|
PSİKANALİZ VE DİN
Robert W. CRAPPS - Çeviren: Ali AYTEN
1859’da
Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabı yayınlandığında,
Freud henüz üç yaşındaydı. Her ikisi de Batı’nın
yaşam tarzında, inançlarında ve yönetim şeklinde
etkin ve öncü isimler oldular. Onlar, XX. yüzyılda
Batı’yı etkileyen yeni bilimsel anlayışa ivme
kazandırmada tüm diğer bilim adamlarından daha
etkiliydiler. İnsan diğer varlıklardan üstün görülmesi
nedeniyle, 1850’li yıllara varıncaya kadar
bilimsel araştırmanın objesi olarak görülmedi.
Fakat Freud ve Darwin, insanı doğal araştırmanın
objesi olması gereken bir “tür” olarak gördüler
ve onu bilimsel metotlarla incelemeye tâbi tuttular.
Onların araştırmaları, bilimin ruhunu belirleyecek
olan bilim adamlarının mantalitelerini değiştirecek
kadar etkili oldu. Modern Batı kültürü, Darwin ve
Freud’un mirasından yararlanmakla birlikte bazı
olumsuzluklarından da kaçınamadı.
Kişiliğin
doğası üzerine bir teori olan ve belirli hastalıkların
tedavisinde yöntem olarak kullanılmaya başlayan
psikanaliz, bilim adamlarının yönelimlerinde etkili
oldu. Bu alandaki çalışmaların çoğu, din üzerinde
gerçekleştirildi. Bizzat Freud, din üzerine kitap
ve makaleler yazdı. Böylece ondan sonra gelenlerin
de dinden bahsetmeleri kaçınılmaz oldu. Onların
yorumları, hem olumlu hem de olumsuz etkilere yol açtı.
Bu nedenle söz konusu yorumların da, dikkatlice
incelenmesi gerekmektedir.
Psikanalizin
Öncü Şahsiyetleri
Hollandalı
bir otorite olan Heije Faber, psikanalizi iki döneme
ayırır.
Ona göre ilk dönem, psikanalizin iki üstadı olan
Freud ve Jung’un ölümüyle son bulmuştur. Bunlar
dinin kişilik gelişimi bağlamında incelenmesine açık
kapı bıraktılar ve kendilerinden sonrakilere örnek
olacak çalışmalar yaptılar. İkinci dönem,
psikanalizin yeni oluşum dönemidir. Bu dönem, Freud
ve Jung henüz hayatta iken başladı. Her ne kadar
psikanaliz bu evrede kargaşa ve kopukluklar yaşasa
da, zamanla kendi tarzını yakaladı ve böylece
klinik psikolojiye olan ilgi arttı. Birinci dönemin
üstatları olan Freud ve Jung’u burada kısaca ele
almamız, ikinci dönemi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.
1. Sigmund
Freud: Bir Yanılsama Olarak Din
Freud
(1856-1939) çocukluğunun ilk yıllarında ailesiyle
beraber uzun yıllar yaşayacağı ve profesyonel
hayatını sürdüreceği Viyana’ya göçtü. Genç
Freud Viyana’da tıp eğitimi gördü. Bilimsel
anlamda henüz nevrozlu hastalıklar bilinmezken, bu
hastalıkların tedavisiyle uğraştı. Özellikle kadın
histerisi konusunda deneyim kazanan Freud, bu tür
hastalara serbest konuşma tekniği yoluyla yardım
edebileceğini keşfetti. Boşalma (catharsis) esnasında
belirli bağlantı ve motivasyonlar sistematik bir biçimde
bilinç düzeyine çıkmaktaydı. Psikanaliz, boşalma
tekniğini kullanan, bilinçdışı alandaki bilgileri
bilinç düzeyine ulaştıran bir teknik olarak ortaya
çıktı; kendisini zihinsel ve duygusal içe-bakış
tekniği ve temel kişilik değişiklikleri öne süren
bir teknik olarak tanıttı. Freud, ilk hocalarından
biri olan Fransız nörolog Jean M. Charcot’dan
etkilendi. Histeri ve benzeri hastalıkların
tedavisinde hipnoz, serbest çağrışım ve rüya
tahlil yöntemlerini kullandı. 1880’den ölümüne
kadar (1939) psikanalizi yavaş yavaş geliştirdi.
