|
TÜRKİYE’DE SİYASAL-TOPLUMSAL MERKEZİN DEĞİŞİM SÜRECİ VE MUHAFAZAKÂRLIK
Mehmet AKGÜL
Kavramsal Çerçeve: Modernleşme Ve Muhafazakârlık
Günümüz
dünyasını ve zihniyet evrenini kuran veya açıklamaya
çalışan kavramlar, kökenlerini modernlik/modernite
olarak adlandırdığımız büyük dönüşüm
projesinde bulmaktadır. Yani modern dünyayı şekillendiren
bütün kurum ve kavramlar modernlikle eşzamanlıdır
denilebilir. Batı dünyasında ortaya çıkan ve
zamanla bütün insanlığı bir şekilde etkisi altına
alan modernlik olgusu, yedeğine aldığı enstrümanlarla,
‘geçmiş’ ve ‘gelecek’in şimdiki zamana
endeksli olarak zaman ve mekânın, dolayısıyla
tarih, kültür ve kimliğin yeniden kurgulanmasına,
estetize edilmesine dayanır. Bu kurgu şimdiki zamanın
geçmiş zamanlardan mutlak olarak iyi ve ileri olduğu;
gelecek zamanın ise daha iyi ve mükemmel olacağına
dair bir beklentiyi öngörür. Bu öngörüyü meşrulaştıran
ideolojik veya bilimsel ön kabuller ise, insan aklı
ve eylemlerini merkeze alan yalın bir gerçeklik algısı
ve tanımlamaları içermektedir.
Değişim
sürecinin ortaya çıkardığı yeni
politik-toplumsal merkez anlayışına bağlı olarak
gündeme taşınan en tartışmalı konulardan biri
muhafazakârlıktır. Tarihsel süreç içinde ‘durağanlık’
ve ‘değişim’ gibi tanımlara yabancı olan
geleneksel yapı ve dünya görüşü, modernleşme sürecinin
büyülü kavramı olan değişim karşısında
kendisini modern toplumun kenarında, hattâ dışında
bulmuştur. Muhafazakârlık tartışmaları, yeni
kurulan merkez ve o merkezin dışına savrulan
toplumsal blokların kendi zeminlerine sıkı sıkıya
bağlı kalması yüzünden kısır bir tartışma
platformuna sürüklenmiştir. Çünkü, geleneği
savunmak muhafazakârların, geleneği değiştirmek
ise modernistlerin tutumu olagelmiştir.
Bu kavram ve tutumlar, ne yazık ki, Türk
düşünce tarihinde sağlıklı bir düşünsel
geleneğe dönüşebilmiş ve sosyolojik çözümleme
gücüne ulaşabilmiş değildir. Esasen kavramlara ve
tartışma alanlarına kaynaklık
eden
Batı’da ise durum bizde olduğundan çok farklı
bir seyir takip etmiştir.
Batı-dışı
dünyanın değişim süreci ve bu sürece eşlik eden
muhafazakârlık, liberalizm-kapitalizm ve sosyalizm
ekseninde dönen tartışmalar, Batılı ontolojinin
taklidi aracılığıyla devşirilen epistemolojik
transferler aracılığıyla yapıla gelmektedir. Batı’da
muhafazakârlık, modern olanla iç içe gelişen
entelektüel bir geçmişe, yani pek çok büyük düşünür
tarafından –Edmund Burke’den ve Hayek’e kadar-
işlenmiş, sistemleştirilmiş bir birikime sahiptir.
Üstelik geçmişle bağlantısını tarihsel, düşünsel
bir süreklilik içinde kurabilmiş, sürdürebilmiş
bir yapıdır. Bu bağlamda Batı’da siyasal düşünce
tarihi veya sağ-sol ayrımı ortak değerlerin (din,
dil, tarih, gelenek) yerleşmesinden sonra belirlenen
siyasal tercihlere dayanmaktadır.
Batı’daki
radikal değişim sürecinin ilk aşamasında, yani
Fransız ve Sanayi Devrimi’nin başlangıcında
muhafazakârlık veya sağ, krallık ve aristokrasiyi;
sol ise burjuvaziyi ifade etmekteydi. Bunun nedeni,
Parlamento’da meclis başkanının sağında krallık
ve aristokrasiyi savunanların, solunda da
devrimci-burjuvaziyi savunanların oturmasıydı.
Ancak, İkinci Sanayi Devrimi’nden sonra burjuvazi
–ki o dönemin devrimcileri, solu temsil etmektedir-
siyasal-toplumsal merkezi ele geçirdiği zaman,
kilise ve krallık gibi yapıları savunanlar politik
merkezin dışına itilmiştir. Yani burjuvazi, başlangıçta
aristokrasiyi ve kilise otoritesini ortadan kaldırabilmek
için devrimciliği temsil ederken, sonraları
ekonomik ve sosyal krizlerin ortaya çıkardığı
sorunları karşısında zor zamanlar yaşamıştır.
