|
HALİFE el-KÂDİR DÖNEMİNDE BAĞDAT’TA YAŞANAN DİNÎ-SİYASÎ HADİSELER VE ONUN SÜNNÎ SİYASETİ
Süleyman GENÇ
Abbâsî tarihinde el-Kâdir Billâh’ın h. 381/m.
991’de halife oluşundan,
Selçuklu Sultanı Melikşah’ın h. 485/m. 1092’de
ölümüne
kadar geçen yaklaşık bir asırlık dönemi, Bağdat’ta
cereyan eden siyasî, dinî hareketler ve olaylar açısından
incelediğimizde oldukça ehemmiyet arz ettiğini görürüz.
Zira bu süreç; Abbâsî halifelerinin, Şiî-Büveyhî
emirleri
karşısında kaybettiği siyasî, askerî güç ve
yetkilerini yeniden kazanma ve onların baskısından
kurtulma
ve dolayısıyla Abbâsî hilâfetinin siyasî - dinî
otoritesinin ve itibarının iâdesi yolundaki çabaların
yoğunlaşması; daha da önemlisi, -el-Kâdir
devrinde Gaznelilerin, el-Kâim zamanında ve sonrasında
Selçukluların bu sürece dahil olmalarıyla- Ehl-i Sünnet’in
ya da Sünnî İslâm anlayışının tekrar iktidar
desteğine kavuşması ve diğer İslâm mezhepleri
karşısında, varlığını ve üstünlüğünü müdafaa
ve muhafaza edebilmesi için, zaman zaman Sünnî inanç
esaslarının açıklanması gibi olaylara şahitlik
etmiştir. İşte bu bakımlardan aynı dönemi, genel
İslâm tarihi içerisinde siyasî plânda olduğu
kadar; dinî açıdan da “yeniden
canlanış”, “yeniden diriliş”, “yeniden
silkiniş” ve “geçiş dönemi” şeklinde
isimlendirip ve öyle değerlendirmenin yaşanan tarihî
hadiselere uygun düşeceğini söylemek mümkündür.
Nitekim,
ileride üstünde duracağımız gibi, el-Kâdir,
halifelik yaptığı (h. 381-422/m. 991-1031) dönemde,
onun adına nispeten ve kaynaklarda, “er-Risâletü’l-Kâdiriyye”,
“İ’tikâdü’l-Kâdirî” (Kâdirî
Akidesi, Kâdiri Âmentüsü) adıyla yer alan ve Sünnî
inanç esaslarını belirten ve Sünnîlik dışındaki
inanç ve düşünceyi reddeden bir bildiriyi veya
muhtırayı hilâfet divanında, zamanın önde gelen
dinî, ilmî, idârî şahsiyetlerin onayıyla çıkarmış
ve hattâ camilerde okutarak halka ilân etmiştir.
Bilindiği gibi, Ehl-i Sünnet inanç esasları daha
önceki dönemlerde tespit edilmiştir. Buna rağmen
o, kendi zamanının siyasî, dinî ve sosyal şartlarında
ve zemininde Sünnî İslâm anlayışını oluşturan
bu hususları acaba neden resmen ilân ederek yeniden
gündeme getirme ihtiyacını duydu. İşte bu
hususları makalemizin akışı içinde incelemeye çalışacağız.
Ancak burada şu kadarını söylemek mümkündür:
Anlaşıldığı kadarıyla
el-Kâdir, aktaracağımız faaliyetleriyle, diğer İslâm
anlayışları ya da mezhep ve fırkalar karşısında,
Sünnî düşünceyi müdafaa ederek, onu yeniden hâkim
inanç -belki de iktidar mevkiine getirme- dönemini
başlatmıştır
denilebilir.
Zira
takip edilen siyaset açısından el-Kâdir dönemi,
bazı özellikleri ile fevkalâde dikkat çekicidir.
Nitekim bu dönemde, bir yandan Sünnî anlayışın
yeniden ihyasını sağlamak için siyasî, dinî, kültürel,
sosyal ve ekonomik yönden bazı tedbirlerin alındığını
ve bu yöndeki faaliyetlerin önünün açıldığı;
diğer yandan da söz konusu faaliyetlere zemin hazırlayacak
ve onu destekleyecek başka gelişmelerin yaşandığı,
bütün bunlara ilâveten, Ehl-i Sünnet anlayışına
ve mensuplarına hilâfet makamının desteğinin
verildiği görülmektedir. Başka bir ifadeyle, el-Kâdir,
bu siyasetiyle, hem Sünnî anlayışın esaslarını
yeniden ortaya koyarak,
Kur’ân ve hadislerde belirtilen İslâm inançlarına
aykırı, fırka ve görüşlere savaş açıp onlarla
mücadele etmeyi, hem de Büveyhî emirlerinin tahakkümü
altında, büyük ölçüde siyasî, askerî, maddî
ve hattâ dinî yetkilerini ve nüfuzunu kaybeden Abbâsî
hilâfetini yeniden eski gücüne ve etkinliğine kavuşturmayı
hedefliyordu. Tabiî bu arada, zaten onun maksatlarına
hizmet edebilecek ve dolayısıyla onun işini kolaylaştıracak
bazı gelişmeler zuhur etmeye başlamıştı bile.