a)
Freud’un Kişilik Teorisi
Psikanaliz
başlangıçta bir kişilik teorisi olarak değil, bir
tedavi yöntemi olarak ortaya çıktı. Fakat zamanla
tedavi yöntemlerini belirli bir standarda kavuşturma
teşebbüsleri, doğal olarak psikanalitik bir kişilik
teorisinin ortaya çıkmasını sağladı. Freud
sadece yöntem geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda
bu yöntemlerin nasıl ve niçin etkin olduğunu
anlama çabasıyla terapik süreçlere yönelik teorik
temeller de üretti. Böylece hem sözü edilen
teknikler hem de teorik temel, neticede psikanalizi
ortaya çıkardı.
Freud’un
uzun süreli kariyeri, hastaların klinik tedavisi
sonucunda disipline edilen ve tedricen gelişen bir kişilik
teorisinin hikâyesidir. Freud kariyeri boyunca, hatta
seksenli yaşlara ulaştıktan sonra bile, teorilerini
yeniden değerlendirdi. Buna rağmen onun teorilerinde
bazı tutarsızlıklar bulunmaktadır. Freud’un öldüğü
yıl (1939) yeni-Freudyen (neo-Freudian) analizlerin
uygulamaları üzerine araştırmalar yapan Karen
Horney, Freud çalışmalarında önemli olan ve
psikanalize miras kalan birbiriyle ilişkili üç
fikir gündeme getirdi.
Fikirlerden
birincisi, davranış ve duyumlar, bilinçdışı
motivasyonlar tarafından belirlenebilir.
Bu, sıradan bir cümle olsa da, Freud’un davranışın
iki boyutlu olduğuna dair görüşünü anlamada yardımcı
olmaktadır. Freud’un bu düşüncesine göre davranış,
hem kolay anlaşılabilecek yüzeysel bir anlama, hem
de bilinçdışında gizli olan derin bir anlama
sahiptir.
Davranışın sahip olduğu bu gizli anlam yüzeysel
anlam kadar önemlidir ve bireysel tecrübenin bir
davranış kalıbı ve tutarlılık oluşturmasında
daha belirleyicidir. Mesela, basit bir dil sürçmesini
bu temel psikanalitik bakış açısından değerlendirelim.
Başlangıçta bu davranış, yüzeysel bir anlama
sahiptir; gözlem ve mekanik yöntemler yoluyla tanımlanabilir.
Bir insan ses benzerliği, yorgunluk veya
konsantrasyon eksikliği sebebiyle yanlış kelime
kullanabilir. Dil sürçmesi, mizah dışında da
ortaya çıkabilir. Konuşan kişi, dil sürçmesini
bilinç düzeyinde ben aslında şunu kastetmiştim.... sözüyle açıklamaya çalışır. Psikanalitik açıdan
ise bu davranış, kişisel anlamın yanında daha
derin bir anlama da sahiptir. Dil sürçmesi, bilinçdışı
öğelerin bilinç alanına çıkmasına bir
vesiledir. Davranışa bağlı olan ve daha dinamik
anlam taşıyan kişisel çağrışımlar, büyük
oranda bilinçten gizli kalır. Dil sürçmesi gerçekte
bir kaza değildir. O hem bilinç hem de bilinçdışı
özellikler taşıyan, kişiliğin ortaya çıkmasını
sağlayan bir fonksiyona sahiptir; yersiz ve rasgele
ortaya çıkan anlık bir davranış, temelde gelişme
süreçleri içerisinde biriken ve büyük oranda
bilinçdışı alana ait olan anlamların sembolüdür.
Bu safhada bu anlamlar, kişisel karakterdedir ve
sistematik boşalma teknikleri vasıtasıyla çözülmelidir.
Dolayısıyla, bir davranışın açık anlamının
yanı sıra gizli bir anlam da taşıdığı öngörüsü
Freudyen analiz tekniğinin vazgeçilmez temelidir.
İkinci
temel ilkeye göre psişik süreçler kesinlikle
belirlenmiştir. Hiçbir psişik davranış geçici
değildir.
