfât eden
kimsenin de son Emevî Halifesi Mervân-ı Hımar’ın
hocası olan Harrânlı Ca’d b. Dirhem
olduğu söyleniyor. Nefy-i sıfât dâhilinde kelâm sıfatının
tecellisi olan Kur'ân-ı Kerim’in dahi mevzu bahis
edileceği şüphesiz idi.
Filhakika,
bu da mevzu bahis edilerek mahlûkiyyetine hüküm verilmiş
idi ki, bunu kabul edenler içerisinde üstadı Ca’d b.
Dirhem’e nisbeten Mervân-ı Ca’dî dahi denilen son
Emevî hükümdarını mezkûr Mervân dahi dahil bulunuyor
idi.
Ma’lûmdur
ki, dîn-i celîl-i İslâm’ın zuhûru evânında Harrânda
Sâbiiîler
ve Irak tarafında Süryânîler bulunuyor idi. Süryânîler
Hristiyan olmalarıyla mîlâdın 3. asrı evâilinde Süryan
kilisesiyle Yunan kilisesi arasında resmen rabıta teessüs
etmiş ve merkezleri olan Avis-Urfa medresesinde akâid-i dîniyye
ile beraber o vakit ilâhiyatın bir şu’be-i lâzimesi
addedilen Yunan felsefesi dahi tedris edilmeye başlanılmış
idi.
Emevîlerin
teşekkülünden sonra VII. karn-ı miladî evâilinde Fırat
nehri üzerinde kâin Kınnısrîn medresesinde Yunan
felsefesi Yunan lisaniyle ta’lim edilmeye başlamış ve
buradan pek çok riyâziyyât, felsefe ve ilâhiyât âlimleri
yetişmiş idi. İslam’da Emevîlerden Muaviye-i Sanî’nin
biraderi Halid b. Yezid ile başlayan ilk hareket-i ilmiyye
pek batî gidiyor idi. Bunun İskenderiyye medresesinden
celbettiği zevâta Arapçaya terceme ettirdiği el-kimya
kitaplarını müteâkıp Mervân b. Hakem’in muâsırlarından
mezheben Musevî ve cinsen Süryânî olan Mâserceveyh el-Basrî
nâmındaki tabip Ahrûn b. A’yün nâmındaki rahibin tıbba
ait bir kitabını Süryâniyyeden Arapçaya terceme etmiş
idi.
Ömer b.
Abdülaziz hilafeti zamanında bu kitabı sarayın kütüphanesinde
bulmuş ve menfaat-ı umûmiyye nâmına bunu meydana çıkarıp
çıkarmamakta tereddüt ettiğinden namaz kıldığı
mahalle vaz’ ile kırk kevn-i istihare ettikten sonra
ortaya koymuş idi.
Emevîlerin
inkırazıyla Abbasîler zuhûr edince Dimaşk’a halef
olan Bağdâd’da halifelerin etrafında haiz nüfûz-i İrânî,
Süryânî müneccim ve tabipler görünmeye başladı. Bağdâd’ı
bina ile Devlet-i Abbasîyyeyi tesbit etmiş olan Halife
Mansur, fıkıhtaki yed-i tûlâyısıyla beraber tencîme büyük
bir ehemmiyyet veriyor, müneccimlerin re’yini almadan hiçbir
harekette bulunmuyor idi. Mecûsî iken Mansur’un delâletiyle
şeref-i İslâm ile müşerref olmuş olan müneccim
Nevbaht daima Mansur’un yanında bulunuyor idi. Bu
halifenin mide rahatsızlığını tedavi için Cündişapur’dan
celbolunan Georgius, Yunancadan bu halife nâmına birçok
kitaplar terceme etmiş idi. Mansur’u müteakip Mehdî ve
Hâdî zamanlarında İbn Mukaffa vesâirenin Fârisiyyeden
terceme ettiği kitaplar vasıtasıyıla Mani mezhebini tanıttı.
Bu adam, her ne kadar İslâm kisvesine bürünmüş idiyse
de bir âteş-gede civarından geçerken bilâ ihtiyâr şu:
“Yâ
beyte Âtike elletî eteazzel Hazera’l-adâ
ve bihi’l-fuâdü müekkel”
“Ey
sevgilim Âtike’nin evi!..Gönlüm daima senin etrafında
dolaşıyor ise de rakiplerden hazer ettiğimden dolayı zâhiren
senden uzaklaşıyorum” beytini okumuş idi. Hicrî
169’da Mazdeizm efkâr ve itikâdâtının şiddetle
hissedilen intişârı üzerine Hâdî, bunları takibe başladı
ki, içlerinde Benî Hâşim’den Yakub b. Fadl’ın
kerimesi Fatıma, kendi pederinden hâmil olduğunu itiraf
etmiş idi.
