ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Ahmet Yaman: ABDULLAH B. MES’ÛD’UN HANEFÎ MEZHEBİNİN OLUŞUMUNDAKİ ROLÜ - Bir Genel Kabulün Buhârî ve Müslim Rivâyetleri Çerçevesinde Gözden Geçirilmesi
Özcan Hıdır: İLK VAHYİN GELİŞİ HADİSİ BAĞLAMINDA VARAKA B. NEVFEL’İN HZ. PEYGAMBER’E DİNÎ-KÜLTÜREL ETKİSİNE DAİR İDDİALARIN 
DEĞERLENDİRİLMESİ
Mehmet Evkuran: KELÂM İLMİ VE YENİDEN YAPILANMA SÜREÇLERİ - Geçmiş Duygusu, Kültürel Bellek ve Hayatın Gerçekleri Ekseninde Bir 
Değerlendirme
Abdullah Kahraman: KLÂSİK FIKIH LİTERATÜRÜNDE KADININ CEMAATLE İBADETİ KONUSUNDAKİ YAKLAŞIMLARDA FİTNE SÖYLEMİNİN ROLÜ -ELEŞTİREL BİR BAKIŞ-
Necdet Çağıl: “KUR’ÂN DİLİ ve RETORİĞİ” ADLI KİTAP ÜZERİNE
Mehmet Akgül: TÜRKİYE’DE SİYASAL-TOPLUMSAL MERKEZİN DEĞİŞİM SÜRECİ VE MUHAFAZAKÂRLIK
İsmail Albayrak: ERKEN DÖNEM KURRÂ İLE İLGİLİ ORYANTALİSTİK BAKIŞ AÇISININ ELEŞTİREL DEĞERLENDİRMESİ
Mustafa Tekin: TÜRKİYE’DE AYDIN KADINLARIN DİN ANLAYIŞI
Soner Gündüzöz: ARAPÇA’NIN POTANSİYELİ: ARAPÇA’DA KELİME TÜRETİM YOLLARINA İLİŞKİN BİR İNCELEME
Ali Kaya: RUH VE BEDEN BÜTÜNLÜĞÜNE DOKUNULMAZLIK KURAMI BAKIMINDAN ÖLME HAKKI
Süleyman Genç: HALİFE el-KÂDİR DÖNEMİNDE BAĞDAT’TA YAŞANAN DİNÎ-SİYASÎ HADİSELER VE ONUN SÜNNÎ SİYASETİ
Marcel A. Boisard Çeviri: Şemsettin Ulusal: BATININ KAMU VE ULUSLARARASI HUKUKUNA İSLÂM’IN MUHTEMEL TESİRİ ÜZERİNE
Maurice Borrmans Çeviri: Süleyman Turan: KUR’ÂN-I KERÎM VE KİTÂB-I MUKADDES’TE DİNÎ ÇOĞULCULUK VE SINIRLARI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mehmet Eren: MUHADDİSLERİN HADİS İLMİNDEKİ DERECELERİ VE MEŞHUR HADİS ÂLİMLERİNE DAİR İKİ ÖNEMLİ KAYNAK

Ruhattin Yazoğlu: ÖLÜMSÜZLÜK İNANCININ DAYANDIĞI TEMELLER

 
NOSTALJİ:
Halil İnalcık Çeviri: İbrahim Kalın: İSTANBUL: BİR İSLÂM ŞEHRİ
  makaleler


KELÂM İLMİ VE YENİDEN YAPILANMA SÜREÇLERİ - Geçmiş Duygusu, Kültürel Bellek ve Hayatın Gerçekleri Ekseninde Bir Değerlendirme

