ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Mustafa Ertürk: İMÂM BUHÂRÎ’NİN SİYÂSET ANLAYIŞI: “YÖNETEN-YÖNETİLEN İLİŞKİSİ”
İbrahim Hatiboğlu: HADİS VE SÜNNET TERİMLERİNE FARKLI BİR YAKLAŞIM: FAZLURRAHMAN’IN HADİS VE SÜNNET AYIRIMI
Ahmet Yaman: BİR KAVRAM OLARAK “FIKIH KÂİDELERİ” YA DA İSLAM HUKUKUNUN GENEL İLKELERİ
Yaşar Yiğit: İSLÂM CEZA HUKUKUNDA KADINLARIN ŞAHİTLİĞİ
Cem Zorlu: ABBÂSÎ DEVLETİ’NE KARŞI İLK SİLAHLI HAREKETLER
Tahsin Özcan: OSMANLI MAHALLESİ SOSYAL KONTROL VE KEFALET SİSTEMİ
Fevzi Günüç: OSMANLI SAN’ATINDA HAT
Hayri Erten: HZ. ÖMER DÖNEMİNDE SOSYAL YAPI VE DEĞİŞME
Süleyman Tuğral: FAHREDDİN RAZİ'DE VARLIK-MAHİYET İLİŞKİSİ
Rudolph Peters Çeviri: Abdullah Kahraman: CEZA HUKUKUNUN İSLAMÎLEŞTİRİLMESİ (KARŞILAŞTIRMALI BİR TAHLİL)
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:
Mehmet Akgül: OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E TOPLUMSAL DEĞİŞME;
YAŞAMA PRATİĞİ, KÜLTÜR VE DİN İLİŞKİSİ
Yurdagül Mehmedoğlu: KALP ve RUHU TANIMLAMAYA ÇALIŞAN BİR MEZHEP: PİETİZM EĞİTİMDEKİ İZDÜŞÜMLERİYLE A. HERMANN FRANCKE
Orhan Çeker: KADININ ŞAHİTLİĞİ ÜZERİNE
 
NOSTALJİ:
Muhammed Şerafuddin: MU’TEZİLE VE HUSÜN-KUBUH
  makaleler


İSLÂM CEZA HUKUKUNDA KADINLARIN ŞAHİTLİĞİ

Yaşar YİĞİT

Tarihsel sürece baktığımızda gerek vahiy kaynaklı hukuklarda gerek beşeri hukuklarda toplumu meydana getiren bireylerin, hukuk tarafından koruma altına alınan ve günümüzde de temel haklar olarak nitelendirilen önemli hakları vardır. Yaygın anlayışa göre dinin, canın, aklın, ırzın(nesil) ve malın muhafazası bu hakların başlıcalarını teşkil etmektedir. Söz konusu haklar, İslâm hukuk doktrininde zarûriyyât-ı dîniyye (Dinin koruyup gözettiği vazgeçilmez temel değerler) şeklinde nitelendirilmiştir.[1]

İnsanlara sağlanan bu hakların dokunulmazlığı vardır.[2] Başka bir ifadeyle bu haklara yöneltilen haksız saldırılara karşı hukuk tarafından nitelik ve niceliği değişse de çeşitli türden yaptırımlar konulma gereği duyulmuş ve tarih boyunca bu doğrultuda düzenlemeler yapılmıştır. Kişilerin belirtilen haklarına yapılan saldırılara karşı konulan yaptırımların devreye girebilmesi için herşeyden önce hukukun belirlediği ölçüler çerçevesinde yargı organlarında söz konusu saldırının ya da suçun ispat edilmesi gerekmektedir. Çünkü ortaya atılan her iddianın doğruluk ihtimali kadar yalan olma ihtimali de söz konusudur. Bu ihtimal göz önünde bulundurulmadan her türlü haksız saldırı iddiasında kişilere, hukuk tarafından konulmuş yaptırımları uygulamak telafisi imkansız sonuçlar doğurmaktan hiç de uzak değildir. Nitekim Hz. Peygamber’in, “ İnsanlara (delile dayanmayan) her davaları sebebiyle (istedikleri) verilseydi, birtakım insanlar, bazı kimselerin mal ve canlarını (elde etmek için) iddiada bulunurlardı. Oysa davalıya yemin düşer.”[3] hadisiyle hukuki hiçbir delile dayanmayan sözlere istinaden hüküm vermenin ne derece sakıncalı ve riskli olduğuna işaret edilmiştir.

