|
İSLÂM CEZA
HUKUKUNDA KADINLARIN ŞAHİTLİĞİ
Yaşar YİĞİT
Tarihsel
sürece baktığımızda gerek vahiy kaynaklı hukuklarda
gerek beşeri hukuklarda toplumu meydana getiren bireylerin,
hukuk tarafından koruma altına alınan ve günümüzde de
temel haklar olarak nitelendirilen önemli hakları vardır.
Yaygın anlayışa göre dinin, canın, aklın, ırzın(nesil)
ve malın muhafazası bu hakların başlıcalarını teşkil
etmektedir. Söz konusu haklar, İslâm hukuk doktrininde zarûriyyât-ı
dîniyye (Dinin koruyup gözettiği vazgeçilmez
temel değerler) şeklinde nitelendirilmiştir.
İnsanlara
sağlanan bu hakların dokunulmazlığı vardır.
Başka bir ifadeyle bu haklara yöneltilen haksız saldırılara
karşı hukuk tarafından nitelik ve niceliği değişse de
çeşitli türden yaptırımlar konulma gereği duyulmuş ve
tarih boyunca bu doğrultuda düzenlemeler yapılmıştır.
Kişilerin belirtilen haklarına yapılan saldırılara karşı
konulan yaptırımların devreye girebilmesi için herşeyden
önce hukukun belirlediği ölçüler çerçevesinde yargı
organlarında söz konusu saldırının ya da suçun ispat
edilmesi gerekmektedir. Çünkü ortaya atılan her iddianın
doğruluk ihtimali kadar yalan olma ihtimali de söz
konusudur. Bu ihtimal göz önünde bulundurulmadan her türlü
haksız saldırı iddiasında kişilere, hukuk tarafından
konulmuş yaptırımları uygulamak telafisi imkansız sonuçlar
doğurmaktan hiç de uzak değildir. Nitekim Hz.
Peygamber’in, “ İnsanlara
(delile dayanmayan) her davaları sebebiyle (istedikleri)
verilseydi, birtakım insanlar, bazı kimselerin mal ve
canlarını (elde etmek için) iddiada bulunurlardı. Oysa
davalıya yemin düşer.”
hadisiyle hukuki hiçbir delile dayanmayan sözlere
istinaden hüküm vermenin ne derece sakıncalı ve riskli
olduğuna işaret edilmiştir.
İslâm’da,
kişinin ne zulüm etmesi ne de zulüm görmesi tasvip
edilmiştir. Bu durum “Zarar
ve mukabele bi’z-zarar yoktur.”
ifadesiyle kurallaştırılmıştır. Buna göre toplum
bireyleri arasında adaletin sağlanması temel amaçtır.
Haksızlığa uğrayan ve haksız saldırıyı gerçekleştiren.
başka bir deyimle suçlu ve mağdûr taraf, zulme uğratılmaz.
İşte bu nedenle İslâm yargılama hukukunda suçların
ispatında tamamen objektif kıstaslar esas alınmış, bazı
hukuk sistemlerinde olduğu gibi vicdânî delil olgusu
kabul görmemiştir. Zira suçsuz bir kimseye yanlış yere
ceza vermektense, yanlışlıkla suçunun affı tercih
edilmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.s), “Elinizden
geldiği kadar (en ufak bir şüphe bulunduğunda), müslümanların
cezalarını kaldırmaya çalışın.Onun için bir çıkış
varsa, bırakın gitsin. Devlet başkanının (yetkili
merciin) afta hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden
hayırlıdır.”
sözüyle bunu güzel bir şekilde dile getirmiştir.
Ancak şuna da işaret edelim ki, İslâm muhâkeme
hukukunda ilke olarak her ne kadar objektif kıstaslar esas
alınmışsa da kişilerin vicdâni noktada da kendilerini
sorgulamaları önerilmiştir. Nitekim Resûlullah (s.a.s), “Ben
de bir insanım. Sizler aranızdaki anlaşmazlıkları (çözüme
kavuşturmam için) bana getirmektesiniz. Olabilir ki,
biriniz huccetini (delillerini) diğerinden daha iyi arzeder,
ben de ondan işittiğim şekilde (haksız olduğu halde
onun lehine) hükmedebilirim. Bu suretle kime bir şey
verirsem (bölersem), onu almasın. Zira bununla ona ancak
ateşten bir parça vermiş (bölmüş) olurum.”
sözüyle bu gerçeği dile getirmekte ve kişilerin manevi
noktada da kendilerini sorgulamalarını öğütlemektedir.
Ancak bu tavsiye, sadece manevi boyutta önem arzetmektedir.
Mahkeme tamamen objektif ölçütlere göre davayı hükme
bağlamak durumundadır. Ancak taraflardan birisi gerçekte
haksız olduğu halde delilleri sunmadaki beceri ve bilgisi
sonucunda haklı konumuna gelebilir. İşte bu noktada İslâm,
kişilere vicdanî bir sorgulama yükümlülüğü getiriyor
ve her ne kadar mahkeme sizin lehinize hükmetse de, siz
hakkı sahibine teslim edin demekten de geri kalmıyor.
Toplumsal
hayattta meydana gelen anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında,
hakkı ihlal edilen tarafın (mağdûr) herşeyden önce
yargı organlarında (mahkeme) dâva açması
ve dâvasını hukuken geçerli kabul edilen deliller doğrultusunda
ispat etmesi gerekir. Burada ispat yükümlülüğü mağdûr
tarafa düşmektedir. Çünkü İslâm hukukunda, “Beraat-i
zimmet asıldır.”
ilkesi ile kişilerin suçsuzluğu kurallaşmıştır. Bu
nedenle hemen hemen bütün hukuk sistemleri tarafından
davaların mahkemede ispatı için belirli vasıtalar
konulma ihtiyacı zaruret halini almıştır. Bu bağlamda
Şahitlik, yemin ve yemin etmekten kaçınma (nukûl) İslâm
muhâkeme hukukunda ispat vasıtaları olarak ele alınmaktadır.
İkrar ise, bir ispat vasıtası değildir. Çünkü ispat,
kabul edilmeyen bir iddianın doğruluğunu ortaya çıkarmak
için yapılır. İkrar ise, kişinin suçunu veya hakkındaki
iddiayı kabul etmesidir. İddia kabul edildikten sonra artık
ispatına gerek kalmaz. Nitekim kodifikasyon hareketlerinin
ilk örneğini teşkil eden Mecelle’de,
“Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kâsıradır.”
denilmek suretiyle ikrarın ancak kişisel bazda kalan bir
delil olduğu ifade edilmiştir.
Kadınların
şahitliği geçmişte ve günümüzde İslâm hukukunda
tartışılan konuların başında gelmektedir. İncelememizde
kadınların şahitliğini ceza hukuku ekseninde ele alarak
yer yer değerlendirme ve tercihlerde bulunacağız.
|