|
MORFOLOJİK (SARFÎ) VE LEKSİKOLOJİK (MU’CEMÎ) DELÂLETLER ARASINDA ESMÂ-İ HÜSNÂDA TERÂDÜFÜN NEFYİ [VE FURÛKUN İSBÂTI]
Ahmed Muhtar ÖMER - Çeviren: Ömer KARA
İhtilâf, ismin
ister leksik manasından (iki isim, kök olarak farklılık
arz eder; mana itibariyle bir yakınlık bulunur; bu
durumda müterâdif sanılır.)
isterse morfolojik anlamından kaynaklansın (iki
isim, kök itibariyle aynı olur; bu durumda bu
ikisinin tekrar ettiği sanılır.) bilginler, esmâ-i
hüsnâda delâlet/anlam açısından aynı olan iki
ismin bulunmadığını benimsemişlerdir.
Birinci
Kısım (Leksik Anlamdan Kaynaklananlar): Bunlar,
manaları yakın olan iki kelimenin müterâdif sanıldığı
sıfatlardır:
●
Allah’ın kendi zâtını nitelediği şükür
ve hamd kelimeleri arasındaki ayrım, şu âyetlerde
görülebilir.
a.
“واعلموا
ان الله
غني حميد”
;
“انه
حميد
مجيد” ;
“تنزيل
من حكيم
حميد”
b.
“ومن
تطوع
خيرا فإن
الله
شاكر
عليم” ;
“ان
ربنا
لغفور
شكور” ;
“والله
شكور
حليم”
Bilginler,
bu iki kelimenin farklı anlamlara geldiğine bir çok
hadîs ve rivâyette aralarının atıf harfi ile cem
edilmesini kanıt olarak sunarlar. Çünkü atıfta
aslolan, değişimdir; farklılıktır.
Örneğin bir hadîste şöyle geçmektedir:
“فاذا
جعت تضرت
اليك
وذكرتك
واذا
شبعت
حمدتك
وشكرتك”
Bir
diğeri de şöyledir: “فكبرت
الله
وحمدت
وشكرت”
Ebû
Hilâl el-Askerî, iki kelimenin arasını şöyle ayırır:
“Şükür, nimet verene tazim için nimeti itiraf
etmektir; sadece nimet üzerine yapılır. Hamd ise
tazim için güzellikleri söylemektir; nimet karşılığı
olabileceği gibi nimetin dışında da yapılabilir.
Allah’ın şükr kelimesiyle nitelenmesi, mecazen mümkündür.
Bundan maksat ise nimete şükredenlerin itaatine mükâfat
vermesidir.”
●
Bir başka örnek, Allah’ın kendisini afv ve
mağfiret ile vasıflandırmasıdır. Şu âyet
örneğinde görmekteyiz: “ان
الله
لعفو
غفور”
Ebû
Hilâl el-Askerî, iki kelimenin farkını şöyle
verir: “Sen, ‘عفوت
عنه’ dediğinde bu, senin
ondan zemmi/ yergiyi ve ikâbı kaldırdığını; ‘غفرت
له’ dediğinde ise bu, senin onun
günahını gizlediğini ve onu rezil etmediğini
gerektirir.”
●
Bir başka örnek, Allah’ın kudret ve kahr
ile nitelenmesidir. Bunu şu âyetlerde görüyoruz:
“اليس
ذلك
بقادر
على ان
يحيي
الموتى” ;
“متفرقون
خير ام
الله
الواحد
القهار”
Ebû
Hilâl el-Askerî, kudret ve kâhir kelimelerini şöyle
ayırmaktadır: “Kudret, takdir edilenlerin büyüğüne
de küçüğüne; kahr ise takdir edilenlerin büyüğüne
delâlet eder. Bundan dolayı kudret sıfatıyla mübâlağa
yapılmak istendiğinde ‘kâhir melik’ denilir.”
●
Bir başka örnek de Allah’ın hafîz, rakîb
ve müheymin ile vasıflanmasıdır. Allah’ın
şu âyetleri bunun örneğidir:
“الله
حفيظ
عليهم” ;
“وكان
الله على
كل شيئ
رقيبا” ;
“القدوس
السلام
المؤمن
المهيمن”
Ebû
Hilâl el-Askerî, ilgili kelimeleri şöyle açıklar:
“Rakîb, senin işlerini teftiş ederek gözetleyen
kimse demektir. Hâfız, işlerin teftişini ve araştırılmasını
içermez. Müheymin ise bir şeyi tedbir eden kimse
demektir.”
İkinci
Kısım (Morfolojik Anlamdan Kaynaklananlar): İsimlerin
kökte birleşmesi ve vezinde farklılaşması
durumudur; her bir isimde sîğanın anlamının farklılaşması,
bunlar arasında terâdüf ihtimalini ortadan kaldırır.
Bunun
isimlerin üç çeşidini kapsadığını görüyoruz:
1.
Mücerred ve mezîd olarak farklılaşan iki fiilden sıfat
türetilmesi yoluyla vezin ihtilâfı ortaya çıkaran
tür.
2.
Ziyâde eki açısından farklılaşan iki mezîd
fiilden sıfat türetilmesi yoluyla vezin ihtilâfı
ortaya çıkaran tür: Bu iki fiilden her biri,
morfolojik manasını mezîd fiilinin manasından
kazanmaktadır.
3.
(İsm-i fâil, sıfat-ı müşebbehe, sîğatü’l-mübâlağa,
ism-i tafdîl, el-vasf bi’l-mastar) gibi özel
niteleyici bir sıfatla fâile delâlet eden bir sıfatın
türetilmesi yoluyla vezin ihtilâfı ortaya çıkaran
bir tür: Her isim, kendisini özel nitelikli türevin
yüklendiği özel bir manaya veya fiilinin morfolojik
manasına delâlet eder.
|