ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Halit Çalış: TEBERRU EHLİYETİ BAĞLAMINDA KADININ MALÎ ÖZERKLİĞİNİN ERKEĞİN İZNİNE BAĞLANMASI
Osman Güner: TARİHSEL SÜREÇTE SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI OLGUSUNA BUHÂRÎ’NİN FIKHU’L-HADÎSİ ÖZELİNDE BİR BAKIŞ
Metin Yılmaz: İSLÂM TARİHİNİN İLK DÖRT ASRINDA KURUMSAL İŞ BİRLİKTELİĞİNE BİR ÖRNEK: MUHTESİB-POLİS DAYANIŞMASI
Bahattin Dartma: KUR’ÂN’IN SES, SÖZ, ANLAM UYGUNLUĞU
Yavuz Köktaş: ŞÂTIBÎ’NİN HADÎS VE SÜNNET ANLAYIŞI
Gıyasettin Arslan: TÜRKÇE KUR’AN MEALLERİNDE “MİN” HARFİNİN AKTARIM PROBLEMİ
Şaban Haklı: İBN SÎN FELSEFESİNDE “FÂİL NEDEN”İN (ETKİN NEDEN), NEDENSELLİK SORUNU AÇISINDAN İNCELENMESİ
Celaleddin Çelik: SOSYAL EŞİTSİZLİK İLE DİNÎ YAŞAYIŞ ARASINDAKİ ETKİLEŞİME SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM
Şahin Efil: PARAPSİKOLOJİK FENOMENLER ÜSTÜNE BİLİMSEL VE FELSEFÎ BİR SORUŞTURMA
Robert W. Crapps Çeviri: Ali Ayten: PSİKANALİZ VE DİN
Mervyn Hiskett Çeviri: Kadir Özköse: BATI AFRİKA’DA KÂDİRİYYE TARİKATI MENSUPLARININ ISLAHAT HAREKETLERİ
Ahmed Muhtar Ömer Çeviri: Ömer Kara: MORFOLOJİK (SARFÎ) VE LEKSİKOLOJİK (MU’CEMÎ) DELÂLETLER ARASINDA ESMÂ-İ HÜSNÂDA TERÂDÜFÜN NEFYİ [ve FURÛKUN İSBÂTI]
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mustafa Tekin: OSMANLI’DA ULEMADAN AYDINA DÖNÜŞÜM SÜRECİ -SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM-

Abdullah Feyzi Kocaer: İHTİSASIN ÖNEMİ VE HADİS KONUSUNDAKİ BİR MAKALENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 
NOSTALJİ:

Fuad Köprülü: İSLÂM SÛFÎ TARÎKATLERİNE TÜRK-MOĞOL ŞAMANLIĞININ TE’SİRİ

  nostalji


İSLÂM SÛFÎ TARÎKATLERİNE TÜRK-MOĞOL ŞAMANLIĞININ TE’SİRİ

Fuad KÖPRÜLÜ

İslâm Tasavvufunun gelişmesindeki Hindûluk, İranîlik, Yeni-Platonculuk ve Hıristiyanlık gibi çeşitli yabancı te’sirler, birçok bilginlerce uzun uzun incelenmiş ve bu konuda birtakım nazariyeler ileri sürülmüş bulunmaktadır[1]. Bu kısa muhtırada, sâdece bâzı müslüman sûfî tarîkatlerine Türk-Moğol Şamanlığı’nın te’sirinden bahsedecek ve Sûfîlik tarihinde, şimdiye kadar hemen hemen hiç göze çarpmamış bulunan bir noktaya dikkati çekeceğiz. Vaktiyle, WUNDT, büyük felsefî sezgisiyle, sûfî tarîkatlerince icra edilen bâzı raksların, İslâm dünyasına muhtemelen kuzey Sibirya’daki Türk kabileleri yoluyla girmiş bulunduğunu düşünmüştü.[2] İlk Türk mutasavvıflarıyla ilgili eserimizde, Türk sûfî tarîkatlerinin en eskisi olan YESEVİYYE Tarîkati’nde Şamanlık’ın göze çarpan bâzı izlerini gösterdik.[3] Şimdi, etnografik ve târihî birtakım malzemeye dayanarak, bu mes’eleyi biraz daha aydınlatmağı arzu ediyoruz. Şüphesiz ki, büyük sûfîlerin tasavvufî anlayışlarında, Şamanizm’e herhangi bir hisse vermek bahis mevzuu değildir; tasavvufî akideler tarihi bakımından bu hisse her ne kadar ehemmiyetsizse de, tasavvufun hâricî tarihi bakımından pek de ehemmiyetsiz sayılamaz; bunu, bilhassa Türkler arasında yayılan tarîkatler mevzuunda, inandırıcı delillerle göstereceğiz.

