|
KELÂM İLMİ VE YENİDEN YAPILANMA SÜREÇLERİ - Geçmiş Duygusu, Kültürel Bellek ve Hayatın Gerçekleri Ekseninde Bir Değerlendirme
Mehmet EVKURAN
1. Giriş ve Sorun
Geçmişimizi,
düşünsel ve itikâdî mirasımızı yeniden değerlendirme
ve yeniden yorumlama zorunluluğunu ya da ihtiyacını
hissetmemize yol açan etken nedir? Bu soru, basit
anlamda, 'dünyada her şey değişim geçirmekte, o halde biz de kendi değerlerimizi
yeniden değerlendirmeliyiz ve onları yenilemeliyiz!'
temelinde yapılan oldukça soyut bir açıklama tarzıyla
savuşturulabilecek bir konu değildir. Toplumsal ve
tarihsel sorunlar düzleminde düşünüyorsak, doğal
yaşamın içerdiği değişim olgusuna gönderme
yapmak pek de uygun bir yaklaşım olmayacaktır.
Aksine bu ihtiyacı ve zorunluluğu gündeme getiren
ve hatta dayatan gelişmelerin farkında olarak onlar
üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü doğal yaşam
ile toplumsal yaşamın kendilerine özgü, farklı ve
birbirine indirgenemeyecek dokuları bulunmaktadır.
Toplumsal
yaşamda değişim, istikrar ve denge gibi öğeleri
ortaya çıkaran şey doğal nedenler değil, insanların
niyet ve iradelerine bağlı olan kültürel
etkenlerdir. Bu nedenle değişim olgusunun ardında
yatan gerekçeleri yine kültürel ve tarihsel yaşamın
tikelliği içinde aramak gerekir. İstikrarın,
durgunluğun, güvenliğin ve geleneksel olana bağlılığın
egemen olduğu bir paradigma çerçevesinde, değişimi
ve yenilenmeyi konuşmak, dahası onu önermek önemli
ve ciddî bir girişim sayılır. Bu girişim,
paradigmanın sahip olduğu ve tarihsel süreç
boyunca geliştirerek teolojik bir formülle saklayıp
koruduğu bazı temel hassasiyetlerin de canlanmasına
yol açan gelişmelere neden olmaktadır.
2.
Geçmiş Duygusu, Tarih ve Hatırlama Sorunu
Dinin,
nesneleri ve inançları bir asla döndüren işlevi
vardır. Daha doğrusu, dinsel düşüncenin,
insandaki köken ihtiyacını karşılamaya dönük
bir yapılanması göze çarpmaktadır. Bu nokta dinin
bir vahiy ve bildiri olarak Tanrı'dan çıktıktan
sonra, insanın ve toplumun eline geçmesi ve beşerî-antropolojik
kırılmalara uğrayarak dünyevî-tarihsel bir kurum
hâlini almasını anlatmaktadır. Bir anlamda aşkın
olan, insanî olanla bütünleşmiş, karmaşık bir
yapı ortaya çıkmıştır. Din, kültür ve tarih
arasındaki ilişkinin felsefî ve ideolojik çözümlemesi,
yeniden inşâ tartışmalarının dayandığı
kuramsal bir zemin olarak görünüyor. Din, bir kültür
içinde geçmişi yaşatma işlevini üstlenmiştir.
Dinin bu işlevi, ideolojik ve kültürel anlamda, hatırlanmak,
canlandırmak ve tekrarlamak yoluyla devam etmesini sağlama
aracı olması niteliğiyle ilgilidir. Teolojik ve
felsefî anlamda din, kültür ve tarih üstü
ilgilerle temellenir. Onun özünde, herhangi bir kültürü
ve herhangi bir toplumsal-tarihsel dokuyu onaylamak ve
kutsamak gibi bir görevi bulunmamaktadır. Ancak din,
tedeyyüne dönüşünce,
sanki kaçınılmaz bir beşerî yasa çalışmaya başlamakta
ve din tarihsel deneyime eşlik etmekte ve o toplumun
kurumsallaşma süreciyle diyalektik bir ilişki içine
girmektedir. Toplumun düşünsel ve tarihsel yürüyüşünü
etkileyen din, aynı zamanda o toplumun yerleşik yapısından
ve kültüründen de etkilenmektedir. Din ile tarihin
bu karşılıklı ilişkilerinden dolayı, pek çok
dinsel konunun, kavramın ve kurumun anlaşılmasında
kendince bir tarih felsefesi, bir tarih algısı yürürlüktedir.
