ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Halit Çalış: TEBERRU EHLİYETİ BAĞLAMINDA KADININ MALÎ ÖZERKLİĞİNİN ERKEĞİN İZNİNE BAĞLANMASI
Osman Güner: TARİHSEL SÜREÇTE SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI OLGUSUNA BUHÂRÎ’NİN FIKHU’L-HADÎSİ ÖZELİNDE BİR BAKIŞ
Metin Yılmaz: İSLÂM TARİHİNİN İLK DÖRT ASRINDA KURUMSAL İŞ BİRLİKTELİĞİNE BİR ÖRNEK: MUHTESİB-POLİS DAYANIŞMASI
Bahattin Dartma: KUR’ÂN’IN SES, SÖZ, ANLAM UYGUNLUĞU
Yavuz Köktaş: ŞÂTIBÎ’NİN HADÎS VE SÜNNET ANLAYIŞI
Gıyasettin Arslan: TÜRKÇE KUR’AN MEALLERİNDE “MİN” HARFİNİN AKTARIM PROBLEMİ
Şaban Haklı: İBN SÎN FELSEFESİNDE “FÂİL NEDEN”İN (ETKİN NEDEN), NEDENSELLİK SORUNU AÇISINDAN İNCELENMESİ
Celaleddin Çelik: SOSYAL EŞİTSİZLİK İLE DİNÎ YAŞAYIŞ ARASINDAKİ ETKİLEŞİME SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM
Şahin Efil: PARAPSİKOLOJİK FENOMENLER ÜSTÜNE BİLİMSEL VE FELSEFÎ BİR SORUŞTURMA
Robert W. Crapps Çeviri: Ali Ayten: PSİKANALİZ VE DİN
Mervyn Hiskett Çeviri: Kadir Özköse: BATI AFRİKA’DA KÂDİRİYYE TARİKATI MENSUPLARININ ISLAHAT HAREKETLERİ
Ahmed Muhtar Ömer Çeviri: Ömer Kara: MORFOLOJİK (SARFÎ) VE LEKSİKOLOJİK (MU’CEMÎ) DELÂLETLER ARASINDA ESMÂ-İ HÜSNÂDA TERÂDÜFÜN NEFYİ [ve FURÛKUN İSBÂTI]
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mustafa Tekin: OSMANLI’DA ULEMADAN AYDINA DÖNÜŞÜM SÜRECİ -SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM-

Abdullah Feyzi Kocaer: İHTİSASIN ÖNEMİ VE HADİS KONUSUNDAKİ BİR MAKALENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 
NOSTALJİ:

Fuad Köprülü: İSLÂM SÛFÎ TARÎKATLERİNE TÜRK-MOĞOL ŞAMANLIĞININ TE’SİRİ

  araştırma notları


OSMANLI’DA ULEMADAN AYDINA DÖNÜŞÜM SÜRECİ -SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM-

Mustafa TEKİN

A. Ulemanın Sosyolojik Portresi ve Toplumsal Konumu

Tarih boyunca Müslüman toplumlarda ilim açısından ciddi roller oynamış olan ulema, tüm birikimlerimizin öznesi olarak dikkat çekmektedir. Bilhassa Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar ulema, Müslüman toplumların bilgi otoritelerinden biri olmakla karakterize olmuştur. Ancak modernleşme süreciyle birlikte, ulemanın bu otoritesi giderek kırılmış ve İslâm dünyasında bilgi bağlamında yeni bir portre olan “aydın” görünür olmuştur. Ulemadan aydına doğru bu dönüşüm, her bakımdan bir zihniyet dönüşümünü de işaretlemektedir. Biz bu makalede, bu dönüşümü sosyolojik perspektiften izlemeye çalışacağız. 

“İlim” kökünden türeyen ve âlim kelimesinin çoğulu olan ulema, öncelikle İslâmî ilimlere sahip bir portreye delâlet etmektedir. Âlim halk içinde, İslâmî ilimleri, çok büyük bir ihtimalle geleneksel İslâmî öğrenim üslûbu içinde öğretmek için vazgeçilmez bir kişidir. Aynı zamanda ilmine ve onu başkalarına aktarışına ek olarak, nasıl sadık ve muttaki bir Müslüman olunacağını bilfiil gösteren biridir.[1] Böylece o, Kur’an ve Sünnet’teki bilgileri daha anlaşılır kılmak üzere açıklamakta ve bunu icra ederek örneklik oluşturmaktadır. Burada örneklik oluşturma vurgusunun özellikle altını çizmek gerekir. Çünkü bu vurgu bir yandan ilim ile âlimin ayrılmazlığını her seferinde karakterize ederken, diğer yandan âlimin önderlik vasfını da belirtmiş olmaktadır. 

