|
İSLÂM SÛFÎ TARÎKATLERİNE TÜRK-MOĞOL ŞAMANLIĞININ TE’SİRİ
Fuad KÖPRÜLÜ
İslâm Tasavvufunun gelişmesindeki Hindûluk, İranîlik,
Yeni-Platonculuk ve Hıristiyanlık gibi çeşitli
yabancı te’sirler, birçok bilginlerce uzun uzun
incelenmiş ve bu konuda birtakım nazariyeler ileri sürülmüş
bulunmaktadır.
Bu kısa muhtırada, sâdece bâzı müslüman sûfî
tarîkatlerine Türk-Moğol Şamanlığı’nın
te’sirinden bahsedecek ve Sûfîlik tarihinde, şimdiye
kadar hemen hemen hiç göze çarpmamış bulunan bir
noktaya dikkati çekeceğiz. Vaktiyle, WUNDT, büyük
felsefî sezgisiyle, sûfî tarîkatlerince icra
edilen bâzı raksların, İslâm dünyasına
muhtemelen kuzey Sibirya’daki Türk kabileleri
yoluyla girmiş bulunduğunu düşünmüştü.
İlk Türk mutasavvıflarıyla ilgili eserimizde, Türk
sûfî tarîkatlerinin en eskisi olan YESEVİYYE Tarîkati’nde
Şamanlık’ın göze çarpan bâzı izlerini gösterdik.
Şimdi, etnografik ve târihî birtakım malzemeye
dayanarak, bu mes’eleyi biraz daha aydınlatmağı
arzu ediyoruz. Şüphesiz ki, büyük sûfîlerin
tasavvufî anlayışlarında, Şamanizm’e herhangi
bir hisse vermek bahis mevzuu değildir; tasavvufî
akideler tarihi bakımından bu hisse her ne kadar
ehemmiyetsizse de, tasavvufun hâricî tarihi bakımından
pek de ehemmiyetsiz sayılamaz; bunu, bilhassa Türkler
arasında yayılan tarîkatler mevzuunda, inandırıcı
delillerle göstereceğiz.
Diğer
taraftan, Tasavvufun, İslâm âlemine te’siri, veya
daha doğrusu İslâmiyet’in pek çok bölgelere sür’atle
yayılışı ise, milletlerarası bir vasıf taşıdığı
ve ancak bu tasavvufî tarîkatler sayesinde tahakkuk
edebildiği içindir ki,
incelemekte olduğumuz mes’ele, Türk dînî tarihi
bakımından husûsî bir ehemmiyet kazanmaktadır.
I.
Türk
Şamanlığı’nın ilk izlerini,
en eski Türk sûfî tarîkati olan Yeseviyye
üzerinde aramak pek tabiîdir.
Yesili,
AHMED YESEVÎ isimli bir Türk tarafından XII. yüzyılda
kurulmuş olan bu tarîkat, Türk boyları arasında yüzyıllarca
devam etmiş ve Seyhun’un kuzeyinde yaşayan bu
boyların İslâmlaşmasında mühim bir âmil olmuştur.
Bu Türk boyları, kendi göçebelik hayatlarını
devam ettirdikleri ve ibtidâî dinlerinin izlerini
sakladıkları için, Yeseviyye tarîkati, bu eski
geleneklerden pek tabiî olarak müteessir olmuş,
hattâ bunlardan bir kısmını da kabul etmek zorunda
kalmıştır. Yesevî dervişleri arasında yaygın
bir menkabeye göre AHMED YESEVÎ’nin “zikir” (ذكر)
meclislerinde, erkeklerle birlikte örtüsüz kadınların
bulunmaları, Mâverâün-Nehr ve Horasan sûfîleri
ve ilâhiyatçılarının şiddetli tenkidlerine yol açmıştı.
Bu menkabeyi anlatan müteassıb sünnî nakşbendî
dervişi, her ne
kadar onu tamâmiyle bir iftira olarak telakki
ediyorsa da, bu menkabenin şekli dahî bize, aksine,
onun tarihî bir vakıayı gösterdiğini anlatıyor.
Gerçekten, hiç şüphe yok ki, eski Türk ailesinin
maderşâhî vasfı dolayısiyle, kadına hâlâ büyük
bir önem veriliyor ve kadınlar İslâmî hükümlere
rağmen, halk toplantılarında bulunabiliyorlardı.
Bu âdet, göçebe hayatını muhafaza eden Türklerde
günümüze kadar da devam etmiştir ve örtünme âdeti,
başlangıçtan beri, tabiî ki ancak İslâm hâkimiyetinin
kendisini diğer yerlerden daha fazla hissettirdiği
şehir ve kasabalarda yerleşmiştir.