Müslüman kültürünün sorunları açısından bakıldığında
bu hususun daha da öne çıktığını görürüz.
Zira Müslüman kitleler, yaşayan büyük dinsel
cemaatler içinde, kendi tarihini olabilecek en yoğun
biçimiyle yaşayan topluluklar arasında yer almaktadır.
Tarih
konusu, daha yerinde bir tabirle geçmişin ve kültürel
mirasın tarih aracılığıyla anlatılaştırılması,
ben bilincinin oluşmasına ve bireyin bir insan
olarak kendisinin farkına varmasına nasıl katkıda
bulunmaktadır? Süreç genel olarak şu şekilde işlemektedir:
İnsan, gerek bireysel gerekse topluca neler
yapabilmeye muktedir olduğunu tarihe bakarak öğrenir.
Tarih başarabileceğimiz işlerin sınırlarına ve içeriğine
dair bir birikim sunar. Bu birikim, yeni kuşaklar
nezdinde bir yön, hedef ve istikamet duygusunun yanında,
bir kimlik ve kişilik dokusunu da ortaya koyar.
Tarihin ve tarihsel anlatıların günümüze uzanan,
dahası etkisini yalnızca şimdiki zamanda gösteren
belirleyici ve yönlendirici işlevi buradan ileri
gelmektedir.
Bu
nedenle benlik ve kimlik sorunu ile gelenek öğretimi
arasındaki sıkı ilişkinin tarih aracılığıyla
sağlandığı ileri sürülebilir. Bu soruna, benzer
bir bağlamda değinen Collingwood, Tarih’i bir
bilim dalı olarak temellendirirken şu soruyu sorar:
Neyin ne için vuku bulduğunu bilmek bizim açımızdan
ne değer taşıyor? Kısaca Tarih ne içindir? Onun
cevabı ise kısaca şöyledir: Tarih, insanın
kendisini bilmesi (self-knowledge) içindir. Kendini
bilmek, sadece kendini diğer insanlardan ayıran şeyleri
yani kişisel özellikleri değil, aynı zamanda insan
olarak kendi doğasını bilmek anlamına gelir.
Nasıl
bir anlatıcı olmaksızın, herhangi bir anlatı imkânsız
ise, tarihçi olmaksızın tarih de imkânsızdır.
Anlatılar önceden mevcut olan şeyler değildir.
Aksine anlatı, tarihçi tarafından yapılır ve
sunulur. Ortada tek bir iktidar ve tek bir tarihçi
olmadığına, aksine birden fazla iktidar biçimleri
ve birden fazla tarihçi/anlatıcı bulunduğuna göre,
aynı geçmiş olaylar hakkında farklı hikâyeler
vardır. Bu nedenle ne kadar çok tarih varsa, ona
inanmayan o kadar çok tarihçi vardır.
Bu son nokta özelikle önemlidir. Burada tarihin, geçmişi
bir düzene sokma işlevi yürürlüktedir. Tarih, geçmiş
düşünceleri ya da olayları zihnimizde yeniden
canlandırır. Bu, basit ve yalın anlamda bir anımsama/anımsatma
işi değildir. Bilâkis bundan daha fazla ve daha örgütlü
bir girişim olan yeniden anlamlandırma ve yapılandırma
süreçleridir söz konusu olan.
Bazı
kültür antropologları, tarih duygusunu, insanın kültür
yaratma yeteneği ile bağlantılı olan temel bir özellik
olarak görürler. Yanı sıra daha derin, köklü ve
fakat örgütsüz bir duygu olan geçmiş duygusu
(Sense of the Past), zihinsel bir organa
benzetilmektedir. Gerçekten de geçmişin bilgileri,
geçmişle bağlantı, ona saygı duyulması, taklit
edilmesi ya da reddedilmesi, böyle bir geçmiş
duygusu olmaksızın gerçekleşemezdi.