Mehmet EVKURAN

1. Giriş ve Sorun

Geçmişimizi, düşünsel ve itikâdî mirasımızı yeniden değerlendirme ve yeniden yorumlama zorunluluğunu ya da ihtiyacını hissetmemize yol açan etken nedir? Bu soru, basit anlamda, 'dünyada her şey değişim geçirmekte, o halde biz de kendi değerlerimizi yeniden değerlendirmeliyiz ve onları yenilemeliyiz!' temelinde yapılan oldukça soyut bir açıklama tarzıyla savuşturulabilecek bir konu değildir. Toplumsal ve tarihsel sorunlar düzleminde düşünüyorsak, doğal yaşamın içerdiği değişim olgusuna gönderme yapmak pek de uygun bir yaklaşım olmayacaktır. Aksine bu ihtiyacı ve zorunluluğu gündeme getiren ve hatta dayatan gelişmelerin farkında olarak onlar üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü doğal yaşam ile toplumsal yaşamın kendilerine özgü, farklı ve birbirine indirgenemeyecek dokuları bulunmaktadır.

Toplumsal yaşamda değişim, istikrar ve denge gibi öğeleri ortaya çıkaran şey doğal nedenler değil, insanların niyet ve iradelerine bağlı olan kültürel etkenlerdir. Bu nedenle değişim olgusunun ardında yatan gerekçeleri yine kültürel ve tarihsel yaşamın tikelliği içinde aramak gerekir. İstikrarın, durgunluğun, güvenliğin ve geleneksel olana bağlılığın egemen olduğu bir paradigma çerçevesinde, değişimi ve yenilenmeyi konuşmak, dahası onu önermek önemli ve ciddî bir girişim sayılır. Bu girişim, paradigmanın sahip olduğu ve tarihsel süreç boyunca geliştirerek teolojik bir formülle saklayıp koruduğu bazı temel hassasiyetlerin de canlanmasına yol açan gelişmelere neden olmaktadır.

2. Geçmiş Duygusu, Tarih ve Hatırlama Sorunu

Dinin, nesneleri ve inançları bir asla döndüren işlevi vardır. Daha doğrusu, dinsel düşüncenin, insandaki köken ihtiyacını karşılamaya dönük bir yapılanması göze çarpmaktadır. Bu nokta dinin bir vahiy ve bildiri olarak Tanrı'dan çıktıktan sonra, insanın ve toplumun eline geçmesi ve beşerî-antropolojik kırılmalara uğrayarak dünyevî-tarihsel bir kurum hâlini almasını anlatmaktadır. Bir anlamda aşkın olan, insanî olanla bütünleşmiş, karmaşık bir yapı ortaya çıkmıştır. Din, kültür ve tarih arasındaki ilişkinin felsefî ve ideolojik çözümlemesi, yeniden inşâ tartışmalarının dayandığı kuramsal bir zemin olarak görünüyor. Din, bir kültür içinde geçmişi yaşatma işlevini üstlenmiştir. Dinin bu işlevi, ideolojik ve kültürel anlamda, hatırlanmak, canlandırmak ve tekrarlamak yoluyla devam etmesini sağlama aracı olması niteliğiyle ilgilidir. Teolojik ve felsefî anlamda din, kültür ve tarih üstü ilgilerle temellenir. Onun özünde, herhangi bir kültürü ve herhangi bir toplumsal-tarihsel dokuyu onaylamak ve kutsamak gibi bir görevi bulunmamaktadır. Ancak din, tedeyyüne dönüşünce, sanki kaçınılmaz bir beşerî yasa çalışmaya başlamakta ve din tarihsel deneyime eşlik etmekte ve o toplumun kurumsallaşma süreciyle diyalektik bir ilişki içine girmektedir. Toplumun düşünsel ve tarihsel yürüyüşünü etkileyen din, aynı zamanda o toplumun yerleşik yapısından ve kültüründen de etkilenmektedir. Din ile tarihin bu karşılıklı ilişkilerinden dolayı, pek çok dinsel konunun, kavramın ve kurumun anlaşılmasında kendince bir tarih felsefesi, bir tarih algısı yürürlüktedir. Müslüman kültürünün sorunları açısından bakıldığında bu hususun daha da öne çıktığını görürüz. Zira Müslüman kitleler, yaşayan büyük dinsel cemaatler içinde, kendi tarihini olabilecek en yoğun biçimiyle yaşayan topluluklar arasında yer almaktadır.

