ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Ahmet Yaman: ABDULLAH B. MES’ÛD’UN HANEFÎ MEZHEBİNİN OLUŞUMUNDAKİ ROLÜ - Bir Genel Kabulün Buhârî ve Müslim Rivâyetleri Çerçevesinde Gözden Geçirilmesi
Özcan Hıdır: İLK VAHYİN GELİŞİ HADİSİ BAĞLAMINDA VARAKA B. NEVFEL’İN HZ. PEYGAMBER’E DİNÎ-KÜLTÜREL ETKİSİNE DAİR İDDİALARIN 
DEĞERLENDİRİLMESİ
Mehmet Evkuran: KELÂM İLMİ VE YENİDEN YAPILANMA SÜREÇLERİ - Geçmiş Duygusu, Kültürel Bellek ve Hayatın Gerçekleri Ekseninde Bir 
Değerlendirme
Abdullah Kahraman: KLÂSİK FIKIH LİTERATÜRÜNDE KADININ CEMAATLE İBADETİ KONUSUNDAKİ YAKLAŞIMLARDA FİTNE SÖYLEMİNİN ROLÜ -ELEŞTİREL BİR BAKIŞ-
Necdet Çağıl: “KUR’ÂN DİLİ ve RETORİĞİ” ADLI KİTAP ÜZERİNE
Mehmet Akgül: TÜRKİYE’DE SİYASAL-TOPLUMSAL MERKEZİN DEĞİŞİM SÜRECİ VE MUHAFAZAKÂRLIK
İsmail Albayrak: ERKEN DÖNEM KURRÂ İLE İLGİLİ ORYANTALİSTİK BAKIŞ AÇISININ ELEŞTİREL DEĞERLENDİRMESİ
Mustafa Tekin: TÜRKİYE’DE AYDIN KADINLARIN DİN ANLAYIŞI
Soner Gündüzöz: ARAPÇA’NIN POTANSİYELİ: ARAPÇA’DA KELİME TÜRETİM YOLLARINA İLİŞKİN BİR İNCELEME
Ali Kaya: RUH VE BEDEN BÜTÜNLÜĞÜNE DOKUNULMAZLIK KURAMI BAKIMINDAN ÖLME HAKKI
Süleyman Genç: HALİFE el-KÂDİR DÖNEMİNDE BAĞDAT’TA YAŞANAN DİNÎ-SİYASÎ HADİSELER VE ONUN SÜNNÎ SİYASETİ
Marcel A. Boisard Çeviri: Şemsettin Ulusal: BATININ KAMU VE ULUSLARARASI HUKUKUNA İSLÂM’IN MUHTEMEL TESİRİ ÜZERİNE
Maurice Borrmans Çeviri: Süleyman Turan: KUR’ÂN-I KERÎM VE KİTÂB-I MUKADDES’TE DİNÎ ÇOĞULCULUK VE SINIRLARI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mehmet Eren: MUHADDİSLERİN HADİS İLMİNDEKİ DERECELERİ VE MEŞHUR HADİS ÂLİMLERİNE DAİR İKİ ÖNEMLİ KAYNAK

Ruhattin Yazoğlu: ÖLÜMSÜZLÜK İNANCININ DAYANDIĞI TEMELLER

 
NOSTALJİ:
Halil İnalcık Çeviri: İbrahim Kalın: İSTANBUL: BİR İSLÂM ŞEHRİ
  makaleler


RUH VE BEDEN BÜTÜNLÜĞÜNE DOKUNULMAZLIK KURAMI BAKIMINDAN ÖLME HAKKI

Ali KAYA

Yirminci yüzyılda bireyselciliğin gelişmesi neticesinde kendi kaderini belirlemek isteyen insan, bunun bir uzantısı olarak ölümüyle ilgili karar verme hakkının kendisine ait olduğunu iddia etmeye başlamıştır. Başka bir ifadeyle, insanın, nerede, nasıl ve ne zaman öleceğine karar verme hakkının kendisine ait olması gerektiği ileri sürülmüştür. Tıp alanındaki baş döndürücü gelişmenin gerisinde de bu anlayış yatmaktadır. Bu sayede insan ömrü uzatılabilecek, belki de ölüm tarihe karışacaktı. Nitekim tıp biliminin gelişmesine paralel olarak insan ömrü de uzatılabilmişti. Bu bakımdan ölüm, insanın kesinlikle karşılaşması gereken bir olgudan ziyade, tedavinin sona erdirilmesiyle ortaya çıkan biyolojik bir hadise olarak görülür olmuştu. Bu da, ölümün dinî ve ahlâkî boyutu perdelenerek yalnız tıbbî bir hadise olarak algılanmasına yol açmıştır. İşte son zamanlarda bu anlayışın yaygınlaşması sonucu insanın ‘ölme hakkı’nın olup olmadığı yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Hatta bu tartışmalara bağlı olarak da Hollanda, ABD ve Avustralya gibi ülkelerde, kişinin ‘ölme hakkına’ sahip olduğu hukuken kabul edilmiş ve ‘ötanazi’ye müsaade edilerek ölme hakkı fiilen uygulanır hale gelmiştir.