Ulema bugün ‘İslâmî ilimleri aktaran kişi’ olarak tanımlanmakta ve dolayısıyla onun aktarıcılık dışında özgünlüğü söz konusu edilmemektedir. Fakat bu yargıyı tüm tarihî çağlarda doğrulamak mümkün görünmemektedir. Şurası bir gerçektir ki, ulema yakın tarihî zamanlarda özellikle bir takım dinî bilgileri sadece nakletmekle karakterize olunabilir. Fakat yine de  ulemayı bir kereliğine ve bütün zamanlar için bilgi aktarıcısı olarak tanımlamanın pek doğru olmadığı ortadadır. Diğer yandan, ulemanın bilgi alanını sadece İslâmî ilimlerle sınırlamak da pek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü ulemanın, İslâmî ilimlerin yanı sıra diğer ilimlerle yakın ilişkisi, tarihî seyri içerisinde izlenebilecek bir fenomendir.

Ulema, en başta Kur’an ve Sünnet’e bağlılığıyla aydından ayrılmaktadır. Çünkü gerek aydın gerekse entelektüel hiçbir yere ve özellikle “nas”lara bağlanmamakla aydın veya entelektüel olabilmektedir. Fakat günümüzde aydın kavramı, daha çok fonksiyonu itibarıyla ele alındığından, Kur’an ve Sünnet’e bağlı olarak bilgilenmiş kişiler de kendileri için aydın veya entelektüel kavramını kullanmakta mahzur görmemektedirler. Bunu bütün sonuçlarına kadar götürdüğümüzde, tarihselliği üzerinde taşıyan aydın ile ulema arasındaki fark şu noktada da ortaya çıkmaktadır: Ulema her seferinde ürettiği bilgileri hem dinî referanslarla kontrol edip, hem de nasları referans verebilirken, aydın veya entelektüel hiçbir şekilde ne düşüncelerini dinî referanslarla kontrol eder, ne de ürettiği bilgiler naslarla örtüşse bile nasları referans verebilir. 

Anlaşıldığı kadarıyla ulemayı belirgin kılan unsur din ile yakın ilişkisi olmaktadır. Ulema dinsel bilgilere hâkimiyeti ve yaşayışı oranında hem konumunu pekiştirmekte, hem de halk katındaki meşruiyeti devam etmektedir. Ulema sıradan halktan, Allah’ın hüküm ve hikmetlerini daha iyi bilen ve bunların gereğine uygun bir yaşayışla ayrılmış kimselerdir ve farklılaşma çizgisi sırf bilgisel olmadığı gibi siyasal da değildir. Buna göre din, ulemanın halk ve devletle paylaştığı bir eksen durumundadır ve işleyiş eksiklikleri olsa bile bu üç öğeyi birbirine bağlamaktadır.[2] Ulema aynı zamanda, fikirleri kolaylıkla bir köşeye atılamayan ve dinî değerlerin himayesini üstlenen[3] bir konumda olması hasebiyle de din ile direkt ilişkilendiriliyordu. Hatta yeni teknoloji alımları ile ilgili problemlerde de ulemanın gerekçesinin meşruiyetini din oluşturuyordu. Meselâ, bir Venedik kadırgasının yapımı ve donatımını örnek almak isteyen sultana karşı itirazlarda ulema, kâfirlere karşı yeni savaş yöntemlerini öğrenmenin kutsal cihat uğruna caiz olduğuna fetva vermiştir.[4] Tüm bunlar ise  ulemanın dinin hamisi rolünü pekiştirmektedir.

