|
TEBERRU EHLİYETİ BAĞLAMINDA KADININ MALÎ ÖZERKLİĞİNİN ERKEĞİN İZNİNE BAĞLANMASI
Halit ÇALIŞ
Sosyal, siyasî, hukukî yönleri itibariyle kadın
meselesi, insanlık tarihinin en netâmeli konuları
arasında hep ön sıralarda yer almıştır.
Ontolojik yapısından varlık âlemindeki yer ve statüsüne,
akıl sahibi bir varlık olup olmadığından gerçek
bir şahsiyet olarak hukuk karşısındaki konumuna,
erkeklerle aynı evi/ortamı paylaşma hakkı ve
onlarla birlikte sofrada yemek yemesinin mümkün olup
olmadığından, yağmur yağması amacıyla tanrıya
kurban edilmesine varıncaya kadar kadın konusu hep
tartışıla gelmiş ve aktüel değerini korumuştur.
Eski
Hind hukukuna göre kadın, evlenme, miras ve diğer
alanlarda hiçbir hakka sahip değildi. Hatta bir takım
sapkın eğilimlere, zayıf bir karaktere ve fena bir
ahlâka sahip olduğu gerekçesiyle “Manu” kanunu
kadını, çocukluğunda babasına, gençliğinde
kocasına, kocasının ölümünden sonra da oğluna
veya kocasının akrabalarından bir erkeğe bağlı
olmaya mecbur etmiştir.
Böylece kadın hayatı boyunca reşîd olamadan yaşamıştır.
Diğer
yandan Budizm’in kurucusu Buda, önceleri kadını
dinine kabul etmiyordu. Yakın dostu olan amcazadesi
Anenda ile aralarında geçen bazı diyaloglar ve onun
ısrarı üzerine kadınları Budizm’e kabul etmeye
başlamış, fakat “Kadını
dine kabul etmeseydik Budizm saf bir şekilde uzun asırlar
devam ederdi. Fakat artık kadın aramıza girdikten
sonra bu dinin uzun yaşayabileceğini sanmıyorum”
demek suretiyle pişmanlığını izhar etmiştir.
Yahudî
hukukunda ise ailede mutlak erkek egemenliği söz
konusudur. Öyle ki, kızlar babalarının evinde
hizmetçi gibidirler ve baba isterse kızlarını
satabilir.
Eski
Yunan ve Roma hukukunda kadınlar, tüm hayatları
boyunca mahcûr yaşarlardı. Akıl bakımından
noksan kabul edildikleri için sırf kadın olmaları
sebebiyle medenî haklarını kullanma ehliyetleri sınırlandırılmıştı.
Kadınlar reşid olsalar bile bütün hayatları süresince
bu kısıtlamaya tâbi idiler. Eğer başka birisinin
hâkimiyeti altında değillerse kendilerine
cinsiyetleri sebebiyle bir vasî (tutor mulieris)
tayin edilirdi. Esas itibariyle durumları reşîd
olmayanlara eşti. Kadın cinsinin daha düşük olan
durumu ile açıklanan ve eski zamanın birçok
milletlerinde rastlanan bu sınırlamalar, klâsikten
sonraki devirde zamanla kaybolmuş ve Justinianus
hukukunda kalmamıştır.
Çağdaş
uygarlığın beşiği olarak kabul edilen
Yunanistan’ın önde gelen ilim ve fikir adamlarından
Eflâtun’un, kadın konusunda; “Kadın
elden ele orta malı olarak gezmeli”;
Aristo’nun ise: “Kadın,
yaradılışta yarım kalmış bir erkektir”
şeklindeki beyanları kadın meselesinin hangi
boyutta ele alındığını göstermektedir.
Cahiliyye
devri Araplarında kadının hukukî statüsü ne yazık
ki, yukarıda sunulan tablodan pek farklı olmamıştır.
Aile yapısının tamamen ataerkil (pederşâhî) bir
karakter arz etmesi ve göçebe hayatının ve sürekli
savaşların hâkim olması sebebiyle Araplar arasında
erkek, ailenin savaşan, üreten, ganimet getiren bir
üyesi sayıldığından itibar görür, kadına ise tüketici
bir üye nazarıyla bakılırdı. Bu telâkki mülkiyet
anlayışına da yansımış, kadın, hak sahibi
olmaktan ziyade hakka ve temellüke konu teşkil
edebilen bir eşya durumunda kabul edilmiştir. Dolayısıyla
özellikle göçebe Araplar arasında evlenme, karı-koca
arası bir hayat ortaklığı kurma fikrinden çok,
mehir karşılığı erkeğin kadına sahip olması şeklinde
anlaşılır, bunun için de evlenme, bir nevi satım
akdi gibi düşünülürdü. Evlenen kadın babanın hâkimiyetinden
çıkıp, kocanın hâkimiyetine girmiş sayılır;
kocanın ölümü halinde de, onun terekesindeki diğer
mallar gibi kocanın mirasçılarına geçerdi. Kocanın
mirasçısı yoksa kadın babasının evine geri dönerdi.