Acaba
bu menkabeden, göçebe Türkler, kendilerini İslâmlaştıran
soydaşları sûfîleri, şamanlar (Türkçesi: Kam)
olarak görüyorlardı, sonucu çıkarılamaz mı?
Bundan dolayıdır ki, şamanların efsunları yerine,
kendi millî dilleriyle yazılmış sûfîyâne ilâhîleri
dinlemek için kadınlar ve erkekler âyinlerde
pekâlâ birlikte bulunabiliyorlardı.
Eski
bir müslüman yazarın
kaydettiğine göre, “zikr-i erre” (bıçkı
zikri) diye isimlendirilen, Yeseviyye tarîkatine has
zikir tarzı, husûsiyle Türklerin zevkına uygun
gelmektedir; bu zikir tarzında, Kuzey Asya göçebe
boylarının şamanlarına has vecdî raksların
izlerine pek sık rastlanmaktadır.
Yeseviyye’nin
ilk teşekkülüne dâir bilgimizin yetersiz oluşu yüzünden,
onu iyi anlamak için menkabelere başvurmak zorundayız.
Birçok eski Türk boylarında olduğu gibi, bu
menkabeler, bu tarîkatte de öküzlerin kurban
edilmesi
âdetinin bulunduğunu göstermektedir. Yesevî
menkabelerinde göze çarpan bir başka hususiyet vardır
ki, bu da, Türk velîlerinin kerametleri ile Budist
azizlerinin kerametleri arasındaki büyük benzeyiştir.
Meselâ, gene menkabeye göre, AHMED YESEVÎ ve dervişlerinden
bâzıları, kuş şekline girerek uçmak iktidarına
sahiptiler; Bektaşî
menkabelerinde de aynı ifâdeye sık sık rastlıyoruz.
Bu fevkalâde uçuşlar, aynı şekilde Çin Türkistanı
velîlerinin menkabelerinde de görülmektedir. Bu
hususiyet, HIOUEN T’SANG
tarafından anlatılan Budist menkabeleriyle bu
rivayetler arasında çok açık bir benzeyişi ifâde
etmiyor mu? Bu benzeşme, Türklerin yaşadığı bâzı
bölgelerde, meselâ Seyhun çevresinde ve Doğu Türkistan’da
uzun zamandan beri mevcud olan Budda dînine âid
an’anelerin bir devamı, yahud da, Türk velîlerinin
menkabelerine, Hind folklorundaki
eski bir mevzuun sızmasının bir sonucu olamaz mı?
GRENARD, Kohtan civarındaki bâzı müslüman velî
mezarlarının eski Budist manastırları olduklarını
ileri sürerek, bu mezarların
ibâdet mahalleri hâline gelişinde ecdad âyinlerinin
çok büyük hissesi olduğunu haklı olarak ilâve
etmektedir. Hind folklorunda rastlanan bâzı mevzuların
zikrettiğimiz menkabelerin bâzılarında bulunduklarını
da ilâve edelim. AHMED YESEVÎ’nin düşmanları,
onu hırsızlıkla suçlandırıp şikâyet etmek
niyetiyle, mutfağına parçalanmış bir öküz bırakmışlardı;
fakat YESEVÎ, düşmanlarını köpek şekline sokmuştu
ve sözü geçen öküzü
onlara yedirmişti. Sonradan gelen diğer te’sirler
yanında Türk Şamanlığı’nda Budizm izleri de
vardır. Doğrudan doğruya değil de, Şamanlık aracılığıyla
açıkça Budizm’den gelen kalıntıların YESEVİYYE’ye
sızmış olması ihtimâlini gözden uzak tutmamak
gerektir. Türk sûfîliğinin ilk devirleri hakkında
bilgilerimiz arttıkça, eski Türk dininin kalıntıları
bize daha bariz olarak görünmektedir. Meselâ,
Orta-Asya’nın ve Anadolu’nun Velî menkabelerinde
o kadar sıkça tekrarlanan mukaddes ağaçlar,
bu nevi’ izlerden başka bir şey değildir. Türklerin,
İslâm ülkelerinde Batı’ya doğru göç etmeleri
X. yüzyıldan XIV. yüzyıla kadar devam etti; dolayısiyle,
İslâmlaşma, yüzyıllar boyunca sürdü; böylece,
Şamanist te’sirler aralıksız yenilendi ve Şamanlık
kudretini de tamâmiyle kaybetmedi.
Bunun içindir ki, XIII. yüzyılda Hârezmşahların
sarayında, eski Türklerin, büyü ile ilgili bâzı
geleneklerinin bulunduğunu görüyoruz.
|