Diğer taraftan, Tasavvufun, İslâm âlemine te’siri, veya daha doğrusu İslâmiyet’in pek çok bölgelere sür’atle yayılışı ise, milletlerarası bir vasıf taşıdığı ve ancak bu tasavvufî tarîkatler sayesinde tahakkuk edebildiği içindir ki,[4] incelemekte olduğumuz mes’ele, Türk dînî tarihi bakımından husûsî bir ehemmiyet kazanmaktadır.

I.

Türk Şamanlığı’nın ilk izlerini[5], en eski Türk sûfî tarîkati olan Yeseviyye[6] üzerinde aramak pek tabiîdir.

Yesili, AHMED YESEVÎ isimli bir Türk tarafından XII. yüzyılda kurulmuş olan bu tarîkat, Türk boyları arasında yüzyıllarca devam etmiş ve Seyhun’un kuzeyinde yaşayan bu boyların İslâmlaşmasında mühim bir âmil olmuştur. Bu Türk boyları, kendi göçebelik hayatlarını devam ettirdikleri ve ibtidâî dinlerinin izlerini sakladıkları için, Yeseviyye tarîkati, bu eski geleneklerden pek tabiî olarak müteessir olmuş, hattâ bunlardan bir kısmını da kabul etmek zorunda kalmıştır. Yesevî dervişleri arasında yaygın bir menkabeye göre AHMED YESEVÎ’nin “zikir” (ذكر) meclislerinde, erkeklerle birlikte örtüsüz kadınların bulunmaları, Mâverâün-Nehr ve Horasan sûfîleri ve ilâhiyatçılarının şiddetli tenkidlerine yol açmıştı. Bu menkabeyi anlatan müteassıb sünnî nakşbendî dervişi, her ne kadar onu tamâmiyle bir iftira olarak telakki ediyorsa da, bu menkabenin şekli dahî bize, aksine, onun tarihî bir vakıayı gösterdiğini anlatıyor. Gerçekten, hiç şüphe yok ki, eski Türk ailesinin maderşâhî vasfı dolayısiyle, kadına hâlâ büyük bir önem veriliyor ve kadınlar İslâmî hükümlere rağmen, halk toplantılarında bulunabiliyorlardı[7]. Bu âdet, göçebe hayatını muhafaza eden Türklerde günümüze kadar da devam etmiştir ve örtünme âdeti, başlangıçtan beri, tabiî ki ancak İslâm hâkimiyetinin kendisini diğer yerlerden daha fazla hissettirdiği şehir ve kasabalarda yerleşmiştir.

Acaba bu menkabeden, göçebe Türkler, kendilerini İslâmlaştıran soydaşları sûfîleri, şamanlar (Türkçesi: Kam) olarak görüyorlardı, sonucu çıkarılamaz mı? Bundan dolayıdır ki, şamanların efsunları yerine, kendi millî dilleriyle yazılmış sûfîyâne ilâhîleri dinlemek için kadınlar ve erkekler âyinlerde[8] pekâlâ birlikte bulunabiliyorlardı.

