|
OSMANLI’DA ULEMADAN AYDINA DÖNÜŞÜM SÜRECİ -SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM-
Mustafa TEKİN
A. Ulemanın Sosyolojik Portresi ve Toplumsal
Konumu
Tarih
boyunca Müslüman toplumlarda ilim açısından ciddi
roller oynamış olan ulema, tüm birikimlerimizin öznesi
olarak dikkat çekmektedir. Bilhassa Osmanlı
Devleti’nin son dönemlerine kadar ulema, Müslüman
toplumların bilgi otoritelerinden biri olmakla
karakterize olmuştur. Ancak modernleşme süreciyle
birlikte, ulemanın bu otoritesi giderek kırılmış
ve İslâm dünyasında bilgi bağlamında yeni bir
portre olan “aydın” görünür olmuştur.
Ulemadan aydına doğru bu dönüşüm, her bakımdan
bir zihniyet dönüşümünü de işaretlemektedir.
Biz bu makalede, bu dönüşümü sosyolojik
perspektiften izlemeye çalışacağız.
“İlim”
kökünden türeyen ve âlim kelimesinin çoğulu olan
ulema, öncelikle İslâmî ilimlere sahip bir
portreye delâlet etmektedir. Âlim halk içinde, İslâmî
ilimleri, çok büyük bir ihtimalle geleneksel İslâmî
öğrenim üslûbu içinde öğretmek için vazgeçilmez
bir kişidir. Aynı zamanda ilmine ve onu başkalarına
aktarışına ek olarak, nasıl sadık ve muttaki bir
Müslüman olunacağını bilfiil gösteren biridir.
Böylece o, Kur’an ve Sünnet’teki bilgileri daha
anlaşılır kılmak üzere açıklamakta ve bunu icra
ederek örneklik oluşturmaktadır. Burada örneklik
oluşturma vurgusunun özellikle altını çizmek
gerekir. Çünkü bu vurgu bir yandan ilim ile âlimin
ayrılmazlığını her seferinde karakterize ederken,
diğer yandan âlimin önderlik vasfını da belirtmiş
olmaktadır.
Ulema
bugün ‘İslâmî ilimleri aktaran kişi’ olarak
tanımlanmakta ve dolayısıyla onun aktarıcılık dışında
özgünlüğü söz konusu edilmemektedir. Fakat bu
yargıyı tüm tarihî çağlarda doğrulamak mümkün
görünmemektedir. Şurası bir gerçektir ki, ulema
yakın tarihî zamanlarda özellikle bir takım dinî
bilgileri sadece nakletmekle karakterize olunabilir.
Fakat yine de ulemayı
bir kereliğine ve bütün zamanlar için bilgi aktarıcısı
olarak tanımlamanın pek doğru olmadığı ortadadır.
Diğer yandan, ulemanın bilgi alanını sadece İslâmî
ilimlerle sınırlamak da pek doğru bir yaklaşım değildir.
Çünkü ulemanın, İslâmî ilimlerin yanı sıra diğer
ilimlerle yakın ilişkisi, tarihî seyri içerisinde
izlenebilecek bir fenomendir.
Ulema,
en başta Kur’an ve Sünnet’e bağlılığıyla
aydından ayrılmaktadır. Çünkü gerek aydın
gerekse entelektüel hiçbir yere ve özellikle
“nas”lara bağlanmamakla aydın veya entelektüel
olabilmektedir. Fakat günümüzde aydın kavramı,
daha çok fonksiyonu itibarıyla ele alındığından,
Kur’an ve Sünnet’e bağlı olarak bilgilenmiş kişiler
de kendileri için aydın veya entelektüel kavramını
kullanmakta mahzur görmemektedirler. Bunu bütün
sonuçlarına kadar götürdüğümüzde, tarihselliği
üzerinde taşıyan aydın ile ulema arasındaki fark
şu noktada da ortaya çıkmaktadır: Ulema her
seferinde ürettiği bilgileri hem dinî referanslarla
kontrol edip, hem de nasları referans verebilirken,
aydın veya entelektüel hiçbir şekilde ne düşüncelerini
dinî referanslarla kontrol eder, ne de ürettiği
bilgiler naslarla örtüşse bile nasları referans
verebilir.
