|
“KUR’ÂN DİLİ ve RETORİĞİ” ADLI KİTAP ÜZERİNE
Necdet ÇAĞIL
GİRİŞ
Bazı
akademik meşgalelerimizin yoğun olması nedeniyle,
biraz gecikmeli olarak ele aldığımız bu makale çalışmamızın
temel sâiki, içerikte yer alan bazı yanlış
bilgilendirmeler başta olmak üzere, birtakım
olumsuzlukların farkına varılamamış olmaktan
kaynaklandığını tahmin ettiğimiz şekliyle,
makalemize konu olan kitabın bazı çevrelerce abartılı
biçimde övülmesi ve âdeta ilâhî bir nimetmiş
gibi sunulmuş olmasıdır. Bu kitapta -görebildiğimiz
kadarıyla- gerçek anlamda “bilimsellik” adına
hiçbir orijinalite yer almamakla birlikte, geçmiş
bilgilerin kuru kuruya tekrar edilmesi esnasında sık
sık referans alınan eski kuşak ilim adamlarına karşı
zaman zaman istihza ve istihfaf içeren sataşmalardan
da geri durulmamış, şahsen bizim de aralarında
bulunduğumuz pek çok kişiye âdeta “vur abalıya”
yapılmıştır. Beşer olmamız hasebiyle eleştirilere
kapalı kalmamız elbette düşünülemez; ama takdir
edilir ki, eleştirinin de bir edebi ve ölçüsü
olmalıdır. Her şeyden önce eleştirilerde inandırıcılık
ve alternatiflik ilkelerine bağlı kalmak esastır. Sırf
eleştirmek için eleştirmek sağlıklı bir davranış
biçimi değildir. Birilerine kara çalmakla akademik
merhale kat ettiğini sananlara, Elealı Zenon’un, o
zamanlar Yunan ordusunun en hızlı koşucusu Aşil’i
kaplumbağa ile yarıştırdığı meşhur
paradoksunu
hatırlatmak isteriz. İşte tüm bu ve benzeri
olumsuzluklar, bizi böyle bir makale yazmaya sevk
etmiş bulunmaktadır.
Bir
makalenin gerçek ve mükemmel bir eleştiriye imkân
tanımayacağı ortadadır. Bu yüzden biz, önemli
bulduğumuz birkaç nokta üzerinde durmakla yetineceğiz.
Bunu yaparken, birilerinin yaptığı gibi “kara çalma”
saplantılılığı yerine, elden geldikçe objektif
kalmaya azamî çaba sarf ederek, kul hakkı üstlenmeme
hassasiyetine sadık kalma koşuluyla, kitapta yer
alan yanlış ve hatalara dikkat çekmeye çalışacağız.
Şimdi söz konusu kitaba dair eleştirilerimizi sıralayalım:
1. Görkemlilik
Tutkusu
Kitabın
“Önsöz”ünün son paragrafında yer alan bir
ifade, yazarın -kitabı kurguladığı anki- psişik
yapısının garabeti ve ileride neler yazacağı hakkında
okuyucuya önemli bir ipucu vermektedir. İfadeyi
aynen aktarıyoruz:
“Bu
kitabı tamamlamak için ‘arsızca’ zamanlarından
çaldığım fedakâr eşim Funda Öztürk ile, ilâhî
iradenin ezelde acı, keder, mutsuzluk ve bin bir çeşit
sükût-i hayalle
çeşnilendirmeyi murad ettiği bu değersiz hayata değer
ve anlam katan sevgili oğullarım Taha Erdem ve Ahmet
Eren’den helâllik diliyor; ayrıca…”
Baştan
sona tasannu ve tekellüf rayihası neşreden
bu alıntıda iki tür ruh hali dikkat çekmektedir;
birincisi -hangi lüzum ve hikmete mebnîdir
bilinmez-, hayat karşısında takınılan
pesimist tavır, ikincisi ise “büyük işler yapıyorum”
vehmine kapılma... Bu vehim tablosunda ilâhî
irade, iyinin
kötüye
baskın çıktığı bütün bir evrende kaosu
kozmosa
taşıyan, genel lütufkâr konumundan koparılarak,
yazarın zihninde imgelenen bir tür hayata yükler
dolusu acı, keder, mutsuzluk ve sukût-i hayal taşıyan
bir katar menzilesine indirgenmektedir. Üstelik bu
kahredici kurgulama tâ ezelde gerçekleşmiş olmakta; ne var ki, tüm bu olumsuzluklar
panayırı, aynı ezelî irade tarafından hibe
edilen iki sevgili yavrumuzla bir anda olumlu ve mutlu
bir ortama dönüşmektedir!
Öte
taraftan yazarın, kendi eşinden ve çocuklarından
helâllik dilemesi, bir tür hodpesentlik (self-esteem)
ya da kendini fazla önemseme (self-importance)
hâli olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani yazar
kendi zannınca, şimdiye dek eşine ender rastlanacak
ilmî bir kitap kaleme almış olup, bu kitabı ortaya
çıkarmak için kendisini öylesine kaptırmış ki,
bu uğurda evlâd ü ıyâlini bile ihmal edecek
duruma gelmiş. Eserde yer alan her şeyin okuyucuyla
paylaşılması gerektiği esasına dayanan bu tür
araştırma çalışmalarında böylesi yapmacık ve
zoraki ifadelere yer verilmesini, bilimsel ciddiyetle
bağdaşmayacak tarzda, abartılı bir ruh hâlinin;
makul sınırın ötesine geçmiş aşırı bir
duygusallığın dışa vuran garip bir tezahürü
olarak görüyoruz. Akademik çalışmalar esnasında
zaman zaman aile ortamından uzak kalınması ve karşılıklı
bazı fedakârlıklara katlanma sonucu kısmî
mahrumiyetler yaşanması her akademisyen ve araştırmacı
için kaçınılmaz bir durum olup, burada temeddüh
ortamı oluşturmaya yetebilecek fazla malzeme yoktur.
Kanaatimizce yazarın birilerini eleştirirken, yer
yer maksadını aşan ifadeler kullanması ve bazı
gerçekleri tersyüz edecek derecede yanlış bilgiler
sunması, hep bu sözünü ettiğimiz abartılı ve
yapmacık ruh hâlinin olumsuz yansımalarıdır. Her
ne şekilde olursa olsun, bu tür bir hâlet-i rûhiyeye
sahip olmanın, ben merkezci ve çatışmacı bir üslûp
sergilemede meşru mazeret olarak sunulamayacağı
kanaatindeyiz.
|