ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Halit Çalış: TEBERRU EHLİYETİ BAĞLAMINDA KADININ MALÎ ÖZERKLİĞİNİN ERKEĞİN İZNİNE BAĞLANMASI
Osman Güner: TARİHSEL SÜREÇTE SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI OLGUSUNA BUHÂRÎ’NİN FIKHU’L-HADÎSİ ÖZELİNDE BİR BAKIŞ
Metin Yılmaz: İSLÂM TARİHİNİN İLK DÖRT ASRINDA KURUMSAL İŞ BİRLİKTELİĞİNE BİR ÖRNEK: MUHTESİB-POLİS DAYANIŞMASI
Bahattin Dartma: KUR’ÂN’IN SES, SÖZ, ANLAM UYGUNLUĞU
Yavuz Köktaş: ŞÂTIBÎ’NİN HADÎS VE SÜNNET ANLAYIŞI
Gıyasettin Arslan: TÜRKÇE KUR’AN MEALLERİNDE “MİN” HARFİNİN AKTARIM PROBLEMİ
Şaban Haklı: İBN SÎN FELSEFESİNDE “FÂİL NEDEN”İN (ETKİN NEDEN), NEDENSELLİK SORUNU AÇISINDAN İNCELENMESİ
Celaleddin Çelik: SOSYAL EŞİTSİZLİK İLE DİNÎ YAŞAYIŞ ARASINDAKİ ETKİLEŞİME SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM
Şahin Efil: PARAPSİKOLOJİK FENOMENLER ÜSTÜNE BİLİMSEL VE FELSEFÎ BİR SORUŞTURMA
Robert W. Crapps Çeviri: Ali Ayten: PSİKANALİZ VE DİN
Mervyn Hiskett Çeviri: Kadir Özköse: BATI AFRİKA’DA KÂDİRİYYE TARİKATI MENSUPLARININ ISLAHAT HAREKETLERİ
Ahmed Muhtar Ömer Çeviri: Ömer Kara: MORFOLOJİK (SARFÎ) VE LEKSİKOLOJİK (MU’CEMÎ) DELÂLETLER ARASINDA ESMÂ-İ HÜSNÂDA TERÂDÜFÜN NEFYİ [ve FURÛKUN İSBÂTI]
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mustafa Tekin: OSMANLI’DA ULEMADAN AYDINA DÖNÜŞÜM SÜRECİ -SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM-

Abdullah Feyzi Kocaer: İHTİSASIN ÖNEMİ VE HADİS KONUSUNDAKİ BİR MAKALENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 
NOSTALJİ:

Fuad Köprülü: İSLÂM SÛFÎ TARÎKATLERİNE TÜRK-MOĞOL ŞAMANLIĞININ TE’SİRİ

  makaleler


BATI AFRİKA’DA KÂDİRİYYE TARİKATI MENSUPLARININ ISLAHAT HAREKETLERİ

Mervyn HISKETT - Çeviren: Kadir ÖZKÖSE

13/19. yüzyıl Merkezî ve Batı Sudan coğrafyası çok sayıda önemli aksiyon hareketine sahne olmuştur. Farklı boyutlarda değerlendirildiğinde, her ne kadar başka amaçları gütseler de bu tepki hareketleri siyasî ve dinî gayelere matuf bulunmaktaydı. Özel amaçlarından birisi, bu makalede ele alacağımız sömürgecilik öncesi erken dönemde görülmektedir. Diğerleri ise daha sonraki süreçte ortaya çıkmaktadır. Onları da bir sonraki çalışmamızda ele almaya çalışacağız. İlk değerlendirmemizi Sudan örneğini ortaya koyarak, o dönemde etkili olan İslâmî hareketlerin İslâm dünyasına nasıl etki ettiğini ortaya koyarak ele almaya çalışacağız.