Mehdî,
bidâyette mütekellimîne bu gibi efkâr-ı hâriciyyeyi
redd için kitaplar yazmalarını emretmiş ve bunlar tarafından
müteaddit kitaplar yazılmış idi. Harun zamanında İranlı,
Hintli ve Süryânî ulemâ ve etıbbânın Bağdâd’a
getirmiş oldukları ma’lûmât-ı tıbb, nücûm ve
el-kimyâya dair inkişâfâtı itmam etmiş idiyse de henüz
Yunan felsefesiyle yakından rabıta tesis olunmamış idi.
Abbasîlerin
hakîmi denilen Me’mun zamanında Yunan felsefesinin tanınması
zamanı gelmiş idi. Bunun zamanında Yunancadan birçok
felsefe ve mantık kitapları Arapçaya terceme edildi.
Abbasîlerin
birincisi Abdullah es-Seffâh’ın zamanına müsâdif 135.
sâl-i hicrîde, Basra’da dünyaya gelip Vâsıl b. Atâ’nın
talebesinden Osman et-Tavîl’den mezheb-i i’tizâli
ahzetmiş olan Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf ve tilmizi İbrahim
b. Seyyâr en-Nazzâm’ı Me’mun’un sarayında görmemiz,
Me’mun’daki temâyülât-ı felsefiyye ile alâkadârdır.
Anâsır-ı dîniyye arasında akla bir mevki-i mühim veren
Mu'tezile’yi Me’mun’un ihmal etmesi nâkâbil idi.
Bunlar Me’mun tarafından Arapçaya terceme ettirilen âsâr-ı
Yunâniyyeyi okuyor ve Yunan felsefesiyle ilk defa kelâm
mezcediliyor idi. Bunların tesiriyle Me’mun’da gençliğinden
beri görülen felsefî temâyülâttan dolayı pederi Hârun’un
tûl-i ömrünü temennî eden meşhur zâhid Fudayl b. Iyâz’ın
endişeleri tahakkuk ile Me’mun, Abbasîlerden mezheb-i
i’tizâli kabul eden birinci halife oldu. Me’mun’un üzerinde
icrây-ı tesir etmiş olan bu zâtlara Sümâme b. Eşras’i
ve bir cihetle Bişr el-Merîsî’yi ilâve etmek lâzımdır.
Ebü’l-Hüzeyl,
eslâfı gibi sıfât-ı ilâhiyyeyi tamamen inkâr
etmeyerek, Ebü’l-Hasen el-Eş’arî’nin Kitâbü Makâlâti’l-İslâmiyyîn’de
dediği gibi
Aristo’da gördüğü sûretle sıfâtı, cevher-i ilâhiyyenin
atvâr-ı muhtelifesi olmak üzere kabul ediyor idi.
Bunun irâde-i
ilâhiyye bahsindeki fikrinde dahi Yunânî felsefenin
tesiri görülür. Yine felsefe-i meşşâîyyeden alarak
hudûs-i âlemi isbat için müracaat ettiği eb’âdın
tenâhisini isbat eden burhanlar, kendisini ezelen olduğu
gibi ebeden dahi eb’âdın mütenâhiyetini itirafa mecbur
etmekle cennet ve cehennemdeki insanların sükûn-i dâimî
içinde kalacaklarını ve hatta ma’lûmât ve mukadderât-ı
ilâhiyyenin de bir intihâsı olacağını kabule mecbur
oldu.
Ebü’l-Hüzeyl,
atom nazariyyesini de ilk defa kelâma idhâl eyledi ki
bununla kabul etmiş olduğu tenâhî-i eb’âd ve tenâhî-i
makdûrât arasında bir tenâsüb fikri bulmak kâbildir.
Nitekim İbn Hazm, tehekkümen cüz-i
ferd isbât edenler şeyhi dediği Ebü’l-Hüzeyl’in
tenâhî-i makdûrât-ı ilâhiyyeyi bu esasa istinâden
tasrîh etmiş olduğunu açıkça söylüyor.
