|
BATI AFRİKA’DA KÂDİRİYYE TARİKATI MENSUPLARININ ISLAHAT HAREKETLERİ
Mervyn HISKETT - Çeviren: Kadir ÖZKÖSE
13/19. yüzyıl
Merkezî ve Batı Sudan coğrafyası çok sayıda önemli
aksiyon hareketine sahne olmuştur. Farklı boyutlarda
değerlendirildiğinde, her ne kadar başka amaçları
gütseler de bu tepki hareketleri siyasî ve dinî
gayelere matuf bulunmaktaydı. Özel amaçlarından
birisi, bu makalede ele alacağımız sömürgecilik
öncesi erken dönemde görülmektedir. Diğerleri ise
daha sonraki süreçte ortaya çıkmaktadır. Onları
da bir sonraki çalışmamızda ele almaya çalışacağız.
İlk değerlendirmemizi Sudan örneğini ortaya
koyarak, o dönemde etkili olan İslâmî hareketlerin
İslâm dünyasına nasıl etki ettiğini ortaya
koyarak ele almaya çalışacağız.
1. Sömürgecilik
Öncesi Dönemde Batı Afrika’nın Genel Durumu
1008/1600
yılına kadar İslâm dünyası huzurlu ve güçlü
bir yapı arz etmekteydi. Orta Doğu’nun İslâm coğrafyası,
güçlü Müslüman hanedanlıkların elinde
bulunmaktaydı. Gayr-i İslâmî bir otoritenin
tesisine yol açacak adımlara fırsat
verilmemekteydi. Hint coğrafyasındaki Müslüman
devletlerle Osmanlı Türkleri, güçlü siyasî
otoritelere sahipti. Mısır, Kuzey Afrika ve
Balkanlar Osmanlıların kontrolü altındaydı. On beşinci
yüzyılın sonlarında Müslümanların İspanya’yı
kaybettikleri, Portekiz ve İspanyalı Hıristiyanların
Kuzey Afrika devlet ve eyaletlerini tehdit eder konuma
geldikleri bir gerçektir. 979/1571 yılında Osmanlı
donanması Leponto Savaşı’nda Hıristiyanlar karşısında
yenilgiye uğradı. Fakat bu, o kadar çok büyütülecek
çapta bir olay değildi. 986/1578 yılında Mevlây
Ahmed Mansûr’un kardeşi Portekizlilere karşı el-Kasru’l-Kebîr’de
önemli zaferler elde edince, bunun rövanşı alınmış
oldu. Gösterdiği üstün başarılarla Mevlây
Ahmed’e, sadece Allah’ın yardımı sonucu
zaferler kazanan Fatih gözüyle bakılmadı,
aynı zamanda kendisine Beklenen Mehdî de
denilmeye başlandı. İslâm, Hıristiyan coğrafyalarında
hızla yayılmakta, Hıristiyanların İslâm dünyasını
tehdidi pek düşünülmemekte ve Müslümanlar
hayatlarından emin bir şekilde yaşamaktaydılar.
Bununla birlikte, Avrupa’nın Hıristiyan güçleri
hızla yükselişe geçerken, 1008/1660 yılından
itibaren Fas’ın Şerîf Sa’dî Hanedanlığı ile
Osmanlı Devleti gerileme sürecine geçmekteydi.
Takip eden iki yüz yıllık süre içerisinde bu
durum böyle devam etti. Bonaparte’ın liderliğinde
Fransa, 1213/1798 yılında Mısır’a çıkarma yaptı
ve kısa zamanda ülkeyi işgal etti. Fransızlar, bölgenin
yeni sahipleri konumuna gelen İngiltere’nin desteği
ile Mısır’dan çıkartıldı. İngiltere
Hindistan’da 1170/1757 yılında Plassey Savaşı’nı
kazandı. 1213/1795 yılında Mysore Sultanı’nı mağlup
etti. On sekizinci yüzyıldan itibaren Hint yarımadasındaki
Müslümanların çoğunu egemenlikleri altına aldı.
Sömürge güçlerinin himayesi altında Hıristiyan
misyonerler, İslâm’a karşı gittikçe artan saldırgan
tutum sergilediler. Aslında misyonerler
Hindistan’da ulema ile söz düellosuna girmekten kaçınmaktaydılar.
Ortaya
çıkan bu talihsizlik ve uğursuzluklar Müslümanlar
arasında reaksiyona yol açmaya başladı. Bir kısım
Müslümanlar, beliren bu süreci takdir-i ilâhî
diye kabul edip zamanla benimsemeye çalışırken, diğer
Müslümanlar başlarına musallat olan belâları
defetmek için değişik yollara başvurmaktaydılar.
Bunların en canlı örneği, Vehhâbî mezhebi idi.
Radikal ve fundemantalist ıslahatçı Müslümanlar,
Hz. Peygamber’in öngördüğü sade İslâm anlayışını
tekrar gündeme getirmekte ve özellikle sûfîlere
karşı düşmanlık duymaktaydılar. Onlar sûfîliği,
türbe ziyaretlerini, evliya kerametleri gibi tasavvufî
uygulamaları Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı görmekteydiler.
Vehhâbî düşünceleri tüm İslâm dünyasında
yaygınlık kazanmaktaydı. Vehhâbî doktrinlerine
karşı çıkan ve ihya düşüncesini benimseyen başka
ıslahatçılar da bulunmaktaydı. Dolayısıyla, ıslahat
çizgisinin tek çeşit olmadığını görmekteyiz.
Bunlardan
birisi, Mısır’daki Ezher’de hayatiyetini sürdüren
sûfî akımlardır. Vehhâbîlerin etkisiyle Mısır
sûfîleri, Vehhâbî düşüncelerini ve yaşam
tarzlarını benimsemekteydi. Halvetiyye tarikatı bir
akım halinde bulunmaktaydı. Klâsik yapıya sahip
bulunan Kâdiriyye tarikatı yeni bir yapı arz etmeye
başladı. Sonunda Kâdiriyye tarikatı, yeni ve güçlü
Ticaniyye isimli bir tarikatın ortaya çıkmasını
sağladı. Fakat daha çok da Mağrib ve Merkezî
Sudan’da canlı bir hareket haline geldi.
Dünya
siyasetine İslâm dünyasının
tepkisi yalnızca sûfî hareketten ibaret değildi.
Müslümanların çoğu Hıristiyan işgalcilerini ve
sömürgecilerini kıyametin alâmeti olarak
addetmekteydi. Yine, Müslümanlar inanmaktaydılar ki
Allah, kıyametten önce dünyanın sonunda tüm dünyayı
nizama sokacak Mehdî’yi gönderecekti. Mehdî, zulüm
ve küfrü ortadan kaldıracak, gerçek anlamda İslâm
adaletini, gerçek İslâm inancını benimsettirecek
şahsiyettir. Fakat ondan önce, her yüzyılın başında
onun habercisi olarak bir müceddid gelecektir.
1785 yılı Kasım ayının dördüncü günü yeni
bir İslâmî yüzyılın başlangıcı (hicrî 1200)
idi. Yüzyılın müceddidi gerekliydi. Mehdî’nin
gelmesinin de çok yakın olduğu düşünülmekteydi.
Mağrib ve Merkezî Sudan’da 13/19. yüzyılda gelişen
olaylar bu duyguyu daha fazla canlandırmıştır.
|