Esasen
Mûsevî hukuku ve diğer bir çok eski hukuk
sisteminden başlamak üzere çok yakın bir zamana
kadar bütün Avrupa hukuk sistemlerinde, umumiyetle
kadının kocasının velâyeti altında bulunduğu ve
ondan izinsiz kendi malında tasarruf ehliyetine haiz
olmadığı esası benimsenmişti. Sözgelimi
Fransa’da Napolyon kanununda kadının ehliyet
sahibi olmadığı, kocasının velâyeti altında
bulunduğu, dolayısıyla ondan ya da hâkimden
izinsiz hiçbir tasarrufunun geçerli olmadığı açıkça
ifade edilmiş idi. Kadına yönelik bu sınırlama sırf
evli olması sebebiyle öngörülmüştü. Bu anlayış
zamanla kısmî kırılmalara uğramış, yazarlar ve
hukukçuların eleştirilerine maruz kalmışsa da,
Fransa’da kadın kâmil tasarruf ehliyetine ancak
18.02.1938’de çıkarılan bir kanunla kavuşabilmiştir.
İngiltere,
İtalya gibi diğer batı ülkelerinde de ehliyet bakımından
kadının konumu Fransa’dakinden farklı olmamıştır.
Bu ülkelerde de çok yakın bir zamana kadar kadının
kocasından izinsiz tasarrufta bulunamayacağı ilkesi
benimsenmekteydi. Fakat Almanya, İsviçre gibi ülkelerin
Medenî Kanunlarında haklardan faydalanma ve fiil
ehliyeti bakımından kadınla erkeğin eşit olduğu
hükme bağlanmıştır.
Türk Medenî Kanunu’nun 8. maddesinde: “Her
şahıs medenî haklardan istifade eder. Binaenaleyh
kanun dairesinde haklara ve borçlara ehil olmakta
herkes müsavidir.” denilmek suretiyle hiçbir
ayırıma gidilmeksizin haklardan yararlanmada
genellik ve eşitlik ilkesi benimsenmiştir.
Ehliyet
bakımından eşitlik ilkesi benimsenmiş olmakla
beraber, kökeni Roma hukukuna dayanan
kadınla ilgili bu olumsuz telâkkilerin bir ölçüde
Türk hukuk mevzuatı ve doktrinine de yansıdığı görülmektedir.
1926 tarihli tercüme Medenî Kanunu’nun kadınla
ilgili bazı kısıtlamalar getirdiği görülmektedir.
Evli kadının meslek ya da sanatla uğraşmasını
kocasının iznine bağlayan kanun (md. 159/I), evli
kadının fiil ehliyetine ilişkin olarak da kocası
lehine bir takım sınırlandırıcı düzenlemelerde
bulunmuştur. Buna göre evli kadının kocası yararına
üçüncü kişilerle yaptığı hukukî işlemlerin
geçerlik kazanması sulh hâkiminin onayına bağlanmış
(md. 169/II), kadının kişisel mallarına ilişkin
olarak üçüncü kişilerle olan davalarda kocası
tarafından temsil edilmesi hükmü getirilmiştir
(md. 160/II). Bu düzenlemelerle evli kadın, fiil
ehliyeti itibariyle sınırlı ehliyetliler grubunda
sayılmıştır.
Medenî
Kanun’un son şeklinde (22.11.2001/4721) ise, kadın
lehine iyileştirmelerde bulunulmuş, özellikle aile
konutu ile ilgili hukukî işlemlerde, mülkiyetin
kime ait olduğuna bakılmaksızın diğerinin açık
rızasını alma şartı getirilmiştir. “Eşlerden
her birinin diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü
hukukî işlemi yapabilme” (md. 193) ilkesi,
aile konutuyla ilgili hukukî işlemler söz konusu
olduğunda, örneğin konutla ilgili kira sözleşmesinin
feshedilmesi, konutun devredilmesi veya konut üzerindeki
hakların tamamen veya kısmen sınırlandırılması
gibi işlemlerde eşlerden her birinin, diğerinin açık
rızasını almak zorunda bırakılmasıyla sınırlandırılmıştır
(md. 194). Yine aynı maddeyle, aile konutu olarak
tahsis edilen taşınmazın maliki olmayan eşe, tapu
kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin
verilmesini isteme hakkı tanınmaktadır. Eğer bu taşınmaz,
eşlerden biri tarafından kira yoluyla sağlanmışsa,
kira sözleşmesinin tarafı olmayan eş, kiralayana
yapacağı bildirimle taraf haline gelecek, konut da
bu bildirimle aile konutu niteliğini kazanacaktır. Böylece
yürürlükten kaldırılan Medenî Kanun’da sırf
kadınla sınırlı tutulan kısıtlamalar erkeği de
içine alacak şekilde genişletilmiştir.