Eski bir müslüman yazarın[9] kaydettiğine göre, “zikr-i erre” (bıçkı zikri) diye isimlendirilen, Yeseviyye tarîkatine has zikir tarzı, husûsiyle Türklerin zevkına uygun gelmektedir; bu zikir tarzında, Kuzey Asya göçebe boylarının şamanlarına has vecdî raksların izlerine pek sık rastlanmaktadır.

Yeseviyye’nin ilk teşekkülüne dâir bilgimizin yetersiz oluşu yüzünden, onu iyi anlamak için menkabelere başvurmak zorundayız. Birçok eski Türk boylarında olduğu gibi, bu menkabeler, bu tarîkatte de öküzlerin kurban edilmesi[10] âdetinin bulunduğunu göstermektedir. Yesevî menkabelerinde göze çarpan bir başka hususiyet vardır ki, bu da, Türk velîlerinin kerametleri ile Budist azizlerinin kerametleri arasındaki büyük benzeyiştir. Meselâ, gene menkabeye göre, AHMED YESEVÎ ve dervişlerinden bâzıları, kuş şekline girerek uçmak iktidarına sahiptiler; Bektaşî[11] menkabelerinde de aynı ifâdeye sık sık rastlıyoruz. Bu fevkalâde uçuşlar, aynı şekilde Çin Türkistanı velîlerinin menkabelerinde de görülmektedir. Bu hususiyet, HIOUEN T’SANG[12] tarafından anlatılan Budist menkabeleriyle bu rivayetler arasında çok açık bir benzeyişi ifâde etmiyor mu? Bu benzeşme, Türklerin yaşadığı bâzı bölgelerde, meselâ Seyhun çevresinde ve Doğu Türkistan’da[13] uzun zamandan beri mevcud olan Budda dînine âid an’anelerin bir devamı, yahud da, Türk velîlerinin menkabelerine, Hind folklorundaki[14] eski bir mevzuun sızmasının bir sonucu olamaz mı? GRENARD, Kohtan civarındaki bâzı müslüman velî mezarlarının eski Budist manastırları olduklarını ileri sürerek, bu mezarların[15] ibâdet mahalleri hâline gelişinde ecdad âyinlerinin çok büyük hissesi olduğunu haklı olarak ilâve etmektedir. Hind folklorunda rastlanan bâzı mevzuların zikrettiğimiz menkabelerin bâzılarında bulunduklarını da ilâve edelim. AHMED YESEVÎ’nin düşmanları, onu hırsızlıkla suçlandırıp şikâyet etmek niyetiyle, mutfağına parçalanmış bir öküz bırakmışlardı; fakat YESEVÎ, düşmanlarını köpek şekline sokmuştu ve sözü geçen öküzü[16] onlara yedirmişti. Sonradan gelen diğer te’sirler yanında Türk Şamanlığı’nda Budizm izleri de vardır. Doğrudan doğruya değil de, Şamanlık aracılığıyla açıkça Budizm’den gelen kalıntıların YESEVİYYE’ye sızmış olması ihtimâlini gözden uzak tutmamak gerektir. Türk sûfîliğinin ilk devirleri hakkında bilgilerimiz arttıkça, eski Türk dininin kalıntıları bize daha bariz olarak görünmektedir. Meselâ, Orta-Asya’nın ve Anadolu’nun Velî menkabelerinde o kadar sıkça tekrarlanan mukaddes ağaçlar[17], bu nevi’ izlerden başka bir şey değildir. Türklerin, İslâm ülkelerinde Batı’ya doğru göç etmeleri X. yüzyıldan XIV. yüzyıla kadar devam etti; dolayısiyle, İslâmlaşma, yüzyıllar boyunca sürdü; böylece, Şamanist te’sirler aralıksız yenilendi ve Şamanlık kudretini de tamâmiyle kaybetmedi.[18] Bunun içindir ki, XIII. yüzyılda Hârezmşahların sarayında, eski Türklerin, büyü ile ilgili bâzı geleneklerinin bulunduğunu görüyoruz.[19]


[1] En iyi tenkidli bilgi için bk. Massignon, Essai sur les origines du Lexique technique de la mystique musulmane, Paris, 1922, p. 45-80; I. GOLDZİHER, Le dogme et la loi de l’Islâm, p. 111-155, Paris, 1920.