Psişik davranış, kendi formunu ve enerjisini
belirleyen öncüllere sahiptir. Enerji korunumu üzerinde
duran zamanın fizik anlayışı, Freud’u desteklemiştir.
Freud, madde gibi insan davranışının da enerjinin
korunumu özelliği taşıdığına inanmıştır.
Ona göre psişik süreçler tıpkı fiziksel süreçler
gibi kesin olarak belirlenmektedir. Fenomene atfedilen
anlamlar hiçbir zaman kaybolmaz, kendilerini yeni ve
bazen de sürpriz olaylara atfederek sürekli
yenilerler. Bu yüzden bir davranışı anlamak, söz
konusu davranışa mevcut anlamını kazandıran önceki
davranışla ilgili soruları da gündeme getirir. Bu
bağlamda gün yüzüne çıkmamış bütün anlamlar,
Freudyen psikoterapinin temel hedefidir. Dolayısıyla,
psikanalizin yüzü geçmişe dönüktür ve çocukluğun
ilk evrelerindeki davranış biçimleri daha sonraki
evrelerde ortaya çıkacak olan davranış kalıplarının
belirlenmesinde önem arz eder.
Üçüncüsü,
Freud motivasyonlarımızın duygusal kuvvetler olduğu
sonucuna varmıştır.
Buradaki duygusal (emotional) kavramı, kişiliğin
dinamik olduğu prensibini ortaya koyar. Freud kişiliğin
dinamik dürtülerine çok fazla önem verir. Ona göre
bu dürtüler kişiliğin içgüdüsel, itici ve
kararlı dinamikleridir; bunlar bazen makul, bazen de
makul olmayan yollarla tatmin edilmek ister. Dolayısıyla,
davranışlarımız genelde kişiliğin doğal (ham)
hali olan libido ile onu kontrol altında tutmak
isteyen sosyal baskılar arasındaki çatışmaların
bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Freud
meslek hayatı boyunca insanların dinamik olan ve çoğu
zaman da bilinçsizce kontrol altında tutulan davranışları
nasıl idare edeceklerini gösteren teknikler geliştirmeye
çalıştı. Ayrıca bu davranışların anlaşılmasına
yönelik bir teorik çerçeve ortaya koydu. Freudyen
psikanalizi birkaç kategoriye indirgemek belki basit
bir yaklaşım olabilir, ama Freud’un teorik
sisteminde yer alan bazı kavramları ele almadan da
onun din ile ilgili görüşlerini anlamak mümkün değildir.
Freud,
kişiliği id,
ego ve süper-ego’dan oluşan ve birbiriyle etkileşim halinde olan bir
sistem olarak gördü. İd, kişiliği oluşturan doğal
yapıdır; engellenemeyen ve dışavuruma yönelen bir
tür ilk enerjidir. İd, dürtüsel, irrasyonel ve
asosyaldir; kendini düşünür ve zevk peşindedir.
Bununla birlikte id, her zaman kendi akışında
olmayabilir. İsteklerinin önüne engeller çıkabilir
veya kontrolsüz dışavurumlar daha fazla sıkıntı
yaratabilir. Bu yüzden gerilim ve acı tehdidi içeren
gerçek ilişkiler dünyası, “id”in dışavurumuna
engel olur ve onun istekleriyle toplumun standartlarını
uzlaştırmaya çalışır. Zevke engel olan ve
tatmine ulaşan örüntüler içerisinde uyum isteyen
gerçeklik, dinin ortaya çıkmasında önemli bir
gelişmedir. Bu durumda iki psikolojik kontrol sistemi
olan ego ve süper-ego devreye girer. Bunlar idin kontrolsüz dışavurumlarına
engel olmak veya en azından gerilim ve acının
tehdidini azaltmak için onu kontrol etmeyi hedefler.
Yani ego, dinamik erteleme süreçleri ve yeni örüntüler
vasıtasıyla gerçek dünyada kişinin hayatta kalmasını
temin etmek için “id”in ihtiyaçlarını yeterli
seviyede tatmin eder. Süper-ego, bu süreçte kişilikte
ya ideal hedeflere (ego-ideal) ya da sosyal
standartlara (vicdana) öncelik tanıyarak bir ahlâk
gözcüsü gibi davranır. Bütün bu sistemler bilinçsiz
bir halde işler ve bunlar asıl hallerini gizleyerek
ortaya çıkarlar. Rüyalar, espriler ve dil sürçmeleri,
id, ego ve süper-egonun etkinliğini ortaya çıkarmada
yardımcı olur.