‘Ölme hakkı’ kişinin yaşamak yerine ölmeyi tercih etmesi, daha geniş ifade ile kişinin istediği zaman ve yerde ve de istediği biçimde ölmeye karar verme hakkına sahip olması demektir. Son yıllarda daha çok ötanazi kavramı ile birlikte kullanılan ölme hakkı kavramı, esasen kişinin kendi eylemi ile kendini öldürmesi demek olan ‘intihar’ olayını da kapsar. Bilindiği üzere ötanazi, intihardan farklı olarak doktor tarafından tıbbî müdahale yoluyla hastanın hayatına son verilmesidir. İkisinin ortak yönü ölümün kişinin isteği üzerine gerçekleşiyor olmasıdır ve her ikisi de ölme hakkının fiilen kullanımını ifade etmektedir. Ayrıca her birinin ayrı hukukî sonuçları olmakla birlikte, ölme hakkının kabulü meşruiyet zeminlerini oluşturmaktadır.

Ölme hakkı din, ahlâk, hukuk, tıp ve sosyal yönü olan çok boyutlu bir konudur. Ancak bu çalışmamızda ölme hakkının yalnız hukukî yönünü İslâm hukuku açısından ele alacağız. Burada konunun tarihî arka plânını vermek ve daha sonra ana konumuza dönmek yerinde olacaktır.

Kavrama ilk defa Eski Yunan ve daha sonra Roma kültüründe rastlanır ve konu özellikle ‘intihar’ bağlamında tartışılır; Epikuros (ö. MÖ. 271), Aristoteles (ö. MÖ. 322), Platon (ö. MÖ. 327) ve Pythagoras’a (ö. MÖ. 497) kadar bir çok Antik Çağ filozofu konuya ilgi duymuşlardır. Örneğin Pythagoras, Tanrı’nın vermiş olduğu ‘yaşam’ üzerinde insanın tasarrufta bulunarak ‘ölme hakkı’nın olmadığını belirtir.[1] Ötanazi kavramını ilk kez kullandığı belirtilen Platon ise, ölüm sonrası için bir prova olarak kabul ettiği yaşamı, hastalığın tamamen sardığı bir bedende sürdürmenin ne kişiye ne de topluma bir faydası olacağını ileri sürerek, kısmen ölme hakkını kabul etmiş; ancak bunun, tedavisi imkânsız bir hastalık ya da sakatlık halinde uygun olacağını belirtmiştir.[2] Aristoteles, devlete karşı üretken kalma görevini ortadan kaldırdığı için hastalık ve sakatlık nedeniyle de olsa intihar etmeyi kabul etmemiştir.[3]

Büyük İskender tarafından imparatorluğun kurulması, eski şehir devletlerinin yıkılması, gelenek karşıtı bir anlayışın hâkim olması ve hümanizmin gelişmesi gibi siyasî ve sosyal değişim sonucunda kendine güven duygusu kazanan insan, özgür birey olma bilinci elde etmiştir. Ayrıca cehennem ve günah duygusunun yitirilmesi ile, ölüm, korkulan ve varlığı sona erdiren bir olgudan çok hastalık gibi doğal bir hadise olarak algılanmaya başlanmıştır. Nitekim bu dönemde Stoacılardan Kleantes (ö. MÖ. 223), Zenon (ö. MÖ. 262) ve Seneca (ö. MS. 65) müzmin hastalık nedeniyle intiharı ahlâkî açıdan doğru bir eylem olarak değerlendirmiş ve kendileri de intihar ederek yaşamlarını sonlandırmışlardır. Seneca’ya göre intihar özgürlüktür; ölmek, yaşlılar ve iyileşmesi mümkün olmayan hastaların hakkıdır.[4] Epikurosçuluk ise intiharı akla aykırı bulmuştur. Bu olumsuz bakış, çağdaşı olan ünlü tıp bilgini Hipokrat’ın yemininde de görülmektedir; “Benden ağı (zehir) isteyene onu vermeyeceğim” sözü bunun bir delilidir.

Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre yaşam Tanrı’nın bir emanetidir.[5] İnsanın kendisini öldürmesi, masum bir insanı öldürmek gibidir ve yasaktır. Roma Katolik mezhebi ölümcül hastanın hayatına son verilmesini böyle değerlendirmiş ve bunu insanın yaşam hakkına aykırı bulmuştur. Zira yaşamın dokunulmazlığı esastır. Ancak ilerleyen zaman içinde Hıristiyan teologlar arasında, ölme hakkını kabul edenler çıkmıştır. 1935 yılında aziz mertebesine yükseltilen Thomas More (1478-1535) bunlardan biridir. O, ölmek üzere olmasa da tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa tutulmuş kişinin ölümüne rıza gösterilmesini akla uygun bulduğu gibi bunun Tanrı’nın isteğine aykırı olmadığını da savunmuştur.[6]