Anlaşıldığı
kadarıyla ulemayı belirgin kılan unsur din ile yakın
ilişkisi olmaktadır. Ulema dinsel bilgilere hâkimiyeti
ve yaşayışı oranında hem konumunu pekiştirmekte,
hem de halk katındaki meşruiyeti devam etmektedir.
Ulema sıradan halktan, Allah’ın hüküm ve
hikmetlerini daha iyi bilen ve bunların gereğine
uygun bir yaşayışla ayrılmış kimselerdir ve
farklılaşma çizgisi sırf bilgisel olmadığı gibi
siyasal da değildir.Buna göre din, ulemanın halk ve devletle
paylaştığı bir eksen durumundadır ve işleyiş
eksiklikleri olsa bile bu üç öğeyi birbirine bağlamaktadır.
Ulema aynı zamanda, fikirleri kolaylıkla bir köşeye
atılamayan ve dinî değerlerin himayesini üstlenen
bir konumda olması hasebiyle de din ile direkt ilişkilendiriliyordu.
Hatta yeni teknoloji alımları ile ilgili
problemlerde de ulemanın gerekçesinin meşruiyetini
din oluşturuyordu. Meselâ, bir Venedik kadırgasının
yapımı ve donatımını örnek almak isteyen sultana
karşı itirazlarda ulema, kâfirlere karşı yeni
savaş yöntemlerini öğrenmenin kutsal cihat uğruna
caiz olduğuna fetva vermiştir.
Tüm bunlar ise ulemanın
dinin hamisi rolünü pekiştirmektedir.
Ulema-toplum
ilişkisinin temel eksenini de din ve bu çerçevede
bilgi oluşturmaktaydı. Oluşan hiyerarşik yapı içerisinde
ulema, ilmi ve dindarlığı ile toplumdan farklılaşmakta,
fakat yine bu bilgi ve dindarlık ile tekrar halkla bütünleşmekte
idi. Geleneksel yapıda toplum üyeleri bilgi
seviyelerine göre tasnif edilmekte ve konumlar bu
tasnif çerçevesinde belirlenmekte idi. Avam da
denilen halk, ne bilgi düzeyi ne de bilgiyi üretme açısından
yeterli donanıma sahip olmadığı için hem hiyerarşik
yapıda konum olarak ulemadan altta yer almakta, hem
de ulemaya bağlı olmaktadır. “Halk çoğunlukla mümtaz
ve meşhur bir âlimi kendilerinin temsilcisi, hükümet
karşısındaki sözcüleri ve ihtilâfların olduğu
yerde hakem vazifesini gören kişi olarak addetmiştir.
Ulemanın pek çoğunun başarısı, halkın desteğine
ve ona arka çıkmasına bağlı olmuştur. Bu, onları
otomatik biçimde tartışmasız tesir ve kudret
sahibi halk önderleri yapmıştır.”
Ayrıca topluluğun, varolan ve uygulanan hukuk
sistemine mutlaka itaat etmesi söz konusu olduğu için,
daha fazla bilgi sahibi olan ilim erbabının görüşlerine
saygı duymak son derece doğal bir şeydi.
Ulemanın
halk nezdindeki bu itibarı onun devlet ve politik güç
ile ilişkisinde de belirleyici olmuştur. Bunun için
devlet kendi meşruiyetinin devamı için ulemayı yanına
almaya titizlik göstermiştir.
Bu otoritesinin farkında olan ulemanın, genel yöneticilere
karşı şehir ve kasabaların, oradaki genel Müslüman
cemaatin vatandaşlık haklarının ve çıkarlarının
temsilcileri olmalarından dolayı emirlere soğuk
davrandığı vâkidir.
Zira ulemanın dine göre ikaz etme görevi vardır.
Meselâ Osmanlı’da padişah icra vasıtasıdır. En
azından teoride dine göre hareket etmek zorunluluğu
bulunmakta, aksi bir durumda ise ulema ikaz
etmektedir.
Daha da ileride bazı durumlarda ulemanın askerle
ittifak ederek yönetime muhalefeti söz konusu olmuştur.
