|
TARİHSEL SÜREÇTE SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI OLGUSUNA BUHÂRÎ’NİN FIKHU’L-HADÎSİ ÖZELİNDE BİR BAKIŞ
Osman GÜNER
İslam tarihi
boyunca, Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarının
gerek Müslümanlar ve gerekse diğer insanlar için
örneklik teşkil etmesi konusunda -bazı marjinal
grupları istisna edersek- hiçbir ihtilâf vaki olmamıştır.
Müslümanların, kendilerine örnek olarak gördükleri,
yüksek ahlâk sahibi
ve son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s.) örnek alınıp
alınamayacağını ilke olarak tartışmaları
elbette mümkün değildir. Bununla birlikte onun
hangi söz ve davranışlarının örneklik teşkil
ettiği, örneklik teşkil edenlerin de teşrî açıdan
bağlayıcı olup olmadıkları tarih boyunca tartışma
konusu olmuştur.
Bu makalede, hadisin altın çağı olarak kabul
edilen h. III. asra kadar geçen süre içerisinde, sünnetin
anlaşılmasına yönelik nasıl bir fikrî gelişim
ve mücadele seyri yaşandığına işaret ettikten
sonra, muhaddislerin en gözde simalarından biri
olarak kabul edilen İmam Buhârî’nin sünnet ve
hadislerin bağlayıcılığı olgusuna nasıl yaklaştığını
ve bu hususta nasıl bir yöntem izlediğini, Sahîh’indeki
fıkhî görüşlerini (fıkhu’l-hadîsini) yansıtan
bâb başlıklarından müşahhas örnekler vererek
ortaya koymaya çalışacağız. Bununla amacımız,
İslam düşüncesinin geleneksel ve muhafazakâr
kanadını temsil ettiği iddia edilen muhaddislerin,
sünnet ve hadisleri anlama ve yorumlama konusundaki
fikrî çabalarının hangi düzeyde olduğunu, sünnetin
bağlayıcılığı ilkesini esas alarak tespite çalışmaktır.
Hz.
Peygamber, hayatta iken ashâbı tarafından izlendiğini,
örnek alındığını, adım adım takip edildiğini
ve hatta vefatından sonra da örnek alınacağını
biliyordu. Bununla birlikte söylediği sözler ve
yaptığı davranışlarının ne ifade ettiğini,
hangilerinin teşrî yönden bağlayıcı olduğunu,
hangilerinin olmadığını açıklamamış, bu konuda
herhangi bir ayrım yapmamıştır.
O, bu hususta sadece birkaç kez, tümüyle dünyevî
sayılabilecek ve doğrudan risalet göreviyle alâkalı
olmayan işler ile tebliğ etmekle yükümlü olduğu
dinî konulara ilişkin talimatlarını birbirinden ayırmıştır.
Nitekim ‘Telkîhu’n-Nahl (Hurma Aşılaması)’
diye meşhur hadisin sonunda dile getirdiği şu cümle
buna en çarpıcı örnektir: “(Şunu iyi bilin
ki,) Ben de bir beşerim; size ‘dininize’ ilişkin
bir şey emredersem onu alın. Eğer kendi reyimle bir
şey emredersem, (nihayet) ben de bir beşerim.”
Bu hadisin başka bir tarikinde de: “Siz ‘dünya’
işlerinizi (benden) daha iyi bilirsiniz”
buyurmuştur. Ancak burada hemen belirtmeliyiz ki, Hz.
Peygamber bu hadisinde, bazılarının sandığı gibi
mutlak manada bir din-dünya ayrımına gitmemiştir.
O bu sözleriyle, dinin herhangi bir talimatının
bulunmadığı konularda her meslek erbabının, kendi
dünyasıyla ilgili işleri diğer insanlardan daha
iyi bileceğini ima etmiştir. Esasen burada geçen
‘din’ kelimesini de, vahiy manasına kullanmıştır.
Dolayısıyla gerek Hz. Peygamber’in şahsiyeti,
gerekse getirdiği dinin temel ilke ve esaslarını göz
önüne aldığımızda, onun yalnızca bu ifadesine
bakarak, tavır ve davranışlarında din-dünya ayrımı
gözettiği ve sahabeye de bu konuda tavsiyelerde
bulunduğu şeklinde bir sonuca varmamız imkânsızdır.
|