|
RUH VE BEDEN BÜTÜNLÜĞÜNE DOKUNULMAZLIK KURAMI BAKIMINDAN ÖLME HAKKI
Ali KAYA
Yirminci yüzyılda bireyselciliğin gelişmesi
neticesinde kendi kaderini belirlemek isteyen insan,
bunun bir uzantısı olarak ölümüyle ilgili karar
verme hakkının kendisine ait olduğunu iddia etmeye
başlamıştır. Başka bir ifadeyle, insanın,
nerede, nasıl ve ne zaman öleceğine karar verme
hakkının kendisine ait olması gerektiği ileri sürülmüştür.
Tıp alanındaki baş döndürücü gelişmenin
gerisinde de bu anlayış yatmaktadır. Bu sayede
insan ömrü uzatılabilecek, belki de ölüm tarihe
karışacaktı. Nitekim tıp biliminin gelişmesine
paralel olarak insan ömrü de uzatılabilmişti. Bu
bakımdan ölüm, insanın kesinlikle karşılaşması
gereken bir olgudan ziyade, tedavinin sona
erdirilmesiyle ortaya çıkan biyolojik bir hadise
olarak görülür olmuştu. Bu da, ölümün dinî ve
ahlâkî boyutu perdelenerek yalnız tıbbî bir
hadise olarak algılanmasına yol açmıştır. İşte
son zamanlarda bu anlayışın yaygınlaşması sonucu
insanın ‘ölme hakkı’nın olup olmadığı
yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Hatta bu
tartışmalara bağlı olarak da Hollanda, ABD ve
Avustralya gibi ülkelerde, kişinin ‘ölme hakkına’
sahip olduğu hukuken kabul edilmiş ve ‘ötanazi’ye
müsaade edilerek ölme hakkı fiilen uygulanır hale
gelmiştir.
‘Ölme
hakkı’ kişinin yaşamak yerine ölmeyi tercih
etmesi, daha geniş ifade ile kişinin istediği zaman
ve yerde ve de istediği biçimde ölmeye karar verme
hakkına sahip olması demektir. Son yıllarda daha çok
ötanazi kavramı ile birlikte kullanılan ölme hakkı
kavramı, esasen kişinin kendi eylemi ile kendini öldürmesi
demek olan ‘intihar’ olayını da kapsar. Bilindiği
üzere ötanazi, intihardan farklı olarak doktor
tarafından tıbbî müdahale yoluyla hastanın hayatına
son verilmesidir. İkisinin ortak yönü ölümün kişinin
isteği üzerine gerçekleşiyor olmasıdır ve her
ikisi de ölme hakkının fiilen kullanımını ifade
etmektedir. Ayrıca her birinin ayrı hukukî sonuçları
olmakla birlikte, ölme hakkının kabulü meşruiyet
zeminlerini oluşturmaktadır.
Ölme
hakkı din, ahlâk, hukuk, tıp ve sosyal yönü olan
çok boyutlu bir konudur. Ancak bu çalışmamızda ölme
hakkının yalnız hukukî yönünü İslâm hukuku açısından
ele alacağız. Burada konunun tarihî arka plânını
vermek ve daha sonra ana konumuza dönmek yerinde
olacaktır.
Kavrama
ilk defa Eski Yunan ve daha sonra Roma kültüründe
rastlanır ve konu özellikle ‘intihar’ bağlamında
tartışılır; Epikuros (ö. MÖ. 271), Aristoteles (ö.
MÖ. 322), Platon (ö. MÖ. 327) ve Pythagoras’a (ö.
MÖ. 497) kadar bir çok Antik Çağ filozofu konuya
ilgi duymuşlardır. Örneğin Pythagoras, Tanrı’nın
vermiş olduğu ‘yaşam’ üzerinde insanın
tasarrufta bulunarak ‘ölme hakkı’nın olmadığını
belirtir.
Ötanazi kavramını ilk kez kullandığı belirtilen
Platon ise, ölüm sonrası için bir prova olarak
kabul ettiği yaşamı, hastalığın tamamen sardığı
bir bedende sürdürmenin ne kişiye ne de topluma bir
faydası olacağını ileri sürerek, kısmen ölme
hakkını kabul etmiş; ancak bunun, tedavisi imkânsız
bir hastalık ya da sakatlık halinde uygun olacağını
belirtmiştir.
Aristoteles, devlete karşı üretken kalma görevini
ortadan kaldırdığı için hastalık ve sakatlık
nedeniyle de olsa intihar etmeyi kabul etmemiştir.
Büyük
İskender tarafından imparatorluğun kurulması, eski
şehir devletlerinin yıkılması, gelenek karşıtı
bir anlayışın hâkim olması ve hümanizmin gelişmesi
gibi siyasî ve sosyal değişim sonucunda kendine güven
duygusu kazanan insan, özgür birey olma bilinci elde
etmiştir. Ayrıca cehennem ve günah duygusunun
yitirilmesi ile, ölüm, korkulan ve varlığı sona
erdiren bir olgudan çok hastalık gibi doğal bir
hadise olarak algılanmaya başlanmıştır. Nitekim
bu dönemde Stoacılardan Kleantes (ö. MÖ. 223),
Zenon (ö. MÖ. 262) ve Seneca (ö. MS. 65) müzmin
hastalık nedeniyle intiharı ahlâkî açıdan doğru
bir eylem olarak değerlendirmiş ve kendileri de
intihar ederek yaşamlarını sonlandırmışlardır.