Tilmizi
Nazzâm ise cüz-i lâyetecezzâyı nefy ile ilâgayri’n-nihâye
bilfiil ecsâmın inkısâmını kabul ediyor idi. Şerh-i
Mevâkıf c. VII, s. 10’da görüldüğü vech üzere
bundan dolayı en evvel kendisine itiraz ile tafrayı kabule
mecbur eden üstadı Ebü’l-Hüzeyl olmuş idi.
Nazzam’ın
hilkat hakkındaki nazariyesi tamamıyla kadim Yunanîlerdeki
kümûn mezhebinin aynı idi. Nazzam diyor idi ki: Allah,
eczâ-ı âlem yekdiğerinin içinde kâmin olduğu halde âlemi
ân-ı vâhidde halketmiştir. Adem (a.s.)’in, evlâd-ı
Adem’e tekaddümü, vücûd itibariyle değil, kemîninden
zuhûr itibariyledir.
İlk defa
Kur'ân’ın i’câz-ı lafzıyyesini dahi mevzu-i bahs
eden Nazzam olmuştur. Nazzam, Kur'ân’daki i’câzın
lafzî değil, manevî olduğunu söylüyor idi.
Nazzam’ın
mevzu bahs etmiş olduğu mesâilden biri de kudret-i ilâhiyyenin
şumûlü idi. Eslâfı, kudret-i ilâhiyyenin şumûlünü
itiraf ile Allah’ın hayır ve şerri halka kâdir olduğunu
ve fakat şerri çirkin olduğu için halk etmediğini söylemekte
idiler.
Nazzam
ise, Allah’ın çirkin şeyi yaratmaya kudreti olmadığını
ve hatta hayr-ı a’zam var iken hayr-ı asğarı tercih
edeceğini farzetmek bile doğru olmadığını ileri sürerek
Cenâb-ı Hakk’ın hayr-ı asğara da kâdir olmadığını
söyledi ki, Nazzam’ın bu fikrinde Seneviyye’nin “fâil-i
hayr, fâil-i şer değildir” kaidesinin tesirini de görmek
mümkündür. Demek ki buna göre Cenâb-ı Hakk, ibâda sâlih
değil, aslah olanı yapmaya kâdir olup, aslah olmayanı
yapmaya kudretle tavsif olunmaz. Pek müstaid ve cür’etkâr
olan Ebü’l-Hüzeyl ile tilmizi Nazzâm, kendilerini
takiben zuhûr eden Mu'tezile ruesâsı arasında pek çok münâkaşâta
zemin teşkil eden daha birçok meseleler ile uğraşmışlar
idi. Me’mun’dan sonra halife olan Mu’tasım zamanında
Nazzam, büyük bir şöhret iktisab etmiş idi. Üstadı Ebü'l-Hüzeyl
ile ettiği mübâhaselerde biddefeât ihrâz-ı galebe eden
bu âteşîn tilmizin galebeleri üstadını memnun ediyor
idi.
Bunların
fikir arkadaşlarından Câhız’ın bir kitabında görüldüğü
vech üzere bunun îkâ’ ettiği şüpheleri Ebü'l-Hüzeyl,
kemâl-i şükranla kabul ediyor ve bu mütefekkir ihtiyar,
elli şüphenin bir itimad ve yakînden daha kıymetdâr
olduğunu söylüyor idi.
Yukarıda
söylediğimiz vech üzere akla en evvel bir mevki temin
eden Mu'tezile’den Bağdâdîlerin reisi Bişr b.
Mu’temir (v. 210)’in de akıl hakkında hakîkî bir
medhiyesi olduğunu biliyoruz. Bu diyor ki: Akıl, ne mükemmel
bir rehberdir! İnsana her halde ve her zamanda arkadaşlık
ve yoldaşlık eder. Aynı zamanda öyle bir hâkimdir ki, göz
önünde olmayan mevâddı göz önünde imiş gibi muhâkeme
eder. Mezâyâsının en ufağı hayır ile şer arasını
fasl ve tefrik etmektir.
Basra
Mu'tezilesinin muahhar olmakla beraber en mühim ruesâsından
ma’dûd olan Ebû Haşim de düşünen başlar için
nokta-i hareket olan şekki, ma’rifet-i ilâhiyye
hususunda insana en evvel terettüb eden bir vecih addediyor
idi.