İslâm’da, kişinin ne zulüm etmesi ne de zulüm görmesi tasvip edilmiştir. Bu durum “Zarar ve mukabele bi’z-zarar yoktur.”[4] ifadesiyle kurallaştırılmıştır. Buna göre toplum bireyleri arasında adaletin sağlanması temel amaçtır. Haksızlığa uğrayan ve haksız saldırıyı gerçekleştiren. başka bir deyimle suçlu ve mağdûr taraf, zulme uğratılmaz. İşte bu nedenle İslâm yargılama hukukunda suçların ispatında tamamen objektif kıstaslar esas alınmış, bazı hukuk sistemlerinde olduğu gibi vicdânî delil olgusu kabul görmemiştir. Zira suçsuz bir kimseye yanlış yere ceza vermektense, yanlışlıkla suçunun affı tercih edilmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.s), “Elinizden geldiği kadar (en ufak bir şüphe bulunduğunda), müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışın.Onun için bir çıkış varsa, bırakın gitsin. Devlet başkanının (yetkili merciin) afta hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden hayırlıdır.” [5] sözüyle bunu güzel bir şekilde dile getirmiştir. Ancak şuna da işaret edelim ki, İslâm muhâkeme hukukunda ilke olarak her ne kadar objektif kıstaslar esas alınmışsa da kişilerin vicdâni noktada da kendilerini sorgulamaları önerilmiştir. Nitekim Resûlullah (s.a.s), “Ben de bir insanım. Sizler aranızdaki anlaşmazlıkları (çözüme kavuşturmam için) bana getirmektesiniz. Olabilir ki, biriniz huccetini (delillerini) diğerinden daha iyi arzeder, ben de ondan işittiğim şekilde (haksız olduğu halde onun lehine) hükmedebilirim. Bu suretle kime bir şey verirsem (bölersem), onu almasın. Zira bununla ona ancak ateşten bir parça vermiş (bölmüş) olurum.”[6] sözüyle bu gerçeği dile getirmekte ve kişilerin manevi noktada da kendilerini sorgulamalarını öğütlemektedir. Ancak bu tavsiye, sadece manevi boyutta önem arzetmektedir. Mahkeme tamamen objektif ölçütlere göre davayı hükme bağlamak durumundadır. Ancak taraflardan birisi gerçekte haksız olduğu halde delilleri sunmadaki beceri ve bilgisi sonucunda haklı konumuna gelebilir. İşte bu noktada İslâm, kişilere vicdanî bir sorgulama yükümlülüğü getiriyor ve her ne kadar mahkeme sizin lehinize hükmetse de, siz hakkı sahibine teslim edin demekten de geri kalmıyor.

Toplumsal hayattta meydana gelen anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında, hakkı ihlal edilen tarafın (mağdûr) herşeyden önce yargı organlarında (mahkeme) dâva açması[7] ve dâvasını hukuken geçerli kabul edilen deliller doğrultusunda ispat etmesi gerekir. Burada ispat yükümlülüğü mağdûr tarafa düşmektedir. Çünkü İslâm hukukunda, “Beraat-i zimmet asıldır.”[8] ilkesi ile kişilerin suçsuzluğu kurallaşmıştır. Bu nedenle hemen hemen bütün hukuk sistemleri tarafından davaların mahkemede ispatı için belirli vasıtalar konulma ihtiyacı zaruret halini almıştır. Bu bağlamda Şahitlik, yemin ve yemin etmekten kaçınma (nukûl) İslâm muhâkeme hukukunda ispat vasıtaları olarak ele alınmaktadır.[9] İkrar ise, bir ispat vasıtası değildir. Çünkü ispat, kabul edilmeyen bir iddianın doğruluğunu ortaya çıkarmak için yapılır. İkrar ise, kişinin suçunu veya hakkındaki iddiayı kabul etmesidir. İddia kabul edildikten sonra artık ispatına gerek kalmaz. Nitekim kodifikasyon hareketlerinin ilk örneğini teşkil eden Mecelle’de, “Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kâsıradır.”[10] denilmek suretiyle ikrarın ancak kişisel bazda kalan bir delil olduğu ifade edilmiştir.