Tarih konusu, daha yerinde bir tabirle geçmişin ve kültürel mirasın tarih aracılığıyla anlatılaştırılması, ben bilincinin oluşmasına ve bireyin bir insan olarak kendisinin farkına varmasına nasıl katkıda bulunmaktadır? Süreç genel olarak şu şekilde işlemektedir: İnsan, gerek bireysel gerekse topluca neler yapabilmeye muktedir olduğunu tarihe bakarak öğrenir. Tarih başarabileceğimiz işlerin sınırlarına ve içeriğine dair bir birikim sunar. Bu birikim, yeni kuşaklar nezdinde bir yön, hedef ve istikamet duygusunun yanında, bir kimlik ve kişilik dokusunu da ortaya koyar. Tarihin ve tarihsel anlatıların günümüze uzanan, dahası etkisini yalnızca şimdiki zamanda gösteren belirleyici ve yönlendirici işlevi buradan ileri gelmektedir.

Bu nedenle benlik ve kimlik sorunu ile gelenek öğretimi arasındaki sıkı ilişkinin tarih aracılığıyla sağlandığı ileri sürülebilir. Bu soruna, benzer bir bağlamda değinen Collingwood, Tarih’i bir bilim dalı olarak temellendirirken şu soruyu sorar: Neyin ne için vuku bulduğunu bilmek bizim açımızdan ne değer taşıyor? Kısaca Tarih ne içindir? Onun cevabı ise kısaca şöyledir: Tarih, insanın kendisini bilmesi (self-knowledge) içindir. Kendini bilmek, sadece kendini diğer insanlardan ayıran şeyleri yani kişisel özellikleri değil, aynı zamanda insan olarak kendi doğasını bilmek anlamına gelir.[1]

Nasıl bir anlatıcı olmaksızın, herhangi bir anlatı imkânsız ise, tarihçi olmaksızın tarih de imkânsızdır. Anlatılar önceden mevcut olan şeyler değildir. Aksine anlatı, tarihçi tarafından yapılır ve sunulur. Ortada tek bir iktidar ve tek bir tarihçi olmadığına, aksine birden fazla iktidar biçimleri ve birden fazla tarihçi/anlatıcı bulunduğuna göre, aynı geçmiş olaylar hakkında farklı hikâyeler vardır. Bu nedenle ne kadar çok tarih varsa, ona inanmayan o kadar çok tarihçi vardır.[2] Bu son nokta özelikle önemlidir. Burada tarihin, geçmişi bir düzene sokma işlevi yürürlüktedir. Tarih, geçmiş düşünceleri ya da olayları zihnimizde yeniden canlandırır. Bu, basit ve yalın anlamda bir anımsama/anımsatma işi değildir. Bilâkis bundan daha fazla ve daha örgütlü bir girişim olan yeniden anlamlandırma ve yapılandırma süreçleridir söz konusu olan.