Bunların
akla verdikleri bu ehemmiyet kendilerini, aklî istintâcında
Kaderîlerin kat’ettikleri mesafeden birkaç hatve daha
ileriye götürdü ki, bu son noktada kendileri için ulûhiyyet
fikri hakkında bir mesele ortaya çıktı. Allah, âdil
olmak mecburiyetindedir. Adl mefhûmu, ulûhiyet mefhûmundan
gayr-i kâbil-i tefriktir. Adalet şerâitına tevâfuk
etmeyen hiçbir fiil-i irâdî Allah’dan sudûr edemez.
Kudret-i ilâhiyye, adalet icâbâtının hudûdu ile mahdûddur.
Allah icâbât-ı adaletten ictinab edemediği gibi onları
bir tarafa da itemez. Bu mülâhazalar ile Selefiyye tarafından
kabul edilen ulûhiyyet fikrine tamamıyla zıt bir ulûhiyyet
tasavvur edilmiş oluyor. Bu vücûb fikri -vücûb alallah-
tahtında Allah’a birçok şeylerde mecburiyet atfediliyor
idi ki, Allah’a mecburiyet isnadı Selefiyyeye göre tamamıyla
bariz bir mânâsızlık, hatta bir tahkîr makamında
telakkî edilebilir. Bunlar diyorlar idi ki, mâdem ki Cenâb-ı
Hakk, insanları saâdet-i dâreyne mazhar etmek üzere
yaratmıştır, saâdetin tarîk-i vesâitini ta’lim etmek
maksadıyla kendilerine peygamberler göndermeye mecburdur.
Ve bu mecburiyette bir lütuf mündemic ise bu lütuf, arzuy-ı
hâkimânesinin bir neticesi olmadığı gibi müstakil olan
iradesi ile vermiş olmakla vermekten ictinâb edebileceği
bir hediyye-i ilâhiyye de değildir. Belki lütf-i vâciptir.
Eğer Allah insanlara yol göstermemiş olsaydı, icraatı
hayır olan bir mahiyette telâkkî edilemez idi. Bundan
dolayı Allah Teala, peygamberler ma’rifetiyle evâmir-i
ilâhiyyesini neşr ve iblâğ eylemiş ve bizzât kendisi
de bu mecburiyetini Kur'ân’da itiraf etmiştir.
Ulûhiyyet
tasavvuru için bu lütf-i vâcip mefhûmundan başka diğer
bir mefhûm daha vardır ki, yekdiğerleriyle sıkı sûrette
alâkadardır. İrâdât-ı ilâhiyye, insanların necâtını
istihdâfa ma’tûf olmalıdır. Ve insanlara en ziyâde
salih olanı, Allah halketmelidir. Buna da el-aslah kanunu
diyebiliriz. Allah Teala bihasebi’l-adâle ibâda aslah
olanı halka mecburdur. Peygamberler tarafından iblâğ
edilen desâtîr-i dîniyyeyi insanlar serbestçe red ve
kabul etmeleri için her türlü mevânii izâle lâzım
olduğu gibi, iyileri mükâfatlandırmak ve kötüleri mücâzatlandırmak
hususunda Allah mecburdur.
Cennet ve
cehennemi keyfemâ yeşâ meskûn kılmak, fazilet ve tâata,
ahirette hiçbir mükâfâtı istilzâm salâhiyyetini
vermemek sûretiyle olan Ehl-i Sünnet telâkkîsindeki
ihtiyâr-ı ilâhiyyeyi ref’ ile adalet ve insaf îcâbı
olarak Allah’a bu bâbda te’min-i muvâzene mecburiyeti
atfederler.
Bu mefhûm
dairesinde bir hatve daha ilerleyerek, Ehl-i Sünnet’in
kabul etmiş olduğu ihtiyâr-ı ilâhiyyeye bir hadd tayin
ederek ıvaz
kanununu vaz’ettiler. Müstahak olmadığı halde abd-i
salihin dünyada düçar olduğu ıztırablara mukâbil Cenâb-ı
Hakk’ın bir ta’vîzâtta bulunmaya mecbur olduğunu söylediler.
Bunların bazıları ise, dünyada müstahak olmadıkları
halde ıztırâbât ve âlâma maruz kalan, yalnız müminler
ve masum çocukların değil, hatta hayvanların bile
insanların hodperestlikleri dolayısıyla düçar oldukları
işkencelere mukâbil ahirette ta’vîz alacaklarına kâil
oldular. Aksi takdirde Allah Teala’nın gayr-i âdil olacağını
söylediler.