Klâsik
psikanalize göre kişilik, bu üç sistemin etkileşiminden
oluşur. Freud, bu sistemlerin düzenlediği değişik
dinamik örüntüleri, ayrıca hem acının hem de
zevkin kontrol edildiği yöntemleri ilk tanımlayan
kişidir. Freud’a göre id, ego ve süper-egonun oluşumunda
çocukluk dönemi çok önemli bir yer tutar. Baba,
anne ve oğlun ilk ilişkilerinde (oedipus complex) çocuk,
idin temel dışavurumlarıyla ve onun
engellenmeleriyle karşılaşır. Oedipus durumunda oğlun
annesini arzulaması ve babasını rakip olarak görmesi,
tipik bir yönelimdir. Babanın üstün gücü, oğlun
“id”den gelen isteklerinin acilen yerine
getirilmesine engel olur ve bu engelleme, ego ve süper-egonun
kontrolünü devreye sokar. Freud bu aile üçgeninde
(anne, baba, oğul) eril tecrübeye dikkat çeker.
Bunu, kendi kültürel ve kişisel arka plânındaki
ataerkil vurgulamalara tepki olarak yapar. Bununla
birlikte oedipus kompleksini kız çocuğu
perspektifinden de inceler. Ona göre kız çocuk da
teorik olarak aynı dinamik süreci tersinden yaşar (electra
complex). Her ne kadar kız çocuk babayı arzularsa
da, hem korkusundan hem de tehdit olarak algıladığı
anneye karşı nefretinden dolayı arzularını bastırmayı
öğrenmek zorundadır.
Karmaşık
aile ilişkilerinde oedipus kompleksi küçük farklılıklar
arz edebilir, fakat genel manada çocuk karşı
cinsten ebeveyne ilgi duyar, aynı cinsten ebeveyni
rakip olarak görür. İlk çocuklukta, arzu ve tehdit
arasındaki karışıklığı çözmede hem erkekler
hem de kızlar; özdeşim, yüceltme, yer değiştirme,
bastırma, yansıtma, karşıt tepki oluşturma, bağımlılık
ve saplanma gibi savunma mekanizmaları kullanırlar.
Bunlar, ilk ailesel çevrede varolan anksiyeteyi, çatışma
ve engellenmeyi ortadan kaldırmada kişiye yardımcı,
onu sürükleyici metotlardır. Bilinçdışı süreçlerde
çalışan bu mekanizmalar ve bunları oluşturan örüntüler
kişiliğin temelini oluşturur.
Bu
bağlamda kişilik, bebeklikte ve çocuklukta kişilik
yapılarının kesin olarak belirlendiği oedipus ve
elektra kompleks tecrübeleriyle kökleşir. Gelişme
ve büyümenin temelleri büyük oranda çocukluk döneminde
oluşur. Bu yüzden Freud, hastalarını bebeklik
devresine geri göndererek id, ego ve süper-egoyu,
gerilim, endişe ve acıdan uzak işlevlerini sürdürebilecekleri
bir tarzda yeniden yapılandırmaya çalışır.
b)
Freud’un Dine Bakışı
Freud,
dini -özellikle de Tanrı fikrinin psikolojik
temellerini- kişilik teorisi çerçevesinde yorumladı.
Uzun kariyeri boyunca din ile ilgilendi. Fakat onun görüşlerini
tamamen kavramak oldukça zordur. Yaratıcı bir düşünür
olan Freud, dini tanımlarken onu farklı
perspektiflerden değerlendiren birçok görüş
ortaya koydu. Dini bazen saplantı (obsesyon);
bazen bebeklik arzularının tatmini;
bazen de yanılsama (illusion) olarak değerlendirdi.
Bütün bu değerlendirmeleri birbirleriyle iç içe
geçmiş ve birbirlerini tamamlayan bir özellik taşısa
da, tek bir teorik çerçeveye indirgemek mümkün değildir.