[2] W. WUNDT, Völkerpsychologie, Leipzig, 1908, 3, 425; 6, 431.

[3] Türk Edebiyatında İlk Mutesavvifler, İstanbul, 1919, s. 133, not 4.

[4] SNOUCK HURGRONJE, Politique musulmane de la Hollande (R. M. M. 1911, p. 70).

[5] Dînî etnografyada oldukça uzun zamandan beri kullanılmış olan Şamanlık (Chamanisme) kelimesi, Yukarı-Asya aşiretleri arasında “büyücü” anlamına gelen şaman (chaman) kelimesinden türemiştir. Eski Türklerde büyücüyü ifade etmek için kullanılan kelime, KÂŞGARLI MAHMUD'un da zikretmiş olduğu gibi, sadece “KAM”dır (C. BROCKELMANN, Mitteltürkicher Wortschatz, 143). Her ne kadar Moğollar, “sâman” kelimesini kullanırlarsa da, bu anlamda “bögä” kelimesi daha çok kullanılmıştır; fakat bilhassa Mançu ve Tonguzlar arasında: “sâman, saman, sama” kelimeleri kullandır. “Şa-men” kelimesi Çincede kullanılmıştır. Şaman kelimesini önceleri, Budist papaz manasına gelen “samana”, veya diğer bir şekle göre “sramana” kelimesinden türetmek cihetine gidilmiştir; fakat 1842'de W. Schott, 1846'da BANZAROW bu nazariyeyi reddettiler. M. Paul Pelliot, XII. yüzyılda Jocens'lerin dilinde büyücü anlamını taşıyan “chamman=chaman” kelimesinin varlığını ortaya koymakla yetinerek, bu kelimenin etimolojik münâkaşasına girişmemiştir (Journal Asiatique, XIe série, 1913; Tome I, p. 466-469). E. BLOCHET'ye göre, Budizm, eski zamanlarda kuzey mıntakalara kadar yayılmış olup, dolayısıyla da, şaman kelimesi Budistlerden alınmış olmalıdır. Yeteri kadar müsbet delillere dayanmayan bu nazariye, bizce erken ve tesadüfîdir (E. BLOCHET, la conauete des Etats nestoriens de l’Asie Centrale par les schiites, 1926, p. 55). Haklı olarak B. LAUFER (Origine of the word Shaman. Reprinted from the American Anthropologist N. S. vol, 19, No. 3, july-september 1917), Şamanizm’in en eski zamanlara kadar çıktığını ve “şaman, saman, kam” kelimelerinin budistlerden alınmış olacağı iddiasının tamâmiyle temelsiz olduğunu söyler (T'oung pao, vol, XVIII, 1917, p. 237). Prof. W. BANG, “sâman, saman” ve Türkçe “kam” kelimeleri arasındaki ilgilere dair J. NEMETH tarafından öne sürülen delilleri kabul etmemektedir. O, bu konuda MARQUART'ın görüşünü de delil olarak kabul etmiyor (Hungarische Jahrbücher, 1925, Band. V, heft. 1, s. 55). G. NIORADZE, eserinde (Der Schamanismus bei der siberischen Völkern, Stuttgart, 1925, s. 1-2), bu kelimenin, Moğol ve Mançu menşe'li olduğunu anlatarak, onun, yabancı menşe'li olduğu nazariyesini reddetmektedir. Ayrıca bk., SILVAIN LEVI, le ‘Tokharien B’, langue de Koutcha, Journal Asiatique, 1913, XIe série, tom. II, p. 370.