Nazzam’ın
talebesinden Ahmed b. Hâbit’i tenâsühe sevkeden âmil
de yine adl-i ilâhî nâmına te’mîn-i muvâzene
keyfiyyeti olmuştur. Bu dünyadaki hayvânât; âlîden sâfile
doğru muhtelif derecelerde bulunmakla beraber cümlesinin
ayrı ayrı elem ve ıztırabları ve bilâkis yine ayrı
ayrı nimet ve lezzetleri olmasındaki adem-i müsâvâtı
adl-i ilâhî nâmına tevzîn etmeyi düşünen bu Ahmet Hâbit
diyor idi ki: “Allah, bidâyeten hayvanâtı bu dünyadan
başka bir âlemde her cihetle tâmü’l-hilka olarak mütesâvî
sûrette def’aten yarattı. Bunlara sûret-i mütesâviyede
akıl ve ma’rifet ve ilim verdi. Bunların cümlesine teklîfâtta
bulundu. Bazıları bilumûm emirlere itaat ve bazıları
bilumûm emirlere adem-i itaatta bulundu. Birincileri
cennete, ikincileri cehenneme koydu. Bir kısım emirlere
itaat ve bir kısım emirlere adem-i itaatta bulunanlar da
oldu. Bunları dünyaya çıkardı. Dünyadan evvelki âlemde
irtikâb etmiş oldukları günahların derecesine göre
ruhlarını muhtelif cisimlere neshetti. Günahları az ve
taatları çok olanların sûretleri güzel ve bilâkis tâatları
az, günahları çok olanların şekil ve cesetleri çirkin
oldu. Tâat ve günahları derecesinde insaniyyet ve behîmiyyet
kalıplarına giren ruhlar, günahtan sıyrılıncaya kadar
tekerrüre dâhil olur.”
Ahmed b.
Hâbit’in tilmizi Ahmet b. Eyyûb b. Yânûş
dahi diyor idi ki: “Allah evvelen akıl ve hayata mâlik
olan cüz-i lâyetecezzâları yarattı. Ve kendilerini
ma’raz-ı imtihana çekip çekmemekte muhayyer bıraktı.
Bir kısmı ihtihkâk-ı sebk etmeksizin nail olmuş
oldukları mükâfâtı tercihen dâr-ı ûlâda kaldılar.
Bir kısmı da mükâfâta sebk-i istihkâkı tercih
ettiklerinden dâr-ı dünyaya indirildiler. İmtihan
talebinde bulunup dâr-ı dünyaya gelenler içinde itaatte
bulunanlar, evvelen dünyada halkolunmuş oldukları âlemden
daha yüksek bir âleme ref’ olundular. İsyan edenler ise
muhtelif kalıplarda devirlerini icra ede ede günahları
nisbetinde kimi insan ve kimi hayvan şeklini iktisab ile
elem ve ıztıraplara düçar oldular. Hayvan olanlardan tekâlîf
kalkar. Ve insanlar, âlâm ve ıztırâbât; hayvanlar, türlü
türlü çirkin sûretler ve zebh ve teshîr ile ta’zîb
olunduktan sonra hâlet-i ûlâya avdet ederler.
Tekrar
imtihân dâiyesinde bulunmazlar ise dâr-ı ûlâda kalırlar.
Tekrar imtihan talebinde bulunanlar yine sûret-i mezkûrada
dâr-ı imtihana düşerler...”
Yukarıda
Mu'tezile’ye İslâm’da hür mütefekkirler ünvanının
verilip verilmemesi bahsinde istisna ettiğimiz kimselerden
olan bu Ahmed b. Eyyûb b. Yânûş’un aynı zamanda nübüvvet
iddiasında bulunmuş olduğunu biliyoruz. Hişam b. Amr el-Fûtî’nin
tilmizi Abbâd b. Süleyman es-Saymerî’nin dünya durdukça
peygamberler zuhûrunu kabulüyle Endülüs Mu'tezilîlerinden
Muhammed b. Abdullah b. Murra’nın nübüvvetin kesbî
olması hususundaki fikirlerini de buna ilâve edecek olur
isek, bunların nübüvvetteki ihtisası dahi adle muvafık
bulmamakla salah ve taharette haddü’l-gâyeye vâsıl
olan herkesin iktisab-ı nübüvvet edeceğini adalet-i ilâhiyye
nâmına kabul ettikleri zannolunabilir.