İslâm’da
ise, gerek Kur’an’da gerekse Hz. Peygamber’in
hadislerinde kadınla erkek, müstakil şahsiyet
sahibi, mükellefiyet ve sorumluluk açısından eşit
seviyede görülmüştür. Aynı şekilde hak sahibi
olma ve yetki kullanımı bakımından da eşittirler.
Esasen böyle olması da tabiîdir. Zira İslâm
dini tür olarak kadın veya erkeği değil, insan
cinsini muhatap almaktadır. Bunun en açık
delili de Kur’an’da, yerin ve göğün taşımaktan
çekindiği emaneti insanın yüklendiğinin
belirtilmesi, diğer bütün varlıklar arasında
sadece insanın ehliyet ve sorumluluk taşıdığına
işaret edilmiş olmasıdır.
Bu husus, dinin ana kaynaklarındaki temel hükümler
ve evrensel ilkeler ile tarihî telâkki ve
uygulamalar arasındaki farkı idrâk kabiliyetine
haiz herkesin üzerinde ittifak ettiği temel bir gerçektir.
Kişinin
dinî-hukukî hükümlere muhatap olmaya elverişliliği
anlamında bir fıkıh terimi olan ehliyet bakımından
da kadınla erkek arasında bir fark yoktur. Akıl,
bulûğ ve rüşd özelliklerine haiz her kadın ve
erkek; dinî ödevlerle mükellef, hukukî işlem ve
davranışları geçerli, toplumsal ve cezaî
sorumluluğa sahip bulunduğu gibi; haklardan
faydalanma, bu hakları kullanma ve borçlanmaya da
ehildir. Çünkü ehliyetin tezâhürlerinin ortaya
çıkışında erken ya da daha sonra olma ve yaratılıştan
kaynaklanan fizyolojik farklılıklar dışında -ki
bunlar da esasa yönelik olmayıp sırf farklı tezâhür
biçimlerinden ibarettir- kadın ya da erkek arasında
herhangi bir fark bulunmamaktadır. Özellikle edâ
(fiil) ehliyetinin esasını teşkil eden akıl ve
temyiz gücü bakımından kadınla erkek eşit
seviyededir. Akıl ve temyiz özelliklerini belirleyen
kriterler de hem kadın hem de erkek için aynıdır.
Tam
fiil ehliyetine haiz olan şahıslar, sahip oldukları
hakları hukuk çerçevesinde kullanma ve tasarruf
yetkisine sahiptirler. Sözgelimi meşru yollarla
edindikleri mülkiyetten yararlanma, kullanma ve
tasarruf yetkileri vardır. Bu kapsamda mallarını
satım gibi temlikî veya hibe gibi teberru nitelikli
hukukî işlemlere de konu edebilirler. Zira bu işlemlerde
bulunabilmek için, tasarruf ehliyetine ve nesnenin mülkiyetine
sahip olmak gerekir ki, bu iki şart da söz konusu şahıslarda
bulunmaktadır. Bu temel hükümler bakımından kadınla
erkek arasında herhangi bir fark yoktur.
İslâm’ın
temel kaynaklarında (Kitap ve Sünnet) kadın ve
erkek eşit ve birbirini tamamlayan varlıklar olarak;
gerek ontolojik açıdan, gerekse dinî sorumluluk,
hukukî ehliyet, temel hak ve hürriyetler bakımından
ilkesel düzeyde kadın erkek ayrımı söz konusu
olmamasına rağmen, bazı hadislerde, kadınların
bizzat kendi mallarında kocalarından izinsiz
tasarrufta bulunamayacakları şeklinde ifadelere
rastlanmaktadır. Bu tür rivayetlerden hareketle bazı
İslâm hukukçularının aynı paralelde görüş
beyan ettikleri görülmektedir. İşte bu çalışmada
ilgili rivayetler ve etrafında oluşan ictihâdlar
incelenecektir.
Cevabı
aranacak olan temel soru şudur: Genel mükellefiyet
şartları ve ehliyetin unsurları bakımından
erkekle eşit olan kadın, bizzat kendi öz malında,
başka herhangi bir kişinin iznine ihtiyaç duymaksızın
istediği gibi (tabiî ki hukuk çerçevesinde)
tasarrufta bulunabilir mi? Bu noktada kadına özgü
herhangi bir kısıtlılık hali söz konusu mudur?
Önce
konuyla ilgili rivayet malzemesi nakledilecek, sonra
bu meseleye ilişkin fakihlerin görüşlerine yer
verilecek ve nihayet rivayet ve ictihâdlar tahlil ve
değerlendirmeye tâbi tutularak bir sonuca varılmaya
çalışılacaktır.
|