Bazı kültür antropologları, tarih duygusunu, insanın kültür yaratma yeteneği ile bağlantılı olan temel bir özellik olarak görürler. Yanı sıra daha derin, köklü ve fakat örgütsüz bir duygu olan geçmiş duygusu (Sense of the Past), zihinsel bir organa benzetilmektedir. Gerçekten de geçmişin bilgileri, geçmişle bağlantı, ona saygı duyulması, taklit edilmesi ya da reddedilmesi, böyle bir geçmiş duygusu olmaksızın gerçekleşemezdi.[3] Tarih duygusunun ve onun sağladığı şeyin en önemli yönü, bir benlik bilincinin oluşmasında oynadığı roldür. Bu rol elbette, sadece bir benlik bilincinin oluşmasıyla sınırlı değildir. Ona tarihsel, ideolojik ve düşünsel bir süreklilik kazandırmak da, bu işlevin ayrılmaz bir parçası sayılır. Ki artık bu ilişkiyi anlatmada tarih kavramı yetersiz kalmakta ve daha uygun bir tanımlama olarak da kültürel bellek ifadesini kullanmak gerekmektedir. Bu son noktanın iktidar ilişkileri açısından taşıdığı değer, anlatının/söylemin ideolojik kurgusunun altını çizer. Zira her türden tarihsel söylem, gizli ya da örtük tarihin belirli bir anında yaşanmış olan iktidar ilişkilerine ve politik dengelere göndermede bulunur. Tarihin ve tarihsel anlatıların yapısökümü* sorununu incelerken Munslow, bu konuya şöylece dikkat çeker;

''Yazılı tarih her zaman salt masum bir hikâye anlatmanın ötesinde bir şeydir; çünkü yazılı tarih her şeyden önce iktidarın dağıtılması ve kullanılmasının başlıca aracıdır. Tarihsel verilerin bir anlatı içinde örgütlenmesi eylemi, kendi başına yalnızca 'hakikî' bir gerçeklik yanılsaması oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda, geçmişe sahte bir tutarlılık verir.''[4]

Kültürel bellek açısından bakıldığında, gerçek tarih ile hatırlanan tarih arasındaki fark konusu hemen merkezîleşir. Kültürel bellek için gerçek değil, hatırlanan tarih önemlidir. Kültürel bellekte, gerçek tarih hatırlanan tarihe ve ardından da efsaneye dönüşür. Grubun ya da toplumun kimliği, kültürel bellek aracılığıyla sürekli yaşatılır ve sonraki kuşaklara aktarılır. Kültürel bellek, gündelik olmayan olayları hatırlama organıdır. Bu organ ile tarih anımsanır, topluluk kökeninden emin olur. Gündelik yaşamın ötesinde yer alan kimlikler, kültürel bellek içinde saklanır ve canlı tutulur.[5] Geleneğin, insan tarafından doğrudan kavranabilecek bir nesne olmayışı, kültürel belleğin varlık nedenidir. O, geçmişi düzenler, anlamlandırır, geleneği kurar ve geçmişe bir bilinç atfeder. Tarih incelemelerinin bir noktadan sonra, geçmişin olgusal incelenmesinden uzaklaşarak, söylemlerin incelenmesine doğru kaymak zorunda olması da bundandır. Tarih, şimdiki zamanı asla bir olgu olarak, salt yaşanmış bir gerçeklik olarak etkilemez; aksine bugüne aktarılan ve insanları yönlendiren şey, söylemlerdir. Tarih, hatırlama yoluyla ve kültürel bellek aracılığıyla söyleme dönüşür ve insanların kültürel evrenlerine geçiş yapar. İnsanların zihinlerinin, tarihsel olarak şekillenmesi söylemler aracılığıyla sağlanır. Dolayısıyla tarih araştırmaları, zorunlu olarak zihniyet incelemelerini ve söylemlerin çözümlenmelerini çağırır. Temel soru şudur; insanlar hangi tarihsel söylemler aracılığıyla sevk ve idare edilmektedirler?

İmge ve tahayyül olarak gündeme geldiği zaman, tarihte bulunan 'sabit noktalar' arasındaki boşlukların doldurulması sorunu canlanır. Bu sabit noktalar, herkes tarafından varlığı kabul edilen, açık seçik referanslardır. Olaylar kadar elimize ulaşan metinleri de birer sabit nokta olarak görmemiz gerekir. Bir an için sabit noktaların çok iyi anlaşıldığını varsayalım. Ancak bu kez sabit noktalar arasındaki boşlukların nasıl doldurulacağı sorunu o kadar belirleyicidir ki, referansların varlığı bize doğru anlam konusunda yeterli güvenceyi sağlamaz. Olayları, olguları ve sabit noktaları anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde birbirlerine bağlayan ve onları bir anlatıya dönüştüren tarihçidir. Tarih, anlam ve doğruluk konularını tartışan tarih felsefecisi Collingwood bu soruna büyük önem vermekte ve sorumluluğun altını şöyle çizmektedir:

''Tarihçinin geçmişe ait resmî sabit noktalar arasında çekilen bir tahayyülî inşâ ağı ise ve sabit noktalar hâlâ otoritelerden ödünç alınan ifadelere, şahitliğe dayanıyorsa bu tarih görüşü de bu biçimiyle sadece diğer bir kes-yapıştır tarih biçimidir. Tarihçi, sadece sabit noktalar arasına gerilen iplerden (yani metne ilâve fiilinden) değil, aynı zamanda, sabit noktalardan da sorumludur.''[6]

Bu konu en çok bir Kelâm ya da tarih metninin arka plânını ve politik mantığını çözümlemeye çalıştığımızda karşımıza çıkmaktadır. Bir Kelâm metnini doğru anlamak her şeyden önce o metnin dilini bilmeyi ve teknik olarak hangi meseleden bahsettiğini kavramayı gerektirmektedir. Oysa bir Kelâmcı için bundan daha öte bir duruş noktası vardır ki, o da ancak genel felsefe ve teoloji birikimiyle elde edilebilir. Tarih bilgisi, bize iktidarın, kurumların ve kültürün dışsal dönüşümlerini verir. Ve hangi fikrin hangi tarihsel olaylarla birlikte geliştiğini tespit etmek açısından bu çok önemlidir. Oysa bir Kelâmcı, fikirlerin tarihinin yanında belki daha önemli olarak, onların İslâm Teolojisi açısından değerlerini ve geçerliliklerini ortaya koymak durumundadır. Şu halde tarih bilgisiyle teoloji ve felsefe bilgisinin birbirlerini bütünledikleri görülmektedir. Ancak işaret edilmesi gereken nokta odur ki; tarihin, herhangi bir teolojik ekolün tikel öğretileri doğrultusunda çarpıtılması olayı karşısında duyarlı olmak gerekir. Bu nedenle, özellikle fırkalarla ilgili verilen klâsik bilgiler teolojik bir forma sahip iseler de, iktidarın ya da onu yazan düşünürün tutumundan uzak değildir. Bu son anılan husus doğaldır ki, klâsik eserlerde açıkça yer almaz. Bidatlerle ve sapık görüşlerle mücadele etme gerekçesine dayanarak yazılan eserlerde, felsefî ve Kelâmî bir içerik yer alsa da, politik ve mezhebî çekişmelerin, kullanılan söylemdeki etkisini ihmal etmemek gerekir. Örneğin Mustazhırî’yi yazan Gazâlî, Bâtınîlere karşı teolojik bir mücadele verirken, onun eseri diğer yandan Sünnî iktidar tarafından, Bâtınî etkinliklerin aleyhine bir iddianame niteliğiyle kullanılmıştır. Bu metin epistemolojik ve Kelâmî açılardan onların haklılığını ellerinden çekip alırken, Sünnî Selçuklu iktidarı siyasî rakiplerini halkın gözünde mahkûm etmiş oluyordu.[7] Politik iktidar güçlü bir merkezîlik oluşturma sürecine girerken, dinsel düşünce de benzer bir merkezîlik yörüngesine girmişti.