Ulema-toplum ilişkisinin temel eksenini de din ve bu çerçevede bilgi oluşturmaktaydı. Oluşan hiyerarşik yapı içerisinde ulema, ilmi ve dindarlığı ile toplumdan farklılaşmakta, fakat yine bu bilgi ve dindarlık ile tekrar halkla bütünleşmekte idi. Geleneksel yapıda toplum üyeleri bilgi seviyelerine göre tasnif edilmekte ve konumlar bu tasnif çerçevesinde belirlenmekte idi. Avam da denilen halk, ne bilgi düzeyi ne de bilgiyi üretme açısından yeterli donanıma sahip olmadığı için hem hiyerarşik yapıda konum olarak ulemadan altta yer almakta, hem de ulemaya bağlı olmaktadır. “Halk çoğunlukla mümtaz ve meşhur bir âlimi kendilerinin temsilcisi, hükümet karşısındaki sözcüleri ve ihtilâfların olduğu yerde hakem vazifesini gören kişi olarak addetmiştir. Ulemanın pek çoğunun başarısı, halkın desteğine ve ona arka çıkmasına bağlı olmuştur. Bu, onları otomatik biçimde tartışmasız tesir ve kudret sahibi halk önderleri yapmıştır.”[5] Ayrıca topluluğun, varolan ve uygulanan hukuk sistemine mutlaka itaat etmesi söz konusu olduğu için, daha fazla bilgi sahibi olan ilim erbabının görüşlerine saygı duymak son derece doğal bir şeydi.[6] 

Ulemanın halk nezdindeki bu itibarı onun devlet ve politik güç ile ilişkisinde de belirleyici olmuştur. Bunun için devlet kendi meşruiyetinin devamı için ulemayı yanına almaya titizlik göstermiştir.[7] Bu otoritesinin farkında olan ulemanın, genel yöneticilere karşı şehir ve kasabaların, oradaki genel Müslüman cemaatin vatandaşlık haklarının ve çıkarlarının temsilcileri olmalarından dolayı emirlere soğuk davrandığı vâkidir.[8] Zira ulemanın dine göre ikaz etme görevi vardır. Meselâ Osmanlı’da padişah icra vasıtasıdır. En azından teoride dine göre hareket etmek zorunluluğu bulunmakta, aksi bir durumda ise ulema ikaz etmektedir.[9] Daha da ileride bazı durumlarda ulemanın askerle ittifak ederek yönetime muhalefeti söz konusu olmuştur. Askerle ittifak zaman zaman taşralı unsurlarla mümkün olsa da, muhalefetin arkasındaki asıl yönlendirici güç ulema idi. Ulema, muhalefet hareketini İslâmî mirasın arzu edilmeyen değişimlerden korunması öğretisel esasına dayandırıyordu.[10]

Ulemanın devlet ve iktidar karşısındaki bu gücüne rağmen, devletle ilişkileri çoğunlukla ulemanın özerkliği çerçevesinde olmamıştır. Nitekim ulema, uzlaşma kabul etmeyen Ebû Hanîfe’nin öğrencisi Ebû Yûsuf’un Abbâsîlerde kâdı’l-kudât görevini kabul etmesiyle ilk ciddi firesini vermiştir. Bu tarihten sonra siyasal iktidarı reddeden veya hiç değilse dışında kalmayı tercih eden sivil ulema ile siyasal iktidara eklemlenmeyi seçen resmî ulema olmak üzere iki zümre teşekkül etti ve bu gelenek Osmanlılara kadar sürüp geldi.[11] Özellikle ikinci zümre için bir takım imtiyazlar da söz konusuydu.[12] Esasında çoğunlukla devletten maaş almaları hasebiyle Osmanlı’da ulema devletin kontrolünde olmuştur.[13] Tabiî bütün ulema devletten maaş almamaktadır. Meselâ fıkıh özelinde konuşacak olursak, devletten zeamet veya bir gelir almayan ve yalnızca hukuk ilmine ilişkin ilmî çalışmalarda bulunan ulema olduğu gibi, devlet hizmetinde bulunan kadılar da vardı.[14] Bu şekilde “devlet” merkezli bir kriter olan resmî ve sivil ulema ayrımı her aşamada iyice pekişmiş ve resmî ulema statükocu, sivil ulema ise muhalif tavrıyla ön plâna çıkmıştır. Sözgelimi; devlet merkezli ıslahat hareketlerine devletin nimetlerine mazhar olmuş kesim müspet bakıp şeriata uygunluğuna dair fetva verirken, muhalif kalan ulema ıslahatlara karşı çıkıyor ve bunları gâvur icadı olarak yorumluyordu.[15]  

