|
ERKEN DÖNEM KURRÂ İLE İLGİLİ ORYANTALİSTİK BAKIŞ AÇISININ ELEŞTİREL DEĞERLENDİRMESİ
İsmail ALBAYRAK
Oryantalistik çalışmalarda Kur’ân tarihi her
zaman kışkırtıcı bir cazibeye sahiptir. Özellikle
tarih ya da dil çalışmaları alt yapısına sahip
oryantalistler için Kur’ân tarihi sessiz
kalamayacakları bir alandır. Bu makale bir milyarın
üstünde insan kitlesinin imanının odak noktası
olan Kur’ân’ın iki kapak arasına getirilme sürecinde
ve sonrasında kendilerinden sık sık söz edilen şahıslarla
ilgili oryantalistlerin çizdikleri genel çerçevenin
eleştirel bir değerlendirmesini konu edinecektir. Söz
konusu olaylar ve kişiler Recî’, Bi’ri
Maûne, Yemâme, Cemel ve Sıffin
gibi bazı seriyye ve savaşlarda yer alan kurrâ’nın
konumunu içermektedir. Bu nedenle yazımızda kurrâ
ile ilgili oryantalistlerin sorunsallaştırdığı
noktalar nüanslarıyla birlikte ortaya konacak, sonra
da klâsik İslâmî kitâbiyât ışığında
meselenin yeniden analizi ve değerlendirmesi yapılacaktır.
Kurrâ
kavramı çok sayıda oryantalistin dikkatini çekmiştir.
R. Brünnow, L. Caetani, J. Wellhausen, F. Schwally,
G. M. Hinds, M. A. Shaban, G. H. A. Juynboll, N.
Calder’ı bunlar arasında zikretmek mümkündür.
Biz tek tek bu şahısların görüşlerini değerlendirmekten
ziyade daha genel bir çerçeve çizerek temel yaklaşımları
zikredecek, sonra da kendi değerlendirmelerimizi
ortaya koymaya çalışacağız. Konuyla ilgili
oryantalistik bakış açısını üç ana başlıkta
ele almak mümkündür. Birinci grubu, meseleyi
tarihsel veriler çerçevesinde işleyen kimseler oluşturmaktadır
ki, bunun en güzel örneğini L. Caetani ve F.
Schwally’nin argümanları oluşturmaktadır. İkinci
grubun gözde temsilcisi ise G. H. A. Juynboll’dur.
Juynboll bir taraftan tarihsel malzemeleri keyfemâ
yeşâ kullanırken dilsel analizlerle de görüşlerini
temellendirmeye çalışmaktadır. Üçüncü grubun
temsilcileri, seleflerinin tarihî-filolojik
analizlerinden tatmin olmayan ve sadece dilsel
analizlerle konuyu açmaya çalışan
oryantalistlerden oluşmaktadır. Bunların başında
ise N. Calder gelmektedir. Yalnız Calder’in bu
yaklaşımının arkasında, hocasından (J.
Wansbrough) tevarüs ettiği metodik ısrarın önemli
bir yerinin olduğunu hatırlatmakta fayda vardır.
Çünkü Wansbrough gibi o da erken dönem İslâm
tarihi verileriyle ilgili sonraki müellifler tarafından
kaleme alınan kitâbiyâtı, içlerinde bazı doğruları
barındırmakla birlikte tamamen bu müellifler tarafından
olması istenilenlerin kaydedildiği bir müellefât
olarak görmektedir. Şimdi bu kişilerin kurrâ’nın
kimliği ve faaliyetleriyle ilgili temel yaklaşımlarını
özetlemeye çalışalım:
1.
Kurrâ’nın asr-ı saadet ile takip eden dönemlerdeki
varlığı ve faaliyetleri ile ilgili ilk eleştiriler
L. Caetani ve F. Schwally tarafından yapılmıştır.
Caetani ve Schwally Yemâme’de (Akrabe
Savaşı) ölenler arasında Kur’ân bilgisine sahip
bir iki kişinin bulunduğunu
ve şehitlerin çoğunun İslâm’ı yeni kabul etmiş
bireylerden oluştuğunu söylemektedir. Ayrıca
onlar, Hz. Peygamber’in vahiylerin yazıya geçirilmesi
konusunda son derece itina gösterdiğini, bu nedenle
vahiyleri kaydettirdiğini belirtmekte ve ilk iki
halifenin, hafızların şehadeti karşısında Kur’ân’ın
kaybolacağı endişesine kapılmamaları gerektiğini
düşünmektedirler.
2.
Konuyu birbirini tamamlayan üç ayrı makalede işlemeye
çalışan G. H. A. Juynboll, M. A. Shaban ve Martin
Hinds’ten etkilenmektedir. Juynboll’un temel görüşlerini
dil ve tarih açısından özetleyecek olursak o, kurrâ
teriminin yanlış yorumlandığı kanısındadır.