1. Sömürgecilik Öncesi Dönemde Batı Afrika’nın Genel Durumu

1008/1600 yılına kadar İslâm dünyası huzurlu ve güçlü bir yapı arz etmekteydi. Orta Doğu’nun İslâm coğrafyası, güçlü Müslüman hanedanlıkların elinde bulunmaktaydı. Gayr-i İslâmî bir otoritenin tesisine yol açacak adımlara fırsat verilmemekteydi. Hint coğrafyasındaki Müslüman devletlerle Osmanlı Türkleri, güçlü siyasî otoritelere sahipti. Mısır, Kuzey Afrika ve Balkanlar Osmanlıların kontrolü altındaydı. On beşinci yüzyılın sonlarında Müslümanların İspanya’yı kaybettikleri, Portekiz ve İspanyalı Hıristiyanların Kuzey Afrika devlet ve eyaletlerini tehdit eder konuma geldikleri bir gerçektir. 979/1571 yılında Osmanlı donanması Leponto Savaşı’nda Hıristiyanlar karşısında yenilgiye uğradı. Fakat bu, o kadar çok büyütülecek çapta bir olay değildi. 986/1578 yılında Mevlây Ahmed Mansûr’un kardeşi Portekizlilere karşı el-Kasru’l-Kebîr’de önemli zaferler elde edince, bunun rövanşı alınmış oldu. Gösterdiği üstün başarılarla Mevlây Ahmed’e, sadece Allah’ın yardımı sonucu zaferler kazanan Fatih gözüyle bakılmadı, aynı zamanda kendisine Beklenen Mehdî de denilmeye başlandı. İslâm, Hıristiyan coğrafyalarında hızla yayılmakta, Hıristiyanların İslâm dünyasını tehdidi pek düşünülmemekte ve Müslümanlar hayatlarından emin bir şekilde yaşamaktaydılar. Bununla birlikte, Avrupa’nın Hıristiyan güçleri hızla yükselişe geçerken, 1008/1660 yılından itibaren Fas’ın Şerîf Sa’dî Hanedanlığı ile Osmanlı Devleti gerileme sürecine geçmekteydi. Takip eden iki yüz yıllık süre içerisinde bu durum böyle devam etti. Bonaparte’ın liderliğinde Fransa, 1213/1798 yılında Mısır’a çıkarma yaptı ve kısa zamanda ülkeyi işgal etti. Fransızlar, bölgenin yeni sahipleri konumuna gelen İngiltere’nin desteği ile Mısır’dan çıkartıldı. İngiltere Hindistan’da 1170/1757 yılında Plassey Savaşı’nı kazandı. 1213/1795 yılında Mysore Sultanı’nı mağlup etti. On sekizinci yüzyıldan itibaren Hint yarımadasındaki Müslümanların çoğunu egemenlikleri altına aldı. Sömürge güçlerinin himayesi altında Hıristiyan misyonerler, İslâm’a karşı gittikçe artan saldırgan tutum sergilediler. Aslında misyonerler Hindistan’da ulema ile söz düellosuna girmekten kaçınmaktaydılar.

Ortaya çıkan bu talihsizlik ve uğursuzluklar Müslümanlar arasında reaksiyona yol açmaya başladı. Bir kısım Müslümanlar, beliren bu süreci takdir-i ilâhî diye kabul edip zamanla benimsemeye çalışırken, diğer Müslümanlar başlarına musallat olan belâları defetmek için değişik yollara başvurmaktaydılar. Bunların en canlı örneği, Vehhâbî mezhebi idi. Radikal ve fundemantalist ıslahatçı Müslümanlar, Hz. Peygamber’in öngördüğü sade İslâm anlayışını tekrar gündeme getirmekte ve özellikle sûfîlere karşı düşmanlık duymaktaydılar. Onlar sûfîliği, türbe ziyaretlerini, evliya kerametleri gibi tasavvufî uygulamaları Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı görmekteydiler. Vehhâbî düşünceleri tüm İslâm dünyasında yaygınlık kazanmaktaydı. Vehhâbî doktrinlerine karşı çıkan ve ihya düşüncesini benimseyen başka ıslahatçılar da bulunmaktaydı. Dolayısıyla, ıslahat çizgisinin tek çeşit olmadığını görmekteyiz.

Bunlardan birisi, Mısır’daki Ezher’de hayatiyetini sürdüren sûfî akımlardır. Vehhâbîlerin etkisiyle Mısır sûfîleri, Vehhâbî düşüncelerini ve yaşam tarzlarını benimsemekteydi. Halvetiyye tarikatı bir akım halinde bulunmaktaydı. Klâsik yapıya sahip bulunan Kâdiriyye tarikatı yeni bir yapı arz etmeye başladı. Sonunda Kâdiriyye tarikatı, yeni ve güçlü Ticaniyye isimli bir tarikatın ortaya çıkmasını sağladı. Fakat daha çok da Mağrib ve Merkezî Sudan’da canlı bir hareket haline geldi.

Dünya siyasetine İslâm dünyasının  tepkisi yalnızca sûfî hareketten ibaret değildi. Müslümanların çoğu Hıristiyan işgalcilerini ve sömürgecilerini kıyametin alâmeti olarak addetmekteydi. Yine, Müslümanlar inanmaktaydılar ki Allah, kıyametten önce dünyanın sonunda tüm dünyayı nizama sokacak Mehdî’yi gönderecekti. Mehdî, zulüm ve küfrü ortadan kaldıracak, gerçek anlamda İslâm adaletini, gerçek İslâm inancını benimsettirecek şahsiyettir. Fakat ondan önce, her yüzyılın başında onun habercisi olarak bir müceddid gelecektir. 1785 yılı Kasım ayının dördüncü günü yeni bir İslâmî yüzyılın başlangıcı (hicrî 1200) idi. Yüzyılın müceddidi gerekliydi. Mehdî’nin gelmesinin de çok yakın olduğu düşünülmekteydi. Mağrib ve Merkezî Sudan’da 13/19. yüzyılda gelişen olaylar bu duyguyu daha fazla canlandırmıştır.