Tarih duygusunun ve onun sağladığı şeyin en önemli
yönü, bir benlik bilincinin oluşmasında oynadığı
roldür. Bu rol elbette, sadece bir benlik bilincinin
oluşmasıyla sınırlı değildir. Ona tarihsel,
ideolojik ve düşünsel bir süreklilik kazandırmak
da, bu işlevin ayrılmaz bir parçası sayılır. Ki
artık bu ilişkiyi anlatmada tarih kavramı yetersiz
kalmakta ve daha uygun bir tanımlama olarak da kültürel
bellek ifadesini kullanmak gerekmektedir. Bu son
noktanın iktidar ilişkileri açısından taşıdığı
değer, anlatının/söylemin ideolojik kurgusunun altını
çizer. Zira her türden tarihsel söylem, gizli ya da
örtük tarihin belirli bir anında yaşanmış olan
iktidar ilişkilerine ve politik dengelere göndermede
bulunur. Tarihin ve tarihsel anlatıların yapısökümü
sorununu incelerken Munslow, bu konuya şöylece
dikkat çeker;
''Yazılı
tarih her zaman salt masum bir hikâye anlatmanın ötesinde
bir şeydir; çünkü yazılı tarih her şeyden önce
iktidarın dağıtılması ve kullanılmasının başlıca
aracıdır. Tarihsel verilerin bir anlatı içinde örgütlenmesi
eylemi, kendi başına yalnızca 'hakikî'
bir gerçeklik yanılsaması oluşturmakla kalmaz, aynı
zamanda, geçmişe sahte bir tutarlılık verir.''
Kültürel
bellek açısından bakıldığında, gerçek tarih
ile hatırlanan tarih arasındaki fark konusu hemen
merkezîleşir. Kültürel bellek için gerçek değil,
hatırlanan tarih önemlidir. Kültürel bellekte, gerçek
tarih hatırlanan tarihe ve ardından da efsaneye dönüşür.
Grubun ya da toplumun kimliği, kültürel bellek aracılığıyla
sürekli yaşatılır ve sonraki kuşaklara aktarılır.
Kültürel bellek, gündelik olmayan olayları hatırlama
organıdır. Bu organ ile tarih anımsanır, topluluk
kökeninden emin olur. Gündelik yaşamın ötesinde
yer alan kimlikler, kültürel bellek içinde saklanır
ve canlı tutulur.
Geleneğin, insan tarafından doğrudan kavranabilecek
bir nesne olmayışı, kültürel belleğin varlık
nedenidir. O, geçmişi düzenler, anlamlandırır,
geleneği kurar ve geçmişe bir bilinç atfeder.
Tarih incelemelerinin bir noktadan sonra, geçmişin
olgusal incelenmesinden uzaklaşarak, söylemlerin
incelenmesine doğru kaymak zorunda olması da bundandır.
Tarih, şimdiki zamanı asla bir olgu olarak, salt yaşanmış
bir gerçeklik olarak etkilemez; aksine bugüne aktarılan
ve insanları yönlendiren şey, söylemlerdir. Tarih,
hatırlama yoluyla ve kültürel bellek aracılığıyla
söyleme dönüşür ve insanların kültürel
evrenlerine geçiş yapar. İnsanların zihinlerinin,
tarihsel olarak şekillenmesi söylemler aracılığıyla
sağlanır. Dolayısıyla tarih araştırmaları,
zorunlu olarak zihniyet incelemelerini ve söylemlerin
çözümlenmelerini çağırır. Temel soru şudur;
insanlar hangi tarihsel söylemler aracılığıyla
sevk ve idare edilmektedirler?
İmge
ve tahayyül olarak gündeme geldiği zaman, tarihte
bulunan 'sabit
noktalar' arasındaki boşlukların doldurulması
sorunu canlanır. Bu sabit noktalar, herkes tarafından
varlığı kabul edilen, açık seçik referanslardır.
Olaylar kadar elimize ulaşan metinleri de birer sabit
nokta olarak görmemiz gerekir. Bir an için sabit
noktaların çok iyi anlaşıldığını varsayalım.
Ancak bu kez sabit noktalar arasındaki boşlukların
nasıl doldurulacağı sorunu o kadar belirleyicidir
ki, referansların varlığı bize doğru anlam
konusunda yeterli güvenceyi sağlamaz. Olayları,
olguları ve sabit noktaları anlamlı bir bütün oluşturacak
şekilde birbirlerine bağlayan ve onları bir anlatıya
dönüştüren tarihçidir. Tarih, anlam ve doğruluk
konularını tartışan tarih felsefecisi Collingwood
bu soruna büyük önem vermekte ve sorumluluğun altını
şöyle çizmektedir:
''Tarihçinin
geçmişe ait resmî sabit noktalar arasında çekilen
bir tahayyülî inşâ ağı ise ve sabit noktalar hâlâ
otoritelerden ödünç alınan ifadelere, şahitliğe
dayanıyorsa bu tarih görüşü de bu biçimiyle
sadece diğer bir kes-yapıştır tarih biçimidir.
