|
FAHREDDİN
RAZİ'DE VARLIK-MAHİYET İLİŞKİSİ
Süleyman TUĞRAL
Varlık
ve mahiyet problemini bir metafizik problemi olarak
felsefeye mâleden Farabî'dir.
Aristo eserlerinde varlık ve mahiyetten bahsetmekte ama onu
epistemolojik bir problem olarak ele almaktadır. Aristo'nun
Organon'unun İkinci Analitikler adlı kitabında şu
ifadelere rastlıyoruz: “İnsanın ne olduğu başka bir
şey, insanın var olması da başka bir şeydir.” Bu
ifade insanın mahiyeti ile insanın varlığının
birbirinden farklı olduğunu ihsas etmektedir. Acaba Aristo
gerçekte böyle bir ayırımı mı kastetmektedir?
Aristo'nun konuyla ilgili başka ifadeleri yukarıdaki ayırımın
epistemolojik bir ayırım olduğunu göstermektedir. Adı
geçen eserin birinci bölümündeki “Nesnenin var olduğunu
öğrendiğimiz zaman da ne olduğunu araştırıyoruz,”
ifadesi bir şeyin varlığının ve mahiyetinin bilmenin
konusu olduğunu göstermektedir. Yine Aristo'nun Metafizik
adlı eserindeki ifadeler, bu görüşümüzü
desteklemektedir: “Bu kanıtlardan her varlığın
kendisinin, mahiyeti ile bir ve aynı olduğu ve bu aynılığın
ilineksel anlamda bir aynılık olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Çünkü her varlığın ne olduğunu bilmek, onun
mahiyetini bilmektir. Dolayısıyla tümevarım da zorunlu
olarak onların her ikisinin bir ve aynı şey olduğunu göstermektedir.”
Aristo'nun bu ifadesi, ona göre ontolojik açıdan varlık
ve mahiyet ayırımının olmadığını göstermektedir.
Aristo'da
durum bu iken Farabi'nin Füsusu' l-Hikem'deki ifadeleri önce
büyük ölçüde İbn Sina'yı etkileyecek, onun varlık ve
mahiyet kavramlarını felsefesinin temel kavramlarından
yapmasına sebep olacak, ardından da hem müslüman hem de
batılı düşünürlere şu veya bu şekilde tesir
edecektir.
Farabî
ve İbn Sina'daki varlık ve mahiyet ayırımı batıda İbn
Rüşd ve Thomas Aquinas, doğuda da Fahreddin Razî tarafından
farklı şekillerde eleştirilecektir.
Fahreddin Razî'nin konuyla ilgili görüşlerini
incelemeden önce, felsefe dünyasını derinden etkileyen
Farabî'nin Füsus'daki konuyla ilgili görüşlerini
vermekte yarar vardır:
“Etrafımızdaki
her şeyin bir mahiyeti, bir de varlığı (hüviyyet) vardır.
Bir şeyin mahiyeti, onun varlığı olmadığı gibi onun
varlığına da girmiş değildir. İnsanın mahiyeti, varlığı
olmuş olsaydı, senin insanın mahiyetini zihninde canlandırman
onun varlığını zihninde canlandırman anlamına gelirdi.
(Bir başka deyişle) “İnsan ne?” diye düşündüğünde
insanın (bi'l-fiil) var olduğunu düşünmüş, (dolayısıyla)
onun var olduğunu bilmiş olurdun. Bu da her zihinde
canlandırmanın (tasavvurun) tasdiki gerektirmesine yol açardı.
Varlık
(hüviyyet)
da mahiyete girmiş değildir. Eğer girmiş olsaydı, onun
oluşturucusu (mukavvimi) olur, mahiyetin tasavvuru da varlığı
düşünmeksizin mümkün olmaz, zihnen de olsa onu
mahiyetten ayırmak mümkün olmazdı. Böylece insanın
varlığı cisim olmak ve canlı olmakla aynı anlama gelir,
insanı insan olarak anlayan onun cisim mi canlı mı olması
hususunda şüpheye düşmez, cismin ve canlının anlamını
bildiğinde onun var olduğunda da şüphe etmezdi. Ama
durum hiç de öyle değildir. Aksine duyular ya da kanıtların
kesin bildirmesi söz konusu olmadıkça onun var olması
hususunda şüpheye düşecektir. Var olanların varlığı
ve hüviyeti onların kurucu unsurlarından değildir. Varlık
gerekli arazlardandır (avarız-ı lâzime),(ama) ezcümle,
varlık, mahiyetin ardından geliverip ona eklenen sıfatlardan
(levahik) değildir. Sonradan eklenen sıfatlar zata ya zatından
dolayı eklenir ve onun gerekli bir sıfatı olur, ya da ona
zatın dışından arız olur. Varlığı olmayana var
olmakta ona tabi olacak bir şeyin (sıfatın) lâzım olması
muhaldir. Mahiyetin zihin dışında hasıl olmaksızın hasıl
olan bir şeyin ona gerekli olması da muhaldir. Husulün
husulden sonra kendine gerekmesi, varlığın (vücud) varlıktan
sonra kendine gerekmesi mümkün değildir. Yoksa kendinden
önce var olmuş olurdu. Varlığın, mahiyetin kendinden
kaynaklanan bir sıfat (lahik) olması da mümkün değildir.
Bir sıfatın bir şeye eklenmesi ancak o şey hasıl
olduktan sonra mümkündür. Bu eklenebilen sıfatların
sebebi o şey olduğu takdirde durum böyledir. Sonradan
eklenen sıfatların sebebi olan şey, kendine tabi olan ve
gereken sıfatların illetidir. İllet malulunu ancak kendi
zorunlu olduğunda gerekli kılar. İlletin varlığı
olmaksızın malulu gerekli olmaz. Varlık, varlığı ve
mahiyeti birbirinden farklı olan şeylerde herhangi bir şekilde
mahiyetin gerektirdiği bir sıfat olamaz. Olsaydı eğer
varlığı kendinden olan ilk varlık, mahiyetinden farklı
olurdu. Bu şöyle açıklanabilir: Her gerekli sonradan
olma sıfat ya bir şeyin kendindendir ya da o şeyin dışındandır.
Varlık (hüviyyet), varlıktan farklı mahiyetin kendinden
gereken bir sıfat olmayınca, varlığın (hüviyyetin)
mahiyete onun dışından geldiği anlaşılır. Varlığı,
mahiyetinden ve mahiyetin kurucu unsurlarından (mukavvimlerinden)
farklı olan şeyin varlığı o şeyin dışındandır. Bu
durum mahiyeti varlığından farklı olmayan ilk varlıkta
son bulur.”
Farabi'nin
bu ifadeleri İbn Sina tarafından benimsendi, geliştirildi.
Buradaki en önemli husus varlığın mahiyetle aynı olmadığı
ona dışarıdan geldiği görüşüydü. Bu ifade Aristo'da
ancak epistemolojik düzeyde olan ayırımı, metafizik bir
problem haline getiriyor, kainattaki ilk varlık dışındaki
oluşu açıklamakta varlık ve mahiyetin anahtar kavramlar
olmasını sağlıyordu.
Fakat İbn
Rüşd Aristo'nun bir takipçisi olarak bu ayırımı
reddetti.
Fahreddin Razî ise bunu farklı bir şekilde yorumladı.
Fahreddin
Razî'nin konuyla ilgili görüşlerini varlık ve mahiyet
kavramlarını tahlil ettikten sonra ortaya koyabiliriz.
|