Aynı
zamanda Freud’un dine karşı olumsuz bir tavra
sahip olması, bazen onun delile dayanmayan sonuçlara
ulaştığı, dolayısıyla da polemiksel yönünün
bilimsel yönünün önüne geçtiği şeklinde şüpheler
uyandırmıştır. Bu olguya, Freud’un oedipus
durumunun tarih boyu nesilden nesile geçerek tekrar
edildiğini iddia ettiği ve dinin kökenini büyük
ölçüde tarihsel açıdan ele aldığı kitabı Totem
ve Tabu’da sıkça rastlanır. Sosyolog ve
antropologların Freud’un iddia ettiği kültürel
fenomenin varlığına dair delil bulamamaları, onun
ürettiği formüller üzerinde bazı şüpheler uyandırmıştır.
Freud’un kişisel dinî yönelimi ve esnek
metodolojisi, onun dikkatsizce yaptığı yorumları
dindarların reddetmesine sebep olmuştur.
Dindarlar
haklı gerekçelerle Freud’un din yorumunun yetersiz
olduğu kanaatindedirler. Çünkü onlara göre Freud,
dini, inananlarla otoriter bir ilişki içinde olan aşkın
bir Tanrı’ya dayalı inanç ve ibadetlerle sınırlandırmıştır.
Freud, dinin farklı formlarını hiç dikkate almadan
sadece tehditkâr ve otoriter özellikler taşıyan
bir din yorumu yapmıştır.
Bu
aksaklıklara rağmen Freud, son yüzyılda ortaya çıkan
en üretken ve pek kolay da göz ardı edilemeyecek
din yorumcularından birisidir. Freud için din, önemli
bir çalışma alanıydı. Bu yüzden de Freud’un
teorik açıklamaları dinin bilimsel olarak anlaşılmasını
sağlayabilecek katkılar olarak değerlendirilmelidir.
Freud’a
göre din, kişiliğin gelişimi esnasında ortaya çıkan
herhangi bir diğer davranış kalıbı gibi dinamik
bir süreç olarak görülmeliydi. Din ile ilgili önemli
sorular, Tanrı’nın var olup olmadığıyla alâkalı
değil, aksine dinin psikolojik yönüyle alâkalı
sorulardı. Psikanalizin peşinde olduğu soru şu
idi: Nasıl oluyor da dinî fikir ve davranışlar, tıpkı
diğer davranış kalıpları gibi insanların varlıklarını
devam ettirmelerinde çeşitli hoşnutluklar sağlıyorlar?
Freud, İsviçreli papaz arkadaşı Oskar Pfister’e
yazdığı mektupta belirttiği gibi, ne dindardır ne
de dine karşıdır.
Freud’un dinî görüşü, kariyerinin ilk yıllarındaki
ifadelerinde şekillenmiştir:
“Psikanaliz,
bize baba kompleksi ile Tanrı inancı arasıdaki yakın
bağlantıyı öğretti. Bize Tanrı’nın yüceltilmiş
babadan başka bir şey olmadığını ve birçok
gencin babalarının otoritesinden kurtulur kurtulmaz
dinî inançlarını kaybettiklerini gösterdi. Onun
sayesinde din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaşanan
komplekslere (oedipus ve elektra kompleksleri) dayandığını
öğrendik. Artık psikanaliz sayesinde anlıyoruz ki,
her şeye kâdir olan Tanrı ve tabiat ana imajları,
çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek
tekrar canlandırılmasından başka bir şey değildir.”
Freud
bu satırları 1910 yılında, daha dinî konu alan
temel kitabını kaleme almadan önce yazmıştır.
Freud din üzerine 1913’te Totem
ve Tabu; 1927’de Bir
İllüzyonun Geleceği, 1939’da da Musa
ve Tektanrıcılık
adlı kitaplarını yayımlamıştır. Bu kitaplarda
oedipus dönemi ile Tanrı inancının yakından alâkalı
olduğuna dair ayrıntılı görüşleri bulunmaktadır.