[6] Bu tarîkat hakkında daha çok bilgi edinmek için bk., Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, (1. Kısım). Bu kısmın notsuz tercemesi için bkz., TH. MENZEL, Körösi Csoma-Archivum, B. II, H. 4, s. 281-310. J. H. MORDTMANN tarafından yapılan Almanca küçük bir özet: Orientale. Literatur Zeitung, 1923, Nr. 3. CL. HUART tarafından yapılan Fransızca bir özet: Journal des Savants, N. 1-2, 1922, p. 5-18. L. BOUVAT'nın uzun bir özeti: Revue du Monde Musulman, 1921, vol. XLIII, p. 236-282.

[7] İslâmiyet'ten önce Türklerde kadın'ın içtimaî yeri hakkında bk., W. BARTHOLD, Die Historische Bedeutung der Alttürkischen Inschriften, s. 15. - P. PELLİOT, T'oung pao, vol. XV, p. 235, note 3, 1914. İslâmlaşmadan sonra şehirlerde oturan Türkler arasında kadın'ın içtimaî ehemmiyeti azalmış ve hürriyeti hemen hemen kaldırılmıştı. Kutadgu Bilig yazarının görüşü,  bu husustaki fikrimizi kuvvetlendirmektedir (KÖPRÜLÜZÂDE M. FUAD,  Türk Edebiyatı Tarihi, 1926, s. 197); halbuki göçebe Türk aşiretlerinde İslâmiyet'ten sonra bile kadın, geçmişte olduğu gibi hürriyetini ve mevkiini muhafaza etmiştir. Biz bunu, DEDE KORKUD hikâyelerinde açıkça görmekteyiz (W. BARTHOLD, Kitâb-ı Korkud. I. Borba Bogatyrjas angelom smerti. Zapiski vistocnago otdelenija imperatorskago. Russkago arxeologiceskago obssestva. T. 8, 1893-1894, S. Petersburg, 1894); bununla beraber, meşhur Horasanlı sûfî Ebû Saîd Ebü'l- Hayr’ın meclislerinde örtülü olarak kadınlar da bulunuyordu. (أسرار التوحيد في مقامات الشيخ أبي سعيد) ZHUKOWSKI tarafından neşredilmiştir; St-Petersburg, 1899, p. 102. Zâten o devirde Horasan şehirlerinde bu İslâmî buyruğa kadınların titizce riâyet ettiklerini biliyoruz (Aynı eser, s. 357).

[8] KÖPRÜLÜZÂDE M. FUAD, Les Origines du Bektachisme (Actes du Congrts international d'Histoire des religions) Tom. 2, p. 397 (tirage à part, p. 11).

[9] K. M. F., İlk Mutasavvıflar, s. 132, not 4.

[10] Bilinen bir olaydır ki, Tou-Kiue zamanında, yeri ve göğü yaratan Tangri'ye koyunlar, öküzler ve atlar kurban edilirdi (E. CHAVANNES, Document sur les Tou-Kiue occidentaux, p. 248). POTANIN, bu âdetin, hâlen Altay Türkleri'nde bulunduğunu söylemektedir (Ocerkiseverozapadnoj Mongolii. Vyjpusk IV. Materialyj etno-graficeskije, 1883, 78). Anadolu Bektaşî menkabelerinde, Yesevîler'de de mevcut olan bu âdetin izlerini bulmaktayız. Haşim Sultan'ın Vilâyet-nâme'sinde binbir öküz kurbanından söz edilir (R. TSCHUDI, Das Vilâyet-nâme des Hadschim Sultan, s. 23, 68).

[11] Meselâ: İlk Mutasavvıflar, s. 38; R. TSCHUDI, Das Vilâyet-Nâme des Hâdschim Sultan, s. 17-18; Çin Türkistanı Türklerinde, bu çevrelerde mezarları bulunan birçok velîye âit uçma menkabelerinin bulunduğunu biliyoruz. Kuş şekline girmeğe gelince, bu hususta hiçbir bilgiye sahip değiliz.

