|
PARAPSİKOLOJİK FENOMENLER ÜSTÜNE BİLİMSEL VE FELSEFÎ BİR SORUŞTURMA
Şahin EFİL
Bilindiği üzere, beden
dışı deneyimler, yakın ölüm tecrübeleri, lüsid rüyalar ve daha pek çok psişik ve parapsikolojik olaylar,
kadim dönemlerden beri hemen her yaş ve meslekten
insanın ilgi odağı olagelmiştir. Bu tip psişik ve
olağan dışı tecrübî olaylar hakkında yapılan
araştırmalar çok da yeni değildir; önde gelen birçok
bilim adamı, filozof ve psikoloğun önderliğinde çalışmalar
yapılmış, bu konudaki mevcut bilgiler toplanmak
suretiyle bilimsel olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Bugün de bu çalışmalar, çok daha kapsamlı ve
sistematik bir biçimde sürdürülmektedir.
Bu konularda birbirinden farklı bir çok görüş
ileri sürülmüş ve açıklamalarda bulunulmuştur;
onları bütünüyle burada inceleme ve haklarında
kesin şeyler söyleme imkânımız yoktur.
Bununla birlikte, biz bu makalede beden dışı
deneyimler, ölüme yakın tecrübeler ve lüsid rüyalarla
ilgili ardı arkası kesilmeyen ve çok farklı açıklama
biçimleri bir yana, onların bir başka boyutuna, bir
bakıma bilimsel gelişmelerin ışığında bu tecrübelerin
yeni açıklama biçimlerine dikkat çekecek ve bu
noktada genel bir değerlendirme yapacağız. Sözün
özü, bu çalışma modern bilimde Paralel
Evrenler hipotezi ile söz konusu tecrübeler arasındaki
ilişkiyi konu edinmekte ve onları tartışmakta;
bunlar arasındaki benzerlik ve uyuma dikkat çekmektedir.
Bu ilişkinin ortaya konabilmesi için, her şeyden önce,
ilişkiye konu olan şeylerin kısa da olsa vuzuha
kavuşması kaçınılmaz gözükmektedir.
1.
Paralel Evrenler Yorumu
Bilindiği
üzere, “yeni fizik” ya da diğer adıyla
“modern fizik” denildiğinde, ilk akla gelen şey,
hiç kuşkusuz ki, genel görelik ile kuantum
teorileridir. Bu nedenle, modern bilimin temel
paradigmalarının büyük ölçüde bu iki teoriye
dayandığı söylenilebilir.
Elektron, proton, nötron ve kuvark gibi atom-altı
parçacıkları kendine konu edinen kuantum teorisi,
20. yüzyılın en büyük ve en başarılı
teorilerinden birisi olarak kabul edilmektedir.
Kuantum kozmolojisinin önemli yorumlarından ve açıklamalarından
birisi olarak görülen “paralel
evrenler” (Parallel Universes) hipotezi, ilk kez
Amerikalı fizikçi Hugh Everett tarafından önerilmiştir.
Bu tez, sonraki yıllarda daha fazla ilgi toplamış
ve birçok bilim adamı tarafından çeşitli yorum ve
katkılarla geliştirilerek savunulmuştur.
Hiç
şüphesiz paralel evrenler hipotezi, kuantum mekaniğinin
ilginç, çok popüler ve bilimsel platformlarda çok
tartışılan yorumlarından birisidir. Bu hipotezde
birbirinden bağımsız ve farklı, hiçbir şekilde
birbiriyle etkileşime girmeyen, çok sayıda evrenin
varlığı savunulmaktadır. İçinde yaşadığımız
evren de onlardan birisidir.
Konuyla doğrudan ilgilenen fizikçilerden Wolf,
paralel evreni şu şekilde tanımlamaktadır: “Tıpkı
evrenimiz gibi, paralel evren de maddeyi, galaksileri,
yıldızları, gezegenleri ve yaşam süren varlıkları
içine alan bir uzay ve zaman bölgesidir. Daha doğrusu,
denilebilir ki, paralel evren, içinde yaşadığımız
evrenin bir benzeri ve kopyasıdır.”
Bu yaklaşımı benimseyen bilim adamları, paralel
evrenlerin ontolojik olarak içinde yaşadığımız
evren kadar gerçek ve sahici olduğunu düşünmekte
ve bunu hararetle savunmaktadırlar.
Kuantum
mekaniğinin önemli sonuçlarından birisi de gözlemcinin
fiziksel sistemi etkilemesidir; yani insanın niyeti
ve gözlemleme faaliyeti, evrenin yapısını
etkilemektedir. Evrene atomik düzeyde bakıldığında,
gerçeklik bir ölçüde onu nasıl gözlemlediğimize
ve neyi görmek istediğimize bağlı olarak değişmektedir.
Bu nedenle, atomik düzeydeki cisimlerin tek başına
gözlemciden bağımsız olarak varlığını düşünmek
mümkün değildir. Sözün özü, gözlemcinin
bilinci gözlemlediği olguları etkilemektedir; bu
etki, birçok bilim adamına göre paralel evrenlerin
varlığını dikkate almadan objektif olarak anlaşılamaz.
İnsan bilincinin olguları nasıl etkilediği
meselesine biraz daha yakından bakmak, konunun daha
anlaşılabilir kılınması için gerekli gözükmektedir.