Bazı düşünürler, kültürel bellek aracılığıyla gündelik yaşamın gerçeklerinden ve varolan düşünsel sistemden uzaklaşılabileceğini, onların dışına çıkarak rahat bir nefes alma imkânının elde edilebileceğini söylerler. Kültürel bellek, gündelik yaşamın tersi ve bir başka kültürel evrenin iklimi olarak değerlendirilir. Kültürel bellek, varolanı aşıp başka bir dünyaya geçiş yapma imkânı sunabilir. Varolan merkezî kültürel yapılar ile kültürel bellek arasındaki kırılgan ilişki sorunu, geçmişe yönelme durumları hakkında da geçerlidir. Şu halde hatırlamanın; tek yönlü işleyen ve geçmişi olumlayıcı politik bir akıl yürütme işlemi olmadığı, yanı sıra bugün ile geçmişi karşı karşıya getiren bir yanının da bulunduğu gerçeği de fark edilmelidir. İlk durumda, geçmiş ile bugün arasında bir süreklilik ilişkisi kurulmakta ve şimdiki zaman, geçmişin onayladığı bir içerik olarak tanımlanmaktadır. Bu, hatırlamanın, politik onaylayıcı işlevidir ve bu işlev, hem geleneksel otoriteler hem de şimdiki zamanın otoriteleri tarafından arzu edilen bir şeydir. Zira onlar, geçmişin, itaat davranışını öne çıkaracak şekilde anımsanmasını sağlayan bir uyum ve istikrar tablosundan yanadırlar. Oysa kültürel belleğin ikinci türden çalışma biçimi, denetim dışı yürür. Arzu edilmeyen olaylar, yine arzu edilmeyen söylemlerle hatırlanır, bugüne taşınır. Bu durum, geçmiş ile şimdiki zamanın farklı paradigmalar olarak birbirleriyle çatışmalarını anlatır.

''Geçmişin hatırlanması, tehlikeli fikirlerin ortaya çıkmasına neden olabilir ve yerleşmiş toplum; belleğin yıkıcı içeriklerinden korkmaktadır. Hatırlama bir anlamda, gerçeklerden uzaklaştıran, bu gerçeklerin iktidarını kısa bir süre içinde kıran bir 'aracılık' biçimidir. Bellek, geçmiş korkular gibi geçmiş umutların da yeniden hatırlanmasını sağlar.''[8]

Bu durumda geçmiş, şimdiki zaman açısından bir 'öteki' karakteriyle canlanır. Hatırlama burada, şimdiki zamanın egemen güçlerine karşı bir direniş eylemine dönüşmektedir. Tarihsel ve sosyolojik bir olgu olarak kabul edilen gelenek ile bir değerler sistemi ve bir kültürel referans olarak algılanan gelenek arasında çözümlenmesi gereken bir karışıklık bulunmaktadır. Geleneğin sosyal matrisini tanımlamayı başaramadan herhangi bir değişim politikası belirlemenin imkânsız olduğunu düşünen Laouri, gelenek sorunu ile ilgili temel bir ayrıma dikkati çeker. Ona göre, yapı olarak gelenek ile ideoloji olarak gelenek arasında mutlaka bir ayrım yapılmalıdır. [9]

Tarihi ve geleneksel düşünceyi bir değişmezlik olarak algılamayı sürdürmek değil, onun içindeki değiştirici, ilerici, üretici ve kucaklayıcı öğeleri keşfederek onu kendimizin kılmak zorundayız. Tarihsel söylem aracılığıyla dile gelen gelenek, hoşumuza gitsin ya da gitmesin, bizim geçmişimizi anlatmaktadır. Bu yüzdendir ki onu, baskıcı ve monist nitelikli selefî ya da modernist okumaların ellerine terk edemeyiz. İçerdiği değişim potansiyellerini ortaya koyarak, gelenekle diyaloğa geçmemiz gerekmektedir. Bu konu, zihniyet kalıplarının kendiliğinden devreye girdiği Kelâm’ın yeniden inşâ edilmesi çabalarında dikkat ve özen gerektiren bir projeye duyulan ihtiyacı ortaya koymaktadır. Güçlü bir gelenek bilgisine dayanmayan okumaların, teolojik/Kelâmî hafızanın içerdiği opsiyonları ve farklı okuma-anlama biçimlerini keşfetmesi mümkün olmayacaktır.