Juynboll, kurrâ kelimesinin kârin
kelimesinin çoğulu olduğunu ve karae (kr’)
fiilinden değil de karâ (kry)
fiilinden türediğini, bu nedenle söz konusu
kelimenin ehlu’l-kurâ (köylüler)nın müteradifi
olarak kullanıldığını söylemektedir.
Hatta bazı kaynaklarda ehlu’l-Kur’ân
yerine ehlu’l-kurâ tabirinin zikredilmesini
Juynboll metinlerdeki ehlu’l-Kur’ân
ifadesini metinsel bir tahrifi olarak değerlendirmektedir.
Juynboll, kurrâ tabiriyle ilişkili
kaynaklarda geçen başka bir terkibe dikkat çeker; hameletü’l-Kur’ân.
Yemâme (Akrabe) Savaşı’nda kullanılan
bu ifade Kur’ân hafızları anlamına
gelmemektedir. Bu konudaki en önemli delili ise hameletü’l-Kur’ân
ifadesinin, hamele ve türevlerinin tanımlandığı
sözlüklerde zikredilmemesidir.
Peki bu ifadeyle (hameletü’l-Kur’ân)
kimler kastedilmektedir? Juynboll, tarihsel verileri
zorlayarak bu kimselerin kimliklerini deşifre etmeye
çalışmaktadır. Yalnız Juynboll’un öne sürdüğü
argümanlardan, zihninin oldukça karışık olduğu
anlaşılmaktadır. Ona göre erken dönemde savaşlarda
Kur’ân okuma gibi bir gelenek yoktu. Bu nedenle
Juynboll hamele fiilinin hem ‘saldırmak’
hem de ‘taşımak’ anlamlarına özellikle vurgu
yaparak hameletü’l-Kur’ân ifadesinin ya
savaşlarda muhtemelen üzerinde Kur’ân’dan alıntılar
bulunan râye (sancak) ve livâların taşıyıcılarına
işaret etmekte olduğunu ya da Kur’ân uğruna düşmanla
savaşan samimi Müslümanların kastedildiğini
varsaymaktadır. Yemâme’de savaşan Müslümanların
çok önemli kimselerden oluşmadığını kaydeden
Juynboll, hameletü’l-Kur’ân’ın Kur’ân
hafızlarıyla ilgisinin olmadığı görüşündedir.
Benzer bir şekilde Sıffin Savaşı’nda kurrâ
olarak nitelenen kimselerin mızraklarının ucunda
Mushaf’tan parçalar taşıdığı nakledilmektedir.
Bundan sonra da hameletü’l-Kur’ân ile ehlu’l-Kur’ân’ın
arasında bir ilişki olduğunu kuvvetle vurguladıktan
sonra bu kimselerin İslâm ordusunda görev alan özel
bir savaşçı grubu olduklarını ileri sürmektedir.
Hz. Ömer’in hafızların şehadeti dolayısıyla
Kur’ân’ın cem’i konusundaki ısrarını ise, Yemâme’de
olanlar hakkında Hz. Ömer’in bilgisizliğinden
kaynaklanan yanlış bir karar olarak değerlendirmektedir.
Juynboll’un
temel argümanları bunlardan ibaret değildir. Her ne
kadar Kur’ân okurlarının mevcudiyetini kabul etse
de, ona göre bu kimseler ilk dönemlerde hem nitelik
(ehliyet) hem de nicelik açısından oldukça küçük
bir rakama tekabül etmektedir.
Böyle bir kabul doğrudan onu, Bi’ri Maûne
ve Recî’de şehit olanların Kur’ân
bilginleri olmadığı görüşüne sevk etmiştir.
Ayrıca o, söz konusu olaylardan sonra bazı Kur’ân
âyetlerinin kaybolacağı endişesi ile ilgili bir
kayda da rastlanmadığını söylemektedir. Juynboll,
şâyet bu kimseler hafız ve değerli kimseler
idiyseler niçin hayatları tehlikeye atılmıştır,
sorusu üzerinde de durmaktadır. Ona göre bunlar,
Medine civarında oturan köylülerden başkası değildir.
Juynboll’un,
kurrâ kelimesinin filolojik ve tarihî serüveniyle
ilgili çizdiği çerçeve, İslâm tarihinde müseyyerûn
olarak bilinen bir grup ve Hz. Ali ile Muâviye arasındaki
anlaşmazlıkta Hz. Ali’yi destekleyen kimselerin
eklenmesiyle tamamlanmaktadır. Müseyyerûn, Kûfe
valisi Sa’d b. Âs tarafından Şam ya da diğer çevre
beldelere sürülen sosyal statüleri düşük ve meskûn
mahallerden uzakta oturan kimselerdir (kurrâ).