Seneca’ya göre intihar özgürlüktür; ölmek, yaşlılar
ve iyileşmesi mümkün olmayan hastaların hakkıdır.
Epikurosçuluk ise intiharı akla aykırı bulmuştur.
Bu olumsuz bakış, çağdaşı olan ünlü tıp
bilgini Hipokrat’ın yemininde de görülmektedir;
“Benden ağı (zehir) isteyene onu vermeyeceğim”
sözü bunun bir delilidir.
Yahudilik
ve Hıristiyanlığa göre yaşam Tanrı’nın bir
emanetidir.
İnsanın kendisini öldürmesi, masum bir insanı öldürmek
gibidir ve yasaktır. Roma Katolik mezhebi ölümcül
hastanın hayatına son verilmesini böyle değerlendirmiş
ve bunu insanın yaşam hakkına aykırı bulmuştur.
Zira yaşamın dokunulmazlığı esastır. Ancak
ilerleyen zaman içinde Hıristiyan teologlar arasında,
ölme hakkını kabul edenler çıkmıştır. 1935 yılında
aziz mertebesine yükseltilen Thomas More (1478-1535)
bunlardan biridir. O, ölmek üzere olmasa da tedavisi
mümkün olmayan bir hastalığa tutulmuş kişinin ölümüne
rıza gösterilmesini akla uygun bulduğu gibi bunun
Tanrı’nın isteğine aykırı olmadığını da
savunmuştur.
Aydınlanma
Çağı da denilen XVIII. yüzyıl, ölme hakkı üzerinde
açık tartışmaların yapıldığı bir dönemdir.
İlk İngiliz Ampristlerden biri olarak kabul edilen
J. Lock (1632-1704), yaşam hakkının bir başkasına
devredilmezliği ilkesine dayanarak hastaların yaşamlarına
son verecek uygulamaları reddederken yine aynı ekolün
temsilcilerinden David Hume (1711-1776) ise, bireyin
kendi yaşamına son verme hakkının olduğunu ileri
sürmüştür.
Ölme
hakkı ile ilgili tartışmaların XIX. yüzyılda yoğunluk
kazandığı görülmektedir. Faydacılık okulunun
kurucusu Jeremy Bentham (1748-1832) ve onu izleyen
John Stuart Mill (1806-1873), bireyin bedeni ve aklı
hakkında tek söz sahibi olduğunu, bu nedenle ölmeyi
tercih edebileceğini ve yasaların da buna asla karışamayacağını
savunmuşlardır. 1895 yılında Alman hukukçusu Jost,
Das Recht auf den Tod (Öldürme Hukuku) adlı
eserinde, ölümü isteyen ümitsiz hastaların öldürülmesini
önermiştir.
XX.
yüzyılın ilk yarıları ölme hakkının ötanazi
bağlamında yasal hale getirilmesi için girişimlerin
başlatıldığı dönem olmuştur. Amerika Birleşik
Devletleri, İngiltere, Almanya ve Fransa’da bu amaçla
yasa teklifleri hazırlanmıştır.
XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Yahudi ve
Hıristiyan din adamları geleneksel düşünceyi aşarak
ölme hakkını onaylayan görüşler ileri sürmüşler
ve hekimliği meslek olarak seçip teşhis ve tedavi görevini
yerine getirmekle görevli doktorlar da bu tür girişimlere
destek vermişlerdir.
Günümüzde
ise tıp ve din bilimcilerin ötanaziye ilişkin yaklaşımları
hukuk düzenlerini etkilemiş, yoğun tartışmalara
rağmen uygulamaya da başlanmıştır. Hattâ özellikle
bazı batı ülkelerinde bu yönde hukukî düzenlemeler
yapılmıştır.
1947 yılında ABD’de 2000 doktorun desteği ile
New York yasama meclisine sunulan ötanazi yasa
tasarısı bir kısım Protestan ve Yahudi din
adamlarınca desteklenmiş, 1958 yılında Papalık
hastanın kabul etmesi halinde onun acılarını
dindiren ve ölümünü çabuklaştıran uyuşturucu
maddelerin verilmesinin caiz olduğunu kabul etmiş,
1976 yılında Protestan kilisesi sadece fiziksel
olarak bu dünyada bulunmanın ahlâkî ve sosyal
açıdan savunulamayacağını, Tanrı’nın isteğinin
de bu olmadığını ileri sürerek pasif ötanaziye
izin vermiş ve 1980 yılında Katolik kilisesi
hastanın acısını dindiremeyen, eziyet çekmesini
uzatan olağan dışı girişimlerin yapılmamasını
önererek pasif ötanazi ile ilgili görüşlerini
yumuşatmıştır. (İnceoğlu, Ölme Hakkı,
87-90.
|