Zihin felsefesi açısından bakıldığında bir kültürel durumun kendisini anlamanın nihaî olarak başarılması olanaksız bir iş olduğunu da itiraf etmemiz gerekir. Bu husus, geçmiş ve tarih incelemelerinde daha da geçerlidir. Zira tarihin konusu olan nesne yani geçmiş, şu burada bulunan gerçek bir varlık değildir. Metinlerin, anlatıların ve kalıntıların bize sunmuş oldukları ise onun ancak tam değil, göreli ve seçilmiş bir bilgisini verir. Diğer yandan metinlerin ve materyallerin doğruya en yakın yorumu değerli olmakla birlikte kesinlikle yetersizdir. Çünkü bir paradigmayı kavramak bundan daha fazla bir şeydir. Paradigma, metinlerden çok (Çünkü metinleşen söylemler, büyük oranda politik talepler çerçevesinde şekillenmişlerdir.) ona hayat veren mekânlarla, gündelik ilişkilerle, politik ve medenî ilişkilerle, aile, sınıf ve elitlerin yaşantılarıyla, hatta en çok bu son sayılanlarla birlikte yaşar, dönüşür ve değişir. Bu anılan sorunlar, hiç kuşkusuz İslâm geleneği için de geçerli bir durumdur. Müslüman halkların yaşadığı kentlerin sosyolojisinden kopuk olarak, mega-metinlerin (bunlar Kelâm, Fıkıh literatürü, Tarih ve Ahlâk kitaplarıdır) okunması geleneksel paradigmayı vermeyecektir.


[1] R. G. Collinwood, Tarih Felsefesi Üzerine Denemeler, çev. Erol Özvar, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2000, s. 25.

[2] Alan Munslow, Tarihin Yapısökümü, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2000, s. 32.

[3] Jan Assman, Kültürel Bellek-Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik, çev. Ayşe Tekin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001, s. 69.

[4] Munslow, a.g.e., s. 28.

[5] Jan Assman, Kültürel Bellek, s. 56, 62.

[6] Collingwood, Tarih Felsefesi Üzerine Denemeler, s. 17.

[7] Gazâlî, eseri yazma gayesini ve metodunu anlatırken, Halife Mustazhırî'nin kendinden Bâtınîlerin davalarını çürütecek ve onların izlediği yolun temelsizliğini gösterecek bir reddiye yazmasını istediğini belirtir. Bu görevin kendine verilmesinden şeref ve onur duyduğunu belirten Gazâlî, bu işi hem din ve hem de devlet açısından yapılması zorunlu büyük bir vecibe olarak gördüğünü belirtir. Gazâlî eserin girişinde şöyle der; '...İşte bu sebeple ona tereddütsüz uydum. Onu derhal nasıl kabul etmeyeyim ki! Meseleye emreden açısından baktığımda emreden ümmetin önderidir. Ona itaatin gerekliliği Âlemlerin Rabbi, yaratılmışların yaratıcısına itaatin gerekliliği gibidir... Emredilene baktığımda ise onun, apaçık gerçeğin tâ kendisi, özü, dinin huccetinin korunması, mülhidlerin kökünün kazınması olduğunu gördüm. Kendimi yokladım, başka âlimler arasında böyle bir şeyle benim muhatap olmamdan dolayı şeref duydum ve tabiî derhal bu hitaba kulak verme ve ona uymamın benim için farz-ı ayınlardan biri olduğuna inandım.' Gazâlî, Bâtınîliğin İçyüzü-el-Mustazhırî, çev. Avni İlhan, TDV Yayınları, Ankara 1993, s. 3.

[8] Jan Assman, a.g.e., s. 88.

[9] Abdullah Larouî, Tarihselcilik ve Gelenek, çev. Hasan Bacanlı, Vadi Yayınları, Ankara 1993, s. 64.