Askerle ittifak zaman zaman taşralı unsurlarla mümkün
olsa da, muhalefetin arkasındaki asıl yönlendirici
güç ulema idi. Ulema, muhalefet hareketini İslâmî
mirasın arzu edilmeyen değişimlerden korunması öğretisel
esasına dayandırıyordu.
Ulemanın
devlet ve iktidar karşısındaki bu gücüne rağmen,
devletle ilişkileri çoğunlukla ulemanın özerkliği
çerçevesinde olmamıştır. Nitekim ulema, uzlaşma
kabul etmeyen Ebû Hanîfe’nin öğrencisi Ebû Yûsuf’un
Abbâsîlerde kâdı’l-kudât görevini kabul
etmesiyle ilk ciddi firesini vermiştir. Bu tarihten
sonra siyasal iktidarı reddeden veya hiç değilse dışında
kalmayı tercih eden sivil ulema ile siyasal iktidara
eklemlenmeyi seçen resmî ulema olmak üzere iki zümre
teşekkül etti ve bu gelenek Osmanlılara kadar sürüp
geldi.
Özellikle ikinci zümre için bir takım imtiyazlar
da söz konusuydu.
Esasında çoğunlukla devletten maaş almaları
hasebiyle Osmanlı’da ulema devletin kontrolünde
olmuştur.
Tabiî bütün ulema devletten maaş almamaktadır.
Meselâ fıkıh özelinde konuşacak olursak,
devletten zeamet veya bir gelir almayan ve yalnızca
hukuk ilmine ilişkin ilmî çalışmalarda bulunan
ulema olduğu gibi, devlet hizmetinde bulunan kadılar
da vardı.
Bu şekilde “devlet” merkezli bir kriter olan resmî
ve sivil ulema ayrımı her aşamada iyice pekişmiş
ve resmî ulema statükocu, sivil ulema ise muhalif
tavrıyla ön plâna çıkmıştır. Sözgelimi;
devlet merkezli ıslahat hareketlerine devletin
nimetlerine mazhar olmuş kesim müspet bakıp şeriata
uygunluğuna dair fetva verirken, muhalif kalan ulema
ıslahatlara karşı çıkıyor ve bunları gâvur
icadı olarak yorumluyordu.
İlmiye
sınıfı terkibini telâffuz ettiğimiz andan
itibaren çok geniş bir alana adım attığımız açıktır.
Çünkü şeyhu’l-İslâmlık, kazaskerlik, kadılık,
medrese hocalığı, nakîbü’l-eşrâflık, vakıf
ve belediye hizmetleri, fıkıh ve fetva hizmetleri,
camiler, adliye
gibi ulemanın deruhte ettiği görevlere baktığımız
zaman, onların ne kadar geniş bir alanda varlık
kazandığını görebiliriz. Özellikle Osmanlı’da
toplumun işleyişini düzenleyen merkezî konumlardan
birini oluşturan ulemanın oynadığı hayatî rol,
denetim altında tuttuğu mesleklerden de anlaşılabilir.
Tanzimat’tan önce kadılar ve fakihler, müderrisler
ve muallimler, doktorlar ve tedavi hizmeti veren diğerleri,
din adamları ve mutasavvıflar, matematikçiler ve
mantıkçılar, astronomlar ve müneccimler, müzikologlar
ve kütüphaneciler ile çok daha düşük oranda
olmak üzere yöneticiler ve görevliler neredeyse bütünüyle
ilmiyeden çıkıyordu.
Devlet teşkilâtında saydığımız ilmî, dinî,
idare alanlara ek olarak askerî sahada da istihdam
edilmiştir.
Dolayısıyla özellikle Osmanlı düzeninde ulema gevşek
anlamı ile din adamı ya da başına sarık saran kişi
demek değildi. Ulema ocağı bürokrasi gibi bir
siyasal rejim kategorisi, ocağıydı.
Fakat ulemayı, tarih boyunca İslâm dünyasında
sadece Kur’an ve Sünnet’i açıklama, İslâmî
ilimlerle sınırlı bir işlev içinde tanımlamaya
çalışan yaklaşımlar doğru görünmemektedir.
Çünkü ulema bunların da ötesinde toplumu uyarma,
toplumun çok geniş anlamda hayat danışmanlığı görevlerini
de üstlenmiştir.
|