Tarihçi, sadece sabit noktalar arasına gerilen
iplerden (yani metne ilâve fiilinden) değil, aynı
zamanda, sabit noktalardan da sorumludur.''
Bu
konu en çok bir Kelâm ya da tarih metninin arka plânını
ve politik mantığını çözümlemeye çalıştığımızda
karşımıza çıkmaktadır. Bir Kelâm metnini doğru
anlamak her şeyden önce o metnin dilini bilmeyi ve
teknik olarak hangi meseleden bahsettiğini kavramayı
gerektirmektedir. Oysa bir Kelâmcı için bundan daha
öte bir duruş noktası vardır ki, o da ancak genel
felsefe ve teoloji birikimiyle elde edilebilir. Tarih
bilgisi, bize iktidarın, kurumların ve kültürün dışsal
dönüşümlerini verir. Ve hangi fikrin hangi
tarihsel olaylarla birlikte geliştiğini tespit etmek
açısından bu çok önemlidir. Oysa bir Kelâmcı,
fikirlerin tarihinin yanında belki daha önemli
olarak, onların İslâm Teolojisi açısından değerlerini
ve geçerliliklerini ortaya koymak durumundadır. Şu
halde tarih bilgisiyle teoloji ve felsefe bilgisinin
birbirlerini bütünledikleri görülmektedir. Ancak işaret
edilmesi gereken nokta odur ki; tarihin, herhangi bir
teolojik ekolün tikel öğretileri doğrultusunda çarpıtılması
olayı karşısında duyarlı olmak gerekir. Bu
nedenle, özellikle fırkalarla ilgili verilen klâsik
bilgiler teolojik bir forma sahip iseler de, iktidarın
ya da onu yazan düşünürün tutumundan uzak değildir.
Bu son anılan husus doğaldır ki, klâsik eserlerde
açıkça yer almaz. Bidatlerle ve sapık görüşlerle
mücadele etme gerekçesine dayanarak yazılan
eserlerde, felsefî ve Kelâmî bir içerik yer alsa
da, politik ve mezhebî çekişmelerin, kullanılan söylemdeki
etkisini ihmal etmemek gerekir. Örneğin Mustazhırî’yi
yazan Gazâlî, Bâtınîlere karşı teolojik bir mücadele
verirken, onun eseri diğer yandan Sünnî iktidar
tarafından, Bâtınî etkinliklerin aleyhine bir
iddianame niteliğiyle kullanılmıştır. Bu metin
epistemolojik ve Kelâmî açılardan onların haklılığını
ellerinden çekip alırken, Sünnî Selçuklu iktidarı
siyasî rakiplerini halkın gözünde mahkûm etmiş
oluyordu.
Politik iktidar güçlü bir merkezîlik oluşturma sürecine
girerken, dinsel düşünce de benzer bir merkezîlik
yörüngesine girmişti.
Bazı
düşünürler, kültürel bellek aracılığıyla gündelik
yaşamın gerçeklerinden ve varolan düşünsel
sistemden uzaklaşılabileceğini, onların dışına
çıkarak rahat bir nefes alma imkânının elde
edilebileceğini söylerler. Kültürel bellek, gündelik
yaşamın tersi ve bir başka kültürel evrenin
iklimi olarak değerlendirilir. Kültürel bellek,
varolanı aşıp başka bir dünyaya geçiş yapma imkânı
sunabilir. Varolan merkezî kültürel yapılar ile kültürel
bellek arasındaki kırılgan ilişki sorunu, geçmişe
yönelme durumları hakkında da geçerlidir. Şu
halde hatırlamanın; tek yönlü işleyen ve geçmişi
olumlayıcı politik bir akıl yürütme işlemi olmadığı,
yanı sıra bugün ile geçmişi karşı karşıya
getiren bir yanının da bulunduğu gerçeği de fark
edilmelidir. İlk durumda, geçmiş ile bugün arasında
bir süreklilik ilişkisi kurulmakta ve şimdiki
zaman, geçmişin onayladığı bir içerik olarak tanımlanmaktadır.
Bu, hatırlamanın, politik onaylayıcı işlevidir ve
bu işlev, hem geleneksel otoriteler hem de şimdiki
zamanın otoriteleri tarafından arzu edilen bir şeydir.