Freud
Tanrı inancının psikolojik kaynağının, çocuğun
ebeveynle yaşadığı çatışmaların daha sonraki yıllarda
ortaya çıkan sürekli tekrarında gizli olduğuna
inanmaktadır. İnsan çabasının ürünleri olan diğer
kültürel formlar gibi, din de içgüdüsel
isteklerle ve kozmik alandaki ölüm, acı gibi
tehditlerle mücadele eden insan çabasının bir ürünüdür.
Çocuğun hem arzu ettiği hem de korktuğu babasına
bağlanması gibi, erişkin birey de kendisini yok
olma korkusundan ve yoksunluktan kurtarmak için kültürü
benimser. “Freud’un din psikolojisinin temel
esprisi, varlığını devam ettirme konusunda hiçbir
hayal kırıklığına tahammülü olmayan bir insan
modeline dayanmaktadır.”
İnsanın güçlü bilinçdışı arzuları doğal
isteklerin tatmininde acıdan kaçınma üzerine yoğunlaşır.
Bütün karmaşıklığıyla din, bu temele dayanır
ve dinin değişik dışavurumları insana söz konusu
oedipal çatışmalarla uzlaştırıcı mekanizmalar
sunmaktadır.
Freud’un
Tanrı inancının psikolojik temelleri konusundaki
yorumunun önemi, objeler (anne-baba-çocuk) arasındaki
ilişkiyi anlamlandırmasında gizlidir. Freud,
yorumunda özellikle baba objesine önem verir.
Oedipus döneminde çocuk, kişisel varlığı için
gerekli olan bu objelerle (anne–baba) kendini özdeşleştirir.
Çocuk ebeveynle ilgili imgelere sahip olur. Oedipus
kompleksi döneminden sonra bile babanın kişisel önemi
-bazen aynı durum anne için geçerlidir- ebeveynle
ilgili imgeler arasındaki yerini korur. Bu imgeler,
diğer önemli objelerin tesiri altında şekillenebilmelerine
rağmen, bireyin sonraki tecrübelerinde de
etkindirler.
Yaşayan
Tanrı’nın Doğuşu kesinlikle bu bağlamda oluşur.
İmgeler, diğer önemli objelerle ilişkileri sırasında
çeşitlendiğinden, gelişen bir insan için Tanrı,
bu imgelerin temsilidir. Bu bağlamda Tanrı, bir tür
yanılsama; din de toplumsal bir nevrozdur. Hem Tanrı
hem de din, ürkütücü gerçek ile içgüdüsel
istekler arasında uygun bir uzlaşma bulma çabası içerisinde
ortaya çıkar. İnsanların doğrudan tatmin
edemedikleri şeyler, çocukluk dönemindeki ailesel
imgelerin bir temsili olan yaratıcı Tanrı tarafından
tatmin edilir. Böylece Tanrı iki psikolojik
fonksiyonu yerine getirir: 1. Uygunsuz içgüdüsel
isteklerinden vazgeçenleri ödüllendirir (iyilikler
karşılığında cennet vaat eder). 2. Endişeleri
giderir ve güven sağlar (günahkârı bile sever).
Dolayısıyla Tanrı, insanın arzuladığı ve ihtiyaç
duyduğu bir tür babadır:
“Tanrı,
insanın kendi çaresizliğini telâfi etme isteğinden
doğar ve bir kişinin hem kendi çocukluğunun hem de
tüm insan ırkının çocukluk döneminin çaresizlik
anılarının izlerini taşır.”
Bu
bağlamda, dinin insan hayatında etkin bir rolü vardır.
Ayrıca din, katlanılmaz endişe, tehdit ve korkuların
kontrol edilmesinde sosyal bir fonksiyona sahiptir.
Ancak, gerçekle bir ilişkisi yoktur. Din, tatmin
bekleyen çocukluk dönemi arzularının yarattığı
bir yanılsamadır ve daha sonraki dönemde bu yanılsama
çocukluk dönemindeki yoksunluktan beslenir.