Bu dönemde ortaya çıkan karşıt ideolojilerin, özellikle
Marksizm’in eleştirilerini de dikkate alarak
radikal alt üst oluşların yaşandığı toplumsal
yapıyı yeni bir özgürlük ve toplum modeline
yaslanarak görece istikrara kavuşturarak, politik
merkeze yerleşmiştir. Burjuvazi, Marksist meydan
okumalara cevap üretebildiği gibi, radikal devrimler
esnasında yerlerinden oynatılan geleneksel kurum ve
değerlerle modern kurum ve değerleri tarihsel süreklilik
içinde yeniden organize ederek merkezî otoritesini
tahkim etmiştir. Ayrıca uzun vadede kendisine meydan
okuyabilecek yeni düşünce yapılarına karşı
iktidar değişimini düzenleyecek demokratik
mekanizmalar geliştirmiştir. Böylece, özellikle İkinci
Sanayi Devrimi’nden (1873) sonra, merkeze karşı değişim
taleplerinin temsilcisi olan ve çevreyi temsil eden
proletaryanın kendini konumlandırdığı
devrimci-politik çizgi merkez sol haline gelirken,
burjuvazi ise politik anlamda sağ olarak tanımlanır.
Çünkü sanayileşmenin ikinci döneminde
sosyalistler, sanayi toplumunun dinamikleriyle
yerlerinden oynayan, sanayi kentlerine yığılan
proletarya kitlesi, vahşi kapitalizmin insanı kendi
doğasına yabancılaştırıcı tavrına karşı
sosyal refahın tabana yayılması ve zenginliğin eşit
paylaşımını esas alan, sendikal haklar, iş-ücret
dengesi, çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi
ve sosyal haklar gibi arayışlara yönelirken
merkezin sağında yer alan burjuvazi de klâsik
liberalizmin devlet ve toplum anlayışını ‘sosyal
devlet’ anlayışının öngördüğü kurumlarla
dengelemeyi başarmıştır. Kapitalizmin
kazandığı süreklilik karşısında, teorik
zenginliği ve ideolojik gücü sayesinde politik
muhalefeti sürdüren sosyalistler, geleneksel değer
ve kurumlarla barış sağlayarak ayakta kalan bu yapıyı
sağ veya muhafazakâr olarak da tanımlamıştır.
Siyasal
literatüre geçen sol kavramı, böylece ideolojik
anlamda sağa ve muhafazakârlara muhalif olma
pozisyonu ile siyasal ve sosyal bilimler literatüründeki
bugünkü yerini sabitlemiştir. Avrupa’da entelektüel
düzeyde belli bir birikim ve farklılaşmanın ürünü
olan sol ve sağ dünya görüşü, modernleşmekte
olan ülkelerde kendine özgü bir mahiyet kazanmaktadır.
Bu tip ülkelerde sosyal ve siyasal mütekabiliyeti
olmayan kavramlarla inşa edilen siyasal, toplumsal
projelerin uygulamada varacağı yer ancak karmaşa ve
çatışma olmaktadır.
Bir anlamda bizim ülkemizde yaşanan da budur: Teorisi zayıf, pratiği
ise kaosu andıran deneyimlerle dolu bir tarihsel tecrübe
birikimi.
Teorik
olarak, Batı’da muhafazakâr düşünce varoluşunu,
reddettiği aydınlanmacı düşünceye borçludur.
Çünkü muhafazakârlık ‘aydınlanmacı akıl’a
tepkiden doğmuştur. Metodik anlamda muhafazakârlık,
‘aydınlanmacı akıl’a karşı ‘dogma’ ve ‘önyargı’nın,
yani geleneğin müdafaasıdır. Bu yüzden muhafazakârlığın
ayırt edici özelliği, aydınlanma aklının savaş
açtığı mutlak
gerçekliklere bağlılıktır. Muhafazakârlığın
ayakta tuttuğu ya da tutmak istediği şey modern
zamanlarda dogma ve önyargı nitelemesiyle yadsınan
dinî düşüncenin egemen olduğu gelenektir. Batı’da
muhafazakâr düşünce, geleneğin kaybından sonra
onun öneminin farkına varan kilise dışından aydınlar
tarafından bilinçli, entelektüel/politik olarak
kurulmuş
iken,
bizde ise modernleşme sürecinde merkezin dışına
itilen dindar halk kitleleri tarafından temsil edilmiştir.
Kısaca,
bugün Batı’da sağ ve sol kavramı ‘Hıristiyan
Demokratlar’ ile ‘Sosyal Demokratlar’ olarak
siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve dinî anlamda
kökleşmiş iki farklı geleneği oluşturmaktadır.
Bizde ise, hatırı sayılır bir birikime sahip
olmakla birlikte, sınırları belli bir muhafazakâr
gelenek ve aydın desteği henüz mevcut değildir.
|