[12] Bu benzeme, bilhassa Çin Türkistanı velîlerinin menkabelerinde çok açık ve belirlidir (F. GRENARD, Le Turkestan et le Thibet, 1898, p. 240).

[13] E. RECLUS, Nouvelle géographie Universelle, VI: L’Asie Russe, p. 556.

[14] Türk folkloru üzerinde Hind folklorunun te'sirini ve Hind hikâyelerinin yayılmalarında Türklerin rolünü anlamak için bk., E. COSOUIN, Etudes Folkloriques, 1922; J. MORAVCSIK, Körösi Csoma-Archivum 1, 2, s. 166

[15] F. GRENARD, Le Turkestan et le Thibet, p. 241

[16] Bu menkabeyi meşhur asiatico-européen hikâye ile karşılaştırınız: “Le magicien et son apprenti (sihirbaz ve çırağı)”, Siddhi-Kûr'da tercemesiyle birlikte (E. COSQUIN, Etudes Folkloriques, p. 502-503).

[17] Türk velîlerinin menkabelerinde bu tarzda birçok örnek vardır. Türk-Mogol şamanlığı'nda, ağaçlar kültü mühim yer tutar (CHANTEPIE DE LA SAUSSAYE , Manuel d'histoire des religions, quatrième tirage, p. 36). Eski bir Uygur menkabesinde gördüğümüz iki mukaddes ağaç (تاريخ جهانكشاى جويني, E.J.W. Gibb. Memorial Series, XIV, 1. p. 40) bu eski kültün, Maniheizm'in te'sirini taşıyan bir şeklidir (P. ALFARIC, les écritures manichéennes, 1918, II, p. 93). Bu konuda bk., JOS. MARQUART, Cuvainî’s Bericht über die Bekehrung der Uiguren (Sitzungsber Berl. Akad. 1912, s. 486-502). Bu ağaçlar kültü, Müslüman Türk kavimleri arasında hâlâ yaşamaktadır.

[18] Türk göçebe aşiretlerinin İslâmlaşması, hattâ XV. yüzyılda da bâzı bölgelerde devam etmiştir. NESEVÎ'ye göre, CELÂLEDDÎN HÂREZMŞAH'ın ordusunda bulunan Kanglı Türkleri, Moğollar gibi çok tanrıcı idiler (O. HOUDAS, Histoire du Sultan Djelâl ed-din Mankobirti, p. 137). Bu devrin tarihçilerinden biri olan KEMALEDDÎN de, Moğollar'ın hücumlarından kaçarak önce Anadolu'ya sığındıktan sonra Suriye'de yaşayan, kâfirlerin ve Karmatîler'in bile yapmadıkları ölçüde zulümde bulunan Hârezmîler'den bahsetmekte ve onların put-perest olduklarını söylememekle beraber, camilere kat'iyyen hürmet etmediklerini ilâve etmektedir (E. BLOCHET, Histoire d'Alep, 1900, p. 211-212). Bir yüzyıl daha sonra İBNİ BATTUTA, Kefe ve Kerç arasında Hıristiyan Kıpçaklar'a rastlamıştır (İBNİ BATTUTA,  Seyahat-nâme-i İbni Battuta, İstanbul, 1333-1335, c. 1, s. 359, çev. Mehmed Şerif). XV. yüzyıl tarihçisi ÎBNÎ ARABŞAH, Kıpçak çöllerinde kendi devrinde hâlâ put-perest kimselerin bulunmakta olduklarından bahseder (S. H. MANGER, كتاب عجايب المقدور في أخبار تيمور Tom. 1, p. 352). M. BLOCHET, bunların Budist oldukları görüşündedir (E. BLOCHET, La conquete des Etats nestoriens de l’Asie Centrale par les Schiites, Paris, 1926, p. 61).

[19] KÖPRÜLÜZÂDE M. FUAD, Une institution Magique chez les Anciens Turcs: Yat (Actes du Congrés international d'Histoire des religions, 1925, Tom. II, p. 440-452).