Zira görüleceği üzere, h. 381/m. 991 tarihinden
itibaren, Büveyhî Devleti eski gücünü ve
kudretini büyük ölçüde kaybetmeye başlayacak;
buna karşılık aynı dönemde Sünnî inancı
benimsemiş ve bu nedenle Abbâsî hilâfetini meşru
kabul ederek bağlılığını bildiren Gazneliler yükselişe
geçecek ve akabinde de aynı özellikleri haiz Selçuklular
tarih sahnesine çıkacaklar ve bu hadiselerin seyrini
epeyce etkileyeceklerdir.
İşte
farklı tarafların zihinlerinde böylesine değişik
hedeflerin bulunduğu, farklı hesapların yapıldığı
bir zamanda ve ortamda, Abbâsîlerin merkezi Bağdat’ta
cereyan eden siyasî ve dinî hadiseler; hem kendini Sünnî
İslâm’ın koruyucusu ve temsilcisi gören Abbâsî
halifesini ve Ehl-i Sünnet mensuplarını, hem bu dönemde
doğu İslâm dünyasında siyasî ve askerî
otoritenin fiilî sahibi Büveyhîleri ve hem de öteden
beri Ehli Beyt’ten geldikleri iddiasıyla, Müslümanların,
meşru, dinî ve siyasî liderlik hakkının
kendilerine âit olduğu inancıyla hareket ederek,
bunu gerçekleştirmek için mücadele eden Şiî-İsmâilî
Fâtımîleri, kısacası top yekûn İslâm toplumunu
ilgilendiriyor ve bu yönlerden oldukça büyük önem
arz ediyordu. Çünkü izah etmeye çalıştığımız
sebeplerden ötürü, Bağdat’ta yaşanan şiddetli
halk ayaklanmaları ve çatışmalar, Ehl-i Sünnet
ile Şiî kitlenin mezhep kavgaları ve kelâmcıların
tartışmaları arasında devam eden dinî-siyasî
hadiseler artık sıradan vakalar değildi. Zaten üzerinde
duracağımız hadiselerin seyrinin takibiyle,
bunlardan bir mana ve netice çıkarmaya çalışan
bir araştırmacı için, o dönemin tarihinin aydınlatılmasına
ışık tutacak malzemeyi ve ipuçlarını
bulabiliriz. Yine
bu olaylar bizce, sadece Şîa ile Ehl-i Sünnet arasındaki
ilişkileri açıklamakla kalmayıp; aynı zamanda,
Sünnî inancın
formüle edilişiyle ortaya çıkan ve iktidarın ya
da siyasî otoritenin sahibi olmanın tabiatından
kaynaklanan bazı problemleri de açıklayacaktır.
İşte
işaret ettiğimiz hususlar bağlamında ve biraz daha
geriye giderek dönemin tarihine bakıldığında;
zaten h. 334/m. 945 yılında Büveyhîlerin Bağdat’a
gelişinden
itibaren Ehl-i Sünnet ile Şîa taraftarları arasında
çatışmaların dikkat çekici biçimde arttığı görülür.
Bunda büyük ölçüde Büveyhî emirlerinin hilâfet
makamı üzerinde kurdukları hakimiyet ve uyguladıkları
baskının yanı sıra, Şia yanlısı uygulamalarının
da payının olduğu muhakkaktır.
Yukarıda, el-Kâdir’in
halife oluşuyla, Bağdat’ta yeni bir dönem ve buna
bağlı olarak yeni vakalar zincirinin ortaya çıkmaya
başladığını belirtmiştik. Bu tespitten
hareketle, bu dönemin genel çerçevesini, Sünnî
inancı müdafaa etmek ve korumak, Abbâsî hilâfetinin
otoritesini yeniden tesis etmek şeklinde çizmek mümkündür.
Zaten öyle olduğunu düşünüyoruz ve bunu göstermeye
çalışacağız. Makalemizin akışından anlaşılacağı
üzere, el-Kâdir
bunu,-çok gariptir ama- şüphesiz hilâfet makamının
elinde olmayan, maddî, siyasî, askerî gücüyle değil;
sadece reel-politik davranarak, kendi beceri ve
faaliyetleriyle ve başarılı siyasetiyle ve aynı
zamanda gayeleri ve davası uğrunda büyük çabalar
sarf ederek gerçekleştirmiştir diyebiliriz.
|