|
HALİFE el-KÂDİR DÖNEMİNDE BAĞDAT’TA YAŞANAN DİNÎ-SİYASÎ HADİSELER VE ONUN SÜNNÎ SİYASETİ
Marcel A. BOISARD - Çeviren: Şemsettin ULUSAL
Hicrî XV. yüzyıl münasebetiyle yayımlanacak pek
çok eser, Müslüman Arap kültürünün Batı
medeniyetine tesiri de dahil İslâm tarihinin çeşitli
yönleri ile alâkalı olacaktır. Felsefî ve
bilimsel alanda gerçekleşen katkılar hâlihazırda
pek çok kereler tartışılmış bulunmaktadır. İslâm’ın
uluslararası hukuk alanındaki mirası ise henüz
detaylı bir çalışmaya tâbi tutulmamıştır.
Ele
aldığım açıdan incelenmesi şu ana kadar çok az
yapılan konunun hacmi göz önünde bulundurulduğunda
bu makale, çok mütevazı bir teşebbüs olacaktır.
Şayet ileri sürdüğüm iddialar üzerinde durmaya
değer görülürse bu çalışma, uzun değerlendirmelerin
ardından daha kapsamlı tarihî araştırmaları
harekete geçirecek türden kabul edilebilir. Görüşlerimi
ileri sürerken klâsik İslâm’ın uluslararası
felsefesi ile ilgili
ve Orta Çağ boyunca Hıristiyan milletlerle ilişkilerini
düzenlerken karşılaşılan güçlüklerle alâkalı
bilgileri daima göz önünde bulundurdum.
Fikirlerin Etkisi
En
az yedi asır boyunca İslâm, Akdeniz havzasındaki kültürün
neredeyse tamamını temsil etmiştir. Bu süre zarfında
İslâm’ın Hıristiyanlıkla olan ilişkisi hem çok,
hem de karmaşıktı. Karşılıklı düşmanlık ve güvensizliğin
yanında, birtakım barışçı ilişkiler ile insanî
ve kültürel karışım birlikte bulunmaktaydı. Müşterek
ilişkilerle ilgili sahip olduğumuz bilgiler dağınık
ve muğlak olsalar da oldukça fazladır. Özel araştırmalar,
onlarca yıldan beri çeşitli türdeki bilgi ve nüfuzun
bir medeniyetten diğerine nasıl geçtiğini ortaya
koymaya çalışmaktadır.
Hukuk
alanında meydana gelen tesiri tahlil etmek güç bir
görevdir. Kime ait oldukları bilinmeksizin birbirine
benzer fikirlerin eş zamanlı olarak ortaya çıkmaları
mümkündür. Dahası, bir sembolün tesiri ile bu
sembolün somut olarak kabulü arasında geçen zamanın
oldukça uzun oluşu güçlüğün diğer bir kaynağını
teşkil etmektedir. Metafizik spekülasyon kendisinden
kaynaklanan hukukî teoriden daha süratli gelişmekte
ve hatta sosyal karmaşası içinde olaylar, hukukî
yenilikleri mayalandırmaktadır. Bu sebeple biz, gözlemlerimizi
tarihî perspektife oturtmak, bir başka ifade ile
onları, sosyal gerçekliğe derinlemesine girmiş
bulunan fikirlerin genel tekâmülü ile ilişkilendirmek
mecburiyetindeyiz. Devlet kavramının henüz formüle
edilmeye başlandığı ve uluslararası hukukun günümüzdekinden
farklı prensipler dizinine dayandığı modern çağdan
hemen önceki dönemleri göz önünde bulundurduğumuzda,
günümüzde var olan fikirleri daha önceki dönemlere
ait olanların üstüne bina etmemek güç görünmektedir.
İslâm’ın,
Orta Çağ uykusundan uyanan Batı üzerinde meydana
getirdiği tesir kendi bütünlüğü içinde tahlili
gerektirmektedir. En belirsiz fikrî tesirlerin varlığını
takdir etmek, tahminde ya da daha doğrusu varsayımda
bulunmayı zorunlu kılmaktadır. Biz bunları
sistemin oluşum süreci boyunca geçiş güzergâhlarında
takip edemediğimiz için böyle bir geçişin vukû
bulduğunu var saymak mecburiyetinde kalıyoruz. Bu
fikirlerden bir kısmının, özellikle de hukuka dair
olanlarının seyyahlar, hacılar, tüccarlar, değişik
sosyal tabakalara mensup savaşçılar ve eserleri günümüze
ulaşamayan filozof ve aydınlarca propagandası yapılmıştır.
Kaynaklara başvurmaktan alıkoyan psikolojik ön yargı
bir tarafa, karşı saldırıya geçmiş olan Hıristiyanlığın
fanatik ihtirası yeniden ele geçirilen topraklardaki
sayısız eserlerin akıl almaz imhasını
neticelendirmiş; bu ise, entelektüel tesirlerin
somut izlerini ortaya çıkarmayı daha da güçleştirmiştir.
Onun için bizler, ispat etmekten çok farz etmek
mecburiyetinde kalıyoruz.
İslâm
hukukunun esas itibarıyla dinî görüntüsü ile aklî
verilere dayanan Batı hukuk teorileri arasındaki
birbirine yakın noktaları araştırmanın verimsiz
olacağı, benzer terimlerin farklı anlamlar içereceği
ve başka mefhumlara delâlet edeceği yaygın olarak
varsayılır. Ancak öyle görünüyor ki, Müslüman
Arap medeniyetinin, Batı’nın uyanışına olan
hukukî tesiri münakaşa edilebilir cinsten değildir.
Şüphesiz iki değişik medeniyetin aynı zaman
dilimindeki mevcudiyeti yüzeysel olarak, fikirleri
yan yana koymayı ve bir tesirin meydana gelmiş
olabileceği sonucuna ulaşmayı teşvik etmektedir.
Bu sebepten dolayı kendimizi, dağınık noktaları
ve temas usullerini kısaca anmakla sınırlandırmamız
gerekmektedir ki, böylece uluslararası hukukun
konusu olan kesin örnekleri gün yüzüne çıkarabilelim.
Konuya
dar bir perspektiften yaklaştığımızda, çoğunlukla
modern müelliflerin bu sahaya tahsis edilmiş çalışmalarından
elde edilen bilgilere müracaat etmek mecburiyetinde
kalacağız. Ancak daha tam bir çalışma Haçlı
Seferleri, Norman, Sicilya ve “geri alınmış” İspanya
ile ilgili orijinal kaynaklardan istifade etmeyi
gerektirecektir. Diğer muhtemel kaynaklar ise dinsel
tarikatların arşivleri, hacıların, seyyahların,
diplomat ve tüccarların rivayetleri olabileceği
gibi, örneğin Katolik ilâhiyatçıların, reformcu
ve hümanistlerin İslâm hakkında söyledikleri
takdir ifadeleridir. Kanaatimizce henüz yapılmamış
olan görev de budur.
|