İlmiye sınıfı terkibini telâffuz ettiğimiz andan itibaren çok geniş bir alana adım attığımız açıktır. Çünkü şeyhu’l-İslâmlık, kazaskerlik, kadılık, medrese hocalığı, nakîbü’l-eşrâflık, vakıf ve belediye hizmetleri, fıkıh ve fetva hizmetleri, camiler, adliye[16] gibi ulemanın deruhte ettiği görevlere baktığımız zaman, onların ne kadar geniş bir alanda varlık kazandığını görebiliriz. Özellikle Osmanlı’da toplumun işleyişini düzenleyen merkezî konumlardan birini oluşturan ulemanın oynadığı hayatî rol, denetim altında tuttuğu mesleklerden de anlaşılabilir. Tanzimat’tan önce kadılar ve fakihler, müderrisler ve muallimler, doktorlar ve tedavi hizmeti veren diğerleri, din adamları ve mutasavvıflar, matematikçiler ve mantıkçılar, astronomlar ve müneccimler, müzikologlar ve kütüphaneciler ile çok daha düşük oranda olmak üzere yöneticiler ve görevliler neredeyse bütünüyle ilmiyeden çıkıyordu.[17] Devlet teşkilâtında saydığımız ilmî, dinî, idare alanlara ek olarak askerî sahada da istihdam edilmiştir.[18] Dolayısıyla özellikle Osmanlı düzeninde ulema gevşek anlamı ile din adamı ya da başına sarık saran kişi demek değildi. Ulema ocağı bürokrasi gibi bir siyasal rejim kategorisi, ocağıydı.[19] Fakat ulemayı, tarih boyunca İslâm dünyasında sadece Kur’an ve Sünnet’i açıklama, İslâmî ilimlerle sınırlı bir işlev içinde tanımlamaya çalışan yaklaşımlar doğru görünmemektedir. Çünkü ulema bunların da ötesinde toplumu uyarma, toplumun çok geniş anlamda hayat danışmanlığı görevlerini de üstlenmiştir.


[1] Ebubekir Bagader, Modern Çağda Ulema, Çev. Osman Bayraktar, İst., İz Yay., 1991, s. viii. 

[2] Mustafa Aydın, “Aydının Tarihsel Misyonu ve Toplumumuzdaki Konumu”, Umran, S. 29, s. 14-15.

[3] Şerif Mardin, “Türkiye’de Muhalefet ve Kontrol”, Türk Modernleşmesi, 5. baskı, İst., İletişim Yay., 1997, s. 179. 

[4] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, 8. baskı, Ank., T. T. K. Yay., 2000, s. 42.

[5] Ebubekir Bagader, Modern Çağda Ulema, s. ix. 

[6] Ernest Gellner, “Postmodernizm, Akıl ve Din, Çev. Yusuf Kaplan, Bilgi ve Hikmet, S. 4, İst., 1993, s. 87. 

[7] Eyüp Köktaş, “Modern Zamanlarda İslam ve Siyasal Meşruiyet Sorunu”, Bilgi ve Hikmet, S. 12, İst., 1995, s. 45.

[8] Ali Coşkun, “Tarihi ve Toplumsal Bağlamı İçerisinde İslam’ın Dinamikleri”, Bilgi ve Hikmet, S. 8, İst., 1994,     s. 60.

[9] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s. 347-348; Hüseyin Çelik, “Türkiye’de Değişim ve Aydınlar”, Türkiye Günlüğü, S. 62, Ank., 2000, s. 13. 

[10] Avigdor Levy, “Osmanlı Uleması ve Sultan II. Mahmud’un Askeri Islahatı”, Modern Çağda Ulema, s. 29-30. 

[11] Ali Bulaç, İslam ve Fanatizm, İst., Beyan Yay., 1993, s. 54.

[12] Bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nde İlmiye Teşkilatı, Ank., T. T. K. Basımevi, 1988, s. 71-72.

[13] Şerif Mardin, İdeoloji, 4. baskı, İst., İletişim Yay., 1997, s. 147.

[14] Bryan S. Turner, Max Weber ve İslam, Çev. Yasin Aktay, Ank., Vadi Yay., 1991, s. 156.

[15] İsmail Kara, İslamcıların Siyasi Görüşleri, İst., İz Yay., 1994, s. 48.

[16] İsmail Kara, “Ulema-Siyaset İlişkilerine Dair Önemli Bir Metin: Muhalefet Yapmak/Muhalefete Katılmak”, Divan, S. 4, İst., 1998, s. 1.

[17] Şerif Mardin, Bediuzzman Said Nursi Olayı- Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim, Çev. Mete Çulhaoğlu, 6. baskı, İst., İletişim Yay., 1997, s. 169. 

[18] Cahit Baltacı, “Eğitim Sistemi”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti?, İst., İz Yay., t.y., s. 261. 

[19] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İst., Doğu-Batı Yay., 1978, s. 172.