Kadınların şahitliği geçmişte ve günümüzde İslâm hukukunda tartışılan konuların başında gelmektedir. İncelememizde kadınların şahitliğini ceza hukuku ekseninde ele alarak yer yer değerlendirme ve tercihlerde bulunacağız.


[1] Bkz. Şâtıbî, el-Muvâfakât fî Usûli’ş-Şerîa, Beyrut 1994, II, 324;Gazzâlî, el-Mustasfâ min Ilmi’l-Usûl, Bulak, ty., I, 288;İbn Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi (trc. Vecdi Akyüz-Mehmet Erdoğan), İstanbul 1988, s. 151.

[2] Bkz. Armağan, Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara 1987, s.82 vd.

[3] Müslim, Sahîh, İstanbul 1992, Akdiye”, 1.

[4] Mecelle, madde 19.

[5] Tirmizî, “Hudûd”, 2;İbn Hanbel, Müsned, İstanbul 1992, V, 160. Açıklama için bkz. Mubârekfûrî, Tuhfetu’l-Ahvezî Şerhu Câmii’t-Tirmizî, Kahire 1991, IV, 688.

[6] Buhâri, el-Câmiu’s-Sahîh, İstanbul 1992, “Şehâdât”, 27;Müslim, “Akdiye”, 3;Ebû Davûd, Sünen, İstanbul 1992, “Akdiye”, 7;Mâlik, Muvatta, İstanbul 1992, “Akdiye”, 1;Nesâî, Sünen, İstanbul 1992, “Âdâbu’l-Kudât”, 13

