|
ÖLÜMSÜZLÜK İNANCININ DAYANDIĞI TEMELLER
Ruhattin YAZOĞLU
Ölümsüzlük kavramı, ruhun veya insan kişiliğinin,
ölümden sonra belirli bir biçimde var olduğunu ve
var olmaya devam ettiğini öne süren öğreti
anlamına gelmektedir.
Beden
ve ruh gibi iki unsurdan meydana gelen insan varlığının
özsel bileşeninin ruh olduğunu, ölüm geldiğinde,
ölenin yalnızca beden olduğunu öne süren bir inanç
veya anlayış çerçevesi içinde ifadesini bulan ölümsüzlük,
ikiye ayrılır: Bunlardan birincisi, ruhun, beden öldükten
sonra var olmaya devam etmesinden oluşan zamansal
ölümsüzlük;
ikincisi ise, ruhun, bedenin ölümünden sonra
zaman dışı bir varlık statüsü kazanıp, daha yüksek
bir düzeyde var olmasından oluşan ebediyete
göçüştür.
Ölümsüzlüğü
temellendirmek için, metafiziğe, ahlâka ve
parapsikolojiye dayalı bazı gerekçeler öne sürülmüştür.
Bu üç gerekçe, ölümsüzlük problemini bir arzu
olarak değil, temellendirilebilir bir inanç olarak
ele aldıkları için önem kazanmaktadır. Bu
makalede, Kant’ın ileri sürdüğü ahlâkî gerekçe
ile parapsikolojik gerekçeler üzerinde duracağız.
1.
Ahlâkî Açıdan Ölümsüzlük
Ahlâkî
açıdan ölümsüzlük anlayışını üç safhada
ele alabiliriz. Bunlar; a) Tanrı’nın adâleti ve
ölümsüzlük inancı, b) Tanrı’nın değerleri
koruması, c) En yüksek iyi ve ölümsüzlük
postulatıdır.
Fakat biz, bu safhalardan ahlâkî yaklaşıma bir örnek
olması açısından, Kant tarafından ileri sürülen
"en yüksek iyi ve ölümsüzlük postulatı"
safhasını inceleyeceğiz.
Kant,
ruhun ölümsüzlüğünü ahlâk problemi içerisinde
temellendirmektedir. Kant'ın ahlâk anlayışı akla
dayalı bir vazife ahlâkıdır. Ahlâkî hareketi,
fayda veya mutluluğu hedef alan bir amaca göre değerlendirmeye
karşı çıkan Kant, mutluluk veya faydayı amaç
edinen ahlâk anlayışlarında iradeyi duyguların yönlendirdiğini
kabul ettiği için, bunların üniversallık ifade
etmeyeceğini ileri sürer. Ahlâkın üniversal olması
gerekir. Bu niteliği de ahlâk, ancak akla dayanmakla
kazanır. Bu bakımdan ahlâk, Kant'a göre pratik akıldan
kaynaklanır.
Ahlâk
kanununun, kendini herkese kabul ettiren üniversallığı
vardır. Ahlâk insana dışardan verilmemiştir. O,
bizzat aklın yapısından ve tabiatından doğmaktadır.
Ahlâk kanununa uygun emirler, "şunu yaparsan şöyle
olur" gibi şartlı hükümler değil, "şunu
yapmalısın" gibi kesin hükümlerdir.
Ahlâk
kanunu, bizi “en yüksek iyi”yi gerçekleştirmek
için çaba harcamaya zorlar. Buna rağmen, ne insan
olarak sahip olduğumuz özellikler, ne de tabiattaki
varlıklar böyle bir iyiyi gerçekleştirme imkânına
sahip bulunmaktadır. Öyleyse, bu imkâna nerede ve
nasıl kavuşacağız? Kant'a göre, en yüksek iyinin
gerçekleşmesi ebedî olan bir âlemde mümkün
olabilir.
"En
yüksek iyi",
Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargı Gücünün
Eleştirisi'nin başta gelen problemlerinden
biridir. Kant, bu kavramı, "mutlulukla, daha doğrusu
mutlu olmaya lâyık olma ile ahlâklılığın birleşmesi"
şeklinde tanımlar. Bu demektir ki, en yüksek iyinin
iki ana unsuru vardır: Erdem (veya mutluluğa lâyık
olma) ve mutluluk. Ahlâklılık veya erdem kendi başına
iyidir. Fakat bu, "tam ve yetkin iyi" anlamına
gelmemektedir. İyinin bu niteliklere sahip olabilmesi
için mutluluk da gereklidir. Bu sadece mutluluğu
kendisine amaç edinmiş bir insanın değil, taraf
tutmayan bir insanın da varabileceği