Vücûb kânûnunu
kabul etmiş olan Mu'tezile, kulların tevbelerini kabule de
Allah Teala’yı mecbur addederler. Derler ki, tevbe bir
hasenedir, icrây-ı hasene eden kimseye mükâfât vâciptir
ve bunun mükâfatı da tevbeyi kabuldür.
Mu'tezile’deki
bu vücûb fikri, ahlâkî sahada büyük bir ehemmiyyet
kesbeder. Husün ve kubuh nedir?!.. Husün ve kubuh aklî
midir, şer’î midir?!.. Eğer husün ve kubhu akıl tayin
ediyor ve bu kıymetler akıldan geliyor ise, aklî manasıyla
kabîh olan fiil-i hareketten Allah’ı tenzih etmek doğru
olur. Ve binâenaleyh Allah’a yukarıda zikrolunan lütf-i
vâcip kabilinden olan bi’set-i enbiyâ, taâta mukâbil
sevab ve ma’siyete mukâbil ikâb ve kullara aslah olanı
halk ve ta’vîz maddeleri vâcib olur.
Eğer husün
ve kubhu tayin eden şeriat ise vücûb fikri ortadan kalkmış
olur. Aklı mi’yâr-ı evvel addetmiş olan Mu'tezile’ye
göre, hayır ve şerri tayin eden mantıktır. Bir şey
Allah tarafından emrolunduğu için hayır değil, bilâkis
hayır olduğu için Allah tarafından emrolunmuştur. Binâenaleyh,
Allah’a, aklen hasen addedilen şeyleri icrâ ve aklen kabîh
addedilen şeyleri adem-i icrâ vâcip olur. Selefiyye ise
tamamen bunlara mukâbil vaziyette idiler. Husün ve kubhu
aklî değil, şer’î telakkî ederler idi. Bunlara göre
hayır ve husün ve şer ve kubuh, Allah’ın emir ve
nehyettiği şeylerdir. Hayır ve husün ve şer ve kubuhun
mi’yârı gayr-i mes’ûl olan irâde-i ilâhîyyedir. Hiçbir
şey mantıken hayır ve şer değildir. Katl fiili Allah tarafından men’edildiği için kabihtir. Bir şey,
hayır olduğu için Allah tarafından emredilmiş değil,
belki Allah emrettiği için hayır olmuştur. Bunların
ihtilâfı birer kelimeyle ifade edilmek istenilirse
Selefiyyeye göre eşyadaki husün ve kubhu şer’ müsbit;
ve Mu'tezile’ye göre kâşiftir.
Şu halde vücûb fikri Selefiyyeye göre vârid değilse de
Mu'tezile’ye göre aklî hareketlerden dolayı vârid ve
mevcuttur. Ve ef’âl-i ilâhiyyeye tatbîk olunur: Vücûb-i
aklîyi Allah’a tatbik eden Mu'tezile’nin bunu bizim
ef’âlimizde dahi cereyan ettirecekleri, söylemeden evvel
bilinecek mevâddandır. Filhakika Mu'tezile vücûb-i aklîyi
aynen bizim ef’âlimize de tatbik ile farz, vâcip, haram
ve sâire gibi ef’âlimize şer’an verilen kıymetleri
de sırf aklî manalarıyla tefsir ederler.
Bu asla
nazaran Selefiyye ve Eşâireye göre farzın tarifi “şâri’
tarafından fiili terkine râcih olup terki, delil-i kat’î
ile memnû olan ise; Mu'tezile’ye göre “terki aklen
mefsedeti mûcib olan”dır. Eşâireye göre haramın
tarifi “şâri’ tarafından terki fiiline râcih olup,
fiili delil-i kat’î ile memnû’ olan” ise,
Mu'tezile’ye göre “fiili aklen mefsedeti mûcib
olan”dır.
Binâberîn
bunlara göre ahkâm-ı dîniyyede şer’-i nebevî,
mevkiini şer’-i aklîye terketmiştir.
Veyahut şer’-i nebevî ile şer’-i aklî birleşmiştir.
Veya esasen birdir. Demek ki bunlara göre her meşrû’
makul ve her makul meşrû’dur. Veya her nâmeşrû’ nâmâkûl
ve her nâmâkûl nâmeşrû’dur.
Gazzâlî’nin
er-Risâletü’l-ledünniyyesinde dediği gibi:
“Akliyyât,
ârifin nazarında nakliyyât; ve nakliyyât âlimin nazarında
akliyyâttır.”
|