[7] Hukuk terimi olarak dâva; bir kimsenin başka bir kimseden hâkim huzurunda hakkını istemesi anlamına gelmektedir.(Bilmen, Ö.Nasuhi, Hukukı İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, VIII, 80;Behnesî, A.Fethi, el-Mevsûatü’l-Cinâiyye fi’l-Fıkhı’l-İslâmî, Beyrut, 1984, III, 44; Ergüney, Hilmi, Türk Hukukunda Lügat ve Istılahlar, İstanbul 1973, s.88; el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye (Kuveyt), XX, 270; Yavuz, Cevdet, “Dâva”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA) IX, 12; Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhû, Dımeşk 1989, VI, 772.) Bir subjektif hakkın yargı yoluyla istenmesi yetkisine de dâva hakkı denilmektedir. (Üstündağ, Saim, Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul 1989, I, 229;Bayındır, Aziz, İslâm Muhakeme Hukuku, İstanbul 1986, s.67.) Hak isteminde bulunan şahsa davacı (müddeî ), kendisinden istemde bulunulan şahsa davalı (müddeâ aleyh), istenilen şeye ve hakka, dâva konusu ( müddeâ ve müddeâ bih) terimleri kullanılmaktadır. (Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebir fî Fıkhı Mezhebi’l-İmâmi’ş-Şâfiî, Beyrut 1994, XVIII, 292;Bilmen, VIII, 81;Yavuz, “Dâva”, DİA.) İslâm hukukunda suçlar, had, cinâyet ve ta’zir olmak üzere üçe ayrılmaktadır. İşlenen suçlar bu ayırımda yer alan gruplardan birinin kapsamında ele alınmaktadır. Bu suçlarda mağdûr tarafı ya fert ya da kamu temsil eder. Ancak suç kime karşı işlenirse işlensin, mağdûr sadece ne ferttir ne de kamu. Çünkü suç ister kamuya karşı işlensin ister ferde karşı, bir yönüyle de diğer tarafa etki etmektedir. Fakat bu etkinin ağırlığına göre suçun fert ya da kamu hakkı ile ilgili oluşu tespit edilmekte ve dâva hakkı da bu temel üzerine oturtulmaktadır. Buna göre hadler gibi kamusal hakkın hakim olduğu suçlarda devlet, yetkili organları vasıtasıyla, herhangi bir fert tarafından dâva açılmaksızın kendiliğinden, taraf olarak suçlu hakkında, dâva açma hakkına sahiptir. Kamu hakkı ile ilgili suçlarda, aynı zamanda toplumun her ferdi de dâva açma hakkına sahiptir. (Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ fî Tertîbi’ş-Şerâi’, Beyrut 1986, VI, 277;İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nazâir, Dımeşk 1986,s.145;Behnesî, el-Mevsûa, III, 48;el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVII, 146;Bilmen, VIII, 229; Bayındır, s.133.) Öldürme ve yaralama suçları gibi kişisel hakları ilgilendiren ceza dâvalarında ise, yetkili merciin suçlu hakkında koğuşturma ve soruşturma yapılabilmesi için, mağdûrun mutlaka dâva açması gerekmektedir. Aksi takdirde suçlu hakkında cezai bir işlem yapılamaz. Ancak bazı hukukçuların belirttiği gibi, ölümle sonuçlanan fiillerde yetkili merci, kamu adına re’sen dâva açma hakkına sahiptir. ( Kâsânî, VI, 277;İbn Nüceym, el-Eşbâh, s.145;İbn Ferhûn, Tebsıratu’l-Ahkâm fî Usûli’l-Akdıyye ve Menâhici’l-Ahkâm, Kahire 1986, II, 259;Bilmen, VIII, 229;el-Mevsûtü’l-Fıkhıyye, XX, 296;Bayındır, s.133.). Ta’zir suçlarında da işlenen suç niteliği itibariyle ya fert ya da kamuya karşı işlenmiştir. Bu tür suçlarda da dâva açma hakkı mağdûra aittir. Geniş bilgi için bkz.İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr ala’-d-Durri’l-Muhtâr, Beyrut 1994, VIII, 285;İbn Ferhûn, I, 106;Tarablusî, Muînu’l-Hukkâm, Kahire 1973, s. 58; Atar, Fahrettin, İslâm Adliye Teşkilatı, Ankara, ty., 184; Bayındır, s.99; Behnesî, el-Mevsûa, III, 43; Üstündağ, I, 227.

[8] Mecelle, madde 8.

[9] İspat vasıtaları hakkında bkz. Kâsânî, VI, 266; İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, ty., XI, 416; Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l-Muhtâr, İstanbul 1951, II, 139; İbnü’l-Hümâm, Şerhu Fethı’l-Kadir, Beyrut, ty., VI, 446;İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, VIII, 46;Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, Mısır 1985, IV, 426;İbn Hazm, el-Muhallâ, Beyrut, ty., IX, 393; İbn Ma’cûz, Vesâilü’l-İsbât fi’l-Fıkhı’l-İslâmî, yy., 1984, s.21; Bilmen, VIII, 119;Nebhân, M.Farûk, Mebâhis fi’t-Teşrîi’l-Cinâiyyi’l-İslâmî, Beyrut 1981, s.231;İbrâhimbey, A., Turuku’l-İsbâti’ş-Şer’iyye mea İhtilâfi’l-Mezâhibi’l-Fıkhıyye, 1985, yy., s.112;Behnesî, Nazariyyetü’l-İsbât fi’l-Fıkhı’l-Cinâiyyi’l-İslâmî, Beyrut 1983, s.17;Bayındır, İslâm Muhakeme Hukuku, s.141;Akşit, M. Cevat, İslâm Ceza Hukuku, İstanbul 1976, s. 128;Terhûnî, M.Ahmed, Hucciyyetu’l-Karâin fi İsbâti’l-Cinâî fi’l-Fıkhı’l-İslâmî, Bingazi 1993, s. 37;İdrîs, Abdülfettâh Mahmûd, el-Kadâ bi’l-Eymân ve’n-Nukûl, Kahire 1993, s.38;Bayındır, s.143.

[10] Mecelle, madde 78.