Bu
yanılsamanın geleceği nedir? Teolojik açıklama şekli
pek gelecek vaat etmemektedir. Bunun bir nedeni, aklın
gücünün oedipus durumundan kaynaklanan arzuların gücüne
göre zayıf kalmasıdır. Bir diğer ve daha önemli
neden ise, yanılsamaya rasyonel destek vermek için gösterilen
çabaların nihayette yanılsamanın varlığını
temelden sarsacak olmasıdır. Din, bir yanılsama
olarak değerlidir. Fakat onun değeri rasyonel değil
duygusaldır. Dinin rasyonel olarak savunulması, onun
duygusal cazibesini yok eder. Din, oedipus döneminden
kaynaklanan korku ve kinin bastırılmasını duygusal
olarak onaylayan bir süreçte geliştiği için, başka
alanlarda Tanrı’nın varlığını onaylayan Teolojik
Delil, bu noktada dinin fonksiyonunu zayıflatmaktadır.
Freud, bunu şöyle açıklar:
“İnsanlar
mantıklı delillere çok az değer verirler ve içgüdüsel
arzuları tarafından yönetilirler. Böyle bir
durumda insanlar niçin kendilerini içgüdüsel
tatminden mahrum edecek mantıklı delillere itibar
etsinler ki?”
Din
insanları rahatlatan duygusal tatminler sağlamaktadır
ve dinin bu yönü entelektüel tartışmalarla
engellenmemelidir. Entelektüel tartışmalar zaten böyle
bir engellemeyi başaramayacaklardır; başarsalar
bile, bu durum, insana katlanılmaz sıkıntılar
getirecektir.
Freud’a
göre bir yanılsama olan din, gelişim sürecinde
yararlı bir araç olarak varlığını sürdürmelidir
ve sürdürecektir de; çünkü din insanların katlanılmaz
sıkıntılara tahammüllerini kolaylaştırmaktadır.
Fakat din nihayette hem yararsızdır hem de gelişime
zarar vermektedir. Çünkü insanlar sonsuza dek çocuk
kalamazlar, sonuçta gerçekliğin ne olduğunu öğrenmek
durumundadırlar.
Çocukluktaki yüceltilen dışavurumlar (mesela din
gibi), insanların gerçekle doğrudan muhatap
olacakları olgunlaşma sürecini geciktirir. Aklın içgüdülerin
önüne geçtiği, yanılsamaların terk edildiği ve
varoluşun katlanılabilir hale geldiği ideal
seviyeye insan ırkının ulaşması mümkün değildir.
Bu yüzden dine geçici bir süre için izin
verilebilir. Fakat din, bir yanılsamadan ibaret olduğundan,
ideal hedefe ulaşmada büyük bir engeldir. Her şeye
rağmen din, onsuz yaşayabilecek nitelikteki küçük
bir grup tarafından terk edilmelidir. Cennet
meleklere ve kuşlara bırakılmalıdır.
Freud,
yetişkin insanın tecrübelerinde dinin rolünden şüphe
ederken, bilimin yönlendirmesi söz konusu olunca
oldukça ümitli gözükmektedir. Fakat insanın yanılsamasız
yaşayabileceği ütopik günün hemen gerçekleşmeyeceğini
de kabul eder ve yanılsamaların üzerinde durmak
gerektiğini söyler. Bir
Yanılsamanın Geleceği adlı eserinde şu sonuca
ulaşır:
“Bizim
bilimimiz yanılsama değildir. Bilakis yanılsama,
ilmin bize veremeyeceğini bizim başka yerden elde
edebileceğimizi zannetmemizdir.”
Özetlemek
gerekirse:
1.
Freud, dinin bastırılmış alandan geldiğine inandığı
için onu yanılsama olarak görmüş, onu içgüdüsel
ve sosyal istekler arasında bastırılan çatışmaların
dinamik gücü olarak değerlendirmiştir. Bu çatışmaların
ideal çözümüne yönelik çocukluk döneminin
arzuları, nihaî realite alanına yansıtılır ve
Tanrı olarak okunur.
2.
Din, varlığı devam ettirmek için yüceltilen değerli
bir yanılsamadır. Ancak din gerçekliğin doğru bir
yorumu ya da hayatı yaşamanın en doğru, en ahlâkî
ve en mükemmel yolu olduğu gerekçesiyle
desteklenmemelidir.
3.
İnsanlığın gelişimi sayesinde yanılsama yerini
bilime terk edecek ve böylece insanlık arzuların
oluşturduğu dünya ile değil, gerçek dünya ile
buluşacaktır.
|