Zira onlar, geçmişin, itaat davranışını öne çıkaracak
şekilde anımsanmasını sağlayan bir uyum ve
istikrar tablosundan yanadırlar. Oysa kültürel
belleğin ikinci türden çalışma biçimi, denetim dışı
yürür. Arzu edilmeyen olaylar, yine arzu edilmeyen söylemlerle
hatırlanır, bugüne taşınır. Bu durum, geçmiş
ile şimdiki zamanın farklı paradigmalar olarak
birbirleriyle çatışmalarını anlatır.
''Geçmişin
hatırlanması, tehlikeli fikirlerin ortaya çıkmasına
neden olabilir ve yerleşmiş toplum; belleğin yıkıcı
içeriklerinden korkmaktadır. Hatırlama bir anlamda,
gerçeklerden uzaklaştıran, bu gerçeklerin iktidarını
kısa bir süre içinde kıran bir 'aracılık'
biçimidir. Bellek, geçmiş korkular gibi geçmiş
umutların da yeniden hatırlanmasını sağlar.''
Bu
durumda geçmiş, şimdiki zaman açısından bir 'öteki'
karakteriyle canlanır. Hatırlama burada, şimdiki
zamanın egemen güçlerine karşı bir direniş
eylemine dönüşmektedir. Tarihsel ve sosyolojik bir
olgu olarak kabul edilen gelenek ile bir değerler
sistemi ve bir kültürel referans olarak algılanan
gelenek arasında çözümlenmesi gereken bir karışıklık
bulunmaktadır. Geleneğin sosyal matrisini tanımlamayı
başaramadan herhangi bir değişim politikası
belirlemenin imkânsız olduğunu düşünen Laouri,
gelenek sorunu ile ilgili temel bir ayrıma dikkati çeker.
Ona göre, yapı olarak gelenek ile ideoloji olarak
gelenek arasında mutlaka bir ayrım yapılmalıdır.
Tarihi
ve geleneksel düşünceyi bir değişmezlik olarak
algılamayı sürdürmek değil, onun içindeki değiştirici,
ilerici, üretici ve kucaklayıcı öğeleri keşfederek
onu kendimizin kılmak zorundayız. Tarihsel söylem
aracılığıyla dile gelen gelenek, hoşumuza gitsin
ya da gitmesin, bizim geçmişimizi anlatmaktadır. Bu
yüzdendir ki onu, baskıcı ve monist nitelikli selefî
ya da modernist okumaların ellerine terk edemeyiz. İçerdiği
değişim potansiyellerini ortaya koyarak, gelenekle
diyaloğa geçmemiz gerekmektedir. Bu konu, zihniyet
kalıplarının kendiliğinden devreye girdiği Kelâm’ın
yeniden inşâ edilmesi çabalarında dikkat ve özen
gerektiren bir projeye duyulan ihtiyacı ortaya
koymaktadır. Güçlü bir gelenek bilgisine
dayanmayan okumaların, teolojik/Kelâmî hafızanın
içerdiği opsiyonları ve farklı okuma-anlama biçimlerini
keşfetmesi mümkün olmayacaktır.
Zihin
felsefesi açısından bakıldığında bir kültürel
durumun kendisini anlamanın nihaî olarak başarılması
olanaksız bir iş olduğunu da itiraf etmemiz
gerekir. Bu husus, geçmiş ve tarih incelemelerinde
daha da geçerlidir. Zira tarihin konusu olan nesne
yani geçmiş, şu burada bulunan gerçek bir varlık
değildir. Metinlerin, anlatıların ve kalıntıların
bize sunmuş oldukları ise onun ancak tam değil, göreli
ve seçilmiş bir bilgisini verir. Diğer yandan
metinlerin ve materyallerin doğruya en yakın yorumu
değerli olmakla birlikte kesinlikle yetersizdir. Çünkü
bir paradigmayı kavramak bundan daha fazla bir şeydir.
Paradigma, metinlerden çok (Çünkü metinleşen söylemler,
büyük oranda politik talepler çerçevesinde şekillenmişlerdir.)
ona hayat veren mekânlarla, gündelik ilişkilerle,
politik ve medenî ilişkilerle, aile, sınıf ve
elitlerin yaşantılarıyla, hatta en çok bu son sayılanlarla
birlikte yaşar, dönüşür ve değişir. Bu anılan
sorunlar, hiç kuşkusuz İslâm geleneği için de geçerli
bir durumdur. Müslüman halkların yaşadığı
kentlerin sosyolojisinden kopuk olarak,
mega-metinlerin (bunlar Kelâm, Fıkıh literatürü,
Tarih ve Ahlâk kitaplarıdır) okunması geleneksel
paradigmayı vermeyecektir.
|