Aydınlanma Çağı da denilen XVIII. yüzyıl, ölme hakkı üzerinde açık tartışmaların yapıldığı bir dönemdir. İlk İngiliz Ampristlerden biri olarak kabul edilen  J. Lock (1632-1704), yaşam hakkının bir başkasına devredilmezliği ilkesine dayanarak hastaların yaşamlarına son verecek uygulamaları reddederken yine aynı ekolün temsilcilerinden David Hume (1711-1776) ise, bireyin kendi yaşamına son verme hakkının olduğunu ileri sürmüştür.[7]

Ölme hakkı ile ilgili tartışmaların XIX. yüzyılda yoğunluk kazandığı görülmektedir. Faydacılık okulunun kurucusu Jeremy Bentham (1748-1832) ve onu izleyen John Stuart Mill (1806-1873), bireyin bedeni ve aklı hakkında tek söz sahibi olduğunu, bu nedenle ölmeyi tercih edebileceğini ve yasaların da buna asla karışamayacağını savunmuşlardır. 1895 yılında Alman hukukçusu Jost, Das Recht auf den Tod (Öldürme Hukuku) adlı eserinde, ölümü isteyen ümitsiz hastaların öldürülmesini önermiştir.[8]

XX. yüzyılın ilk yarıları ölme hakkının ötanazi bağlamında yasal hale getirilmesi için girişimlerin başlatıldığı dönem olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya ve Fransa’da bu amaçla yasa teklifleri hazırlanmıştır.[9] XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Yahudi ve Hıristiyan din adamları geleneksel düşünceyi aşarak ölme hakkını onaylayan görüşler ileri sürmüşler[10] ve hekimliği meslek olarak seçip teşhis ve tedavi görevini yerine getirmekle görevli doktorlar da bu tür girişimlere destek vermişlerdir.[11]

Günümüzde ise tıp ve din bilimcilerin ötanaziye ilişkin yaklaşımları hukuk düzenlerini etkilemiş, yoğun tartışmalara rağmen uygulamaya da başlanmıştır. Hattâ özellikle bazı batı ülkelerinde bu yönde hukukî düzenlemeler yapılmıştır.[12]


[1] Sibel İnceoğlu, Ölme Hakkı (Ötenazi), İstanbul 1999, 18.

[2] Bkz. Platon (Eflatun), Devlet, (çev. Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimboz), 7. baskı, İstanbul 1992, 96-97.

[3] Bkz. Aristoteles, Politika (çev. Mete Tunçay), 4. baskı, İstanbul 1993, 228.

[4] İnceoğlu, Ölme Hakkı, 24-25.

[5] Turgay Üçal-Malcolm Derek, Hıristiyan Ahlakı, İstanbul 2000, 96; Dominik Pamir, Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, İstanbul 2000, 519.

[6] Thomas More, Utopia, çev. Sabahattin Eyuboğlu-Minâ Urgan-Vedat Günyol, İstanbul 1981, s. 93.

[7] Mehmet Emin Artuk, “Ötanazi”, Yargıtay Dergisi, Temmuz 1992, XVIII, sayı 3, 305.

[8] Ömer Ömeroğlu, “Ötanazi”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993, sayı 2, 193.

[9] Ayşegül Demirhan, Tıp Tarihi ve Deontoloji Dersleri, Bursa 1994, 228.

[10] 1947 yılında ABD’de 2000 doktorun desteği ile New York yasama meclisine sunulan ötanazi yasa tasarısı bir kısım Protestan ve Yahudi din adamlarınca desteklenmiş, 1958 yılında Papalık hastanın kabul etmesi halinde onun acılarını dindiren ve ölümünü çabuklaştıran uyuşturucu maddelerin verilmesinin caiz olduğunu kabul etmiş, 1976 yılında Protestan kilisesi sadece fiziksel olarak bu dünyada bulunmanın ahlâkî ve sosyal açıdan savunulamayacağını, Tanrı’nın isteğinin de bu olmadığını ileri sürerek pasif ötanaziye izin vermiş ve 1980 yılında Katolik kilisesi hastanın acısını dindiremeyen, eziyet çekmesini uzatan olağan dışı girişimlerin yapılmamasını önererek pasif ötanazi ile ilgili görüşlerini yumuşatmıştır. (İnceoğlu, Ölme Hakkı, 87-90.

[11] Örneğin Ekim 1983 yılında XXXV. Dünya Hekimler Kurultayı’nın Venedik Bildirgesi’nde doktorun, ölümcül hastalığın son dönemlerinde hastanın oluru alınmak şartıyla tedaviyi keserek acısını dindirebileceği görüşü benimsenmiştir. Erdem Özkara, Ötenazide Temel Kavramlar ve Güncel Tartışmalar, Ankara 2001, 35.

[12] Geniş bilgi için bk. İnceoğlu, Ölme Hakkı, 178-192.