Hz. Ali’yi destekledikleri söylenen kimseler (kurrâ)
ise politik bir gruptur. Bununla birlikte sadece bu
grup kurrâ olarak adlandırılmamıştır. Hâricîler
ve Mürcie gibi bu sıfatı taşıyan farklı gruplar
da vardır.
Batılıların hazırladığı İslâm
Ansiklopedisi’ndeki (ikinci baskı) kurrâ
maddesine bakılırsa, Juynboll’un spekülatif değerlendirmesinin
etkisi fazlasıyla görülecektir. Madde yazarı (T.
Nagel) kurrâ’yı tanımlarken kullandığı
ilk cümlede, zorlama ile de olsa Batılı bir konsensüsün
izlerini aksettirmektedir; ‘Political organisation/kurrâ
politik bir gruptur’.
Yaygın kullanım olan ‘Kur’ân okurları’ anlamı
yazarın sunumuyla bir anda yan anlam hâline
gelivermiştir.
3.
N. Calder, kurrâ’nın Bi’ri Maûne
ve Sıffin gibi savaşlarda söz konusu
edilmesini garip karşılamakta, bu nedenle de
Juynboll’un kurrâ’yı ehlu’l-kurâ
(köylüler) olarak tanımlamasını konunun aydınlatılmasında
önemli bir katkı olarak değerlendirmektedir.
Bununla birlikte Calder, kurrâ’nın karye
kelimesinden türetilmesiyle ilgili linguistik
analizleri yeterli bulmamakta ve tarihsel verileri de
sınırlı kabul ettiği için dilsel analizlerle
sorunu yeniden çözmeye çalışmaktadır. Calder,
analizleri için kaygan bir zemin olan etimolojiyi
tercih etmekte ve bulgularını, kendi ifadesiyle
biraz da hayal gücünü kullanarak
farklı bir zemine taşıyarak, seleflerinin tarihsel
verilerden (!) elde etmeye çalıştıkları sonuçları
dilsel analizlerle göstermeyi hedeflemektedir.
Calder’in tahlillerinin özeti şöyledir: Kıyâme
sûresinin 17. âyetinde geçen “inne aleynâ
cem’ahû ve kur’ânehû” ifadelerine
genellikle cem’ahu ve kırâatuhû (onu
–senin kalbinde- toplamak ve okutmak/okumak Bize ait
bir iştir) şeklinde anlam verilmiştir ki, bunun
konuyu açıklayıcı hiçbir katkısı yoktur.
Bununla birlikte karae ile cema’a
fiili arasında yakın bir ilişki vardır. Çünkü karae
bazen cema’a (toplamak/cema’a ve
eklemek/damme) manasında kullanılmaktadır.
Bu iki fiil arasındaki ilişkiye rağmen karae
devamlı surette cema’a ile bir anlam bağıda
yoktur. Bu konuda İbrânîce sözlüklerden de yardım
alan Calder, kar’ kelimesinin yakın ilişki
içinde olduğu anlamlardan birisinin de
‘zaman/vakit’ olduğunu söylemektedir. Bundan
sonra Calder’ın hayal gücüyle varmak istediği
noktaya ulaşması kolaylaşmaktadır. Şöyle ki: Kar’
kelimesinin zamanla ilişkisi konusunda çok sayıda
örnek zikreden Calder’a göre, kelime hem temizlik
hem de hayz dönemindeki kadına (periods of
menstruation or periods of purity) işaret etmektedir.
Calder’e göre kar’ kelimesi genelde ‘kanın
toplanması’ şeklinde ve yanlış anlaşılmıştır.
Halbuki buradaki vurgu, temizlik ya da âdet süresine
yapılmaktadır. Kısaca ‘sürelere bölme’ (periodization)
ve ‘bölümlere ayırma’ (segmentation) anlamı
daha hâkimdir. Söz konusu zaman anlamı, akraa
min seferihî (yolculuk süreci bitti) cümlesiyle
akraa min ehlihî (ailesinin yanında kalma süresi
bitti) ifadelerinde oldukça açıktır. İkinci cümle
başka bir şekilde şöyle ifade edilir ‘onun
ailesiyle kalma süresi bitmiştir; artık onlardan
ayrı kalma süresi başlamıştır.’ Özetle kar’,
kişinin ailesi ile hem ayrılık hem de beraberlik sürecine
işaret eder. Buradan Calder döngüsel bir şekilde
ailesinden uzaklaşma ve birlikte olma süresiyle karşılaşan
kimsenin kârî (ç. kurrâ) olduğunu söylemektedir.
Calder, Bi’ri Maûne, Yemâme ve Sıffin’de
konu edilen kurrâ ile ilgili rivâyetlerde değişiklikler
olduğunu belirtmekte, bu nedenle bu kelimenin
seferberlik süresince evinden uzak olan kimseleri tanımlarken,
daha sonra Kur’ân okurlarına izafe edildiğini söylemektedir.
|