Fizikçi Jack Sarfatti’ye göre, gözlemci
fikri, bir çok olguyu açıklayabilir. Örneğin, bir
sıvı veya gazdaki parçacıklar durmadan ileri geri
hareket ederler, ona göre parçacıkların bir oraya
bir buraya çarpmasının asıl nedeni, katılımcıların
zihnî faaliyetleridir.
Teorik fizikçi Roger
Penrose, insan bilincinin nesneleri nasıl
etkilediğini kuantum mekaniğinin çok evrenler
yorumu çerçevesinde şöyle açıklamaktadır:
“Her bir gözlemcinin bilinç durumu ‘ikiye ayrılır’
kabul edildiğine göre her bir gözlemci iki kez
varolacak, her varoluşunda farklı deneyimler
edinecektir, (yani, bir bilinç durumu ölü kediyi,
ötekisi ise, canlı kediyi görecektir). Gerçekten,
yalnızca gözlemci değil, içinde yaşadığı tüm
evren, dünyayı her ‘ölçmesinde’, iki (veya
daha fazla) parçaya ayrılır. Böyle bir parçalanma,
yalnız gözlemcilerin ‘ölçümleri’ nedeniyle değil,
genelde kuantum olaylarının makroskopik büyümesi
nedeniyle, tekrar tekrar oluşur ve bu şekilde oluşan
evren ‘dalları’ çılgınca dal budak salmaya başlar”.
Kuantum mekaniği, bilim tarihinde “çift yarık
deneyi” olarak bilinen deneyde fotonun dalga mı
yoksa parçacık mı olduğunu belirleyen şeyin gözlemcinin
bilinci olduğunu söyler. Yine, bu teoriye göre,
“Shrödinger’in kedisi” adı verilen düşünce
deneyinde, kedinin ölü mü yoksa diri mi olduğunu
belirleyen şey, insanın zihnidir.
Dolayısıyla bir olgunun potansiyel durumdan aktüel
hale gelmesi ve gerçekleşmesi, katılımcının varlığı
ile mümkün olmaktadır.
Buna göre, sistemin fiziksel özelliklerinde herhangi
bir değişim olmamaktadır, değişim sadece bu özelliklerin
potansiyellik ve aktüelliğinde ortaya çıkmaktadır.
Bu durum, çift yarık deneyi ile Shrödinger’in
kedisi deneyinde daha somut ve anlaşılabilir bir biçimde
gözlemlenebilmektedir.
Modern
bilim, klâsik bilimde olduğu gibi insanı gözlemlediği
olgulardan ve bunların bir hasılası olan evrenden
bağımsız ve ayrı olarak değil, tam tersine
onlarla bir bütünlük oluşturacak şekilde düşünmektedir.
Paralel evrenler yorumunda da, aynı şeyler geçerlidir;
yani insan evrenin veya evrenlerin bir parçası
durumundadır ve o, evrenin varlığına katılmaktadır.
Dolayısıyla modern bilim, gözlemciyi ve tabiî ki,
onun zihnini ve niyetini ön plâna çıkarmış
olmaktadır. Bunun bizi ilettiği sonuç ise, insan
bilincine (zihin) olağanüstü bir güç atfedilmesi
ve bu yetinin olabildiğince öne çıkarılmış
olmasıdır. Demek ki, gerçekliğin, evrenin veya
evrenlerin mahiyetinin anlaşılmasında ve
yorumlanmasında, zihin ya da bilinç faktörü çok
önemli bir rol oynamaktadır.
Kuantum
fiziği, öyle görünüyor ki, mikro-âlemden makro-âleme
kadar pek çok şeyi etkilemiş ve betimlemiş;
mekanik ve determinist bilim anlayışına büyük bir
darbe vurmuş; hemen her alanda, bilim tarihinin
bilinen akışını tersine çevirebilecek köklü bir
değişim ve dönüşüm başlatmıştır. Takdir
edilmelidir ki, bu etki ve değişimden başta, yakın
ölüm tecrübeleri olmak üzere birçok
parapsikolojik olay da doğal olarak nasibini almak
durumundadır. Çünkü bir felsefeci “... bilim
adamının vardığı sonuçlara hiçbir zaman kayıtsız
kalamaz. Gerçek bir filozof, bilimsel sonuçlara rağmen
değil, bilimsel sonuçlara göre felsefe yapacaktır...
O halde, filozof için bilim adamının vardığı
sonuçlar büyük bir önem taşır”.
Dolayısıyla bir din felsefecisinin ya da filozofun bütün
bu olup bitenler karşısında kayıtsız kalmak
yerine; mevcut bilgileri, güncelleştirmek, tartışmak,
bilimsel gelişmelerin ışığında yeniden değerlendirmek
ve bunlardan tutarlı, şümullü ve rasyonel sonuçlar
çıkarmak en önemli ve belki de en öncelikli görevidir,
diye düşünüyoruz. İşte bütün bu açıklamalar,
bize parapsikolojik olayları modern bilimin
ışığında yeniden ele alma, bilimle parapsikolojik
olaylar arasındaki olası ilişkileri inceleme ve değerlendirme
fırsatı vermektedir. Sözü edilen ilişkiler,
elbette ki, genel psikoloji ve onun bir alt dalı olan
din psikolojisi açısından da ele alınabilir. Ancak
burada parapsikolojik olaylar bir din felsefesi
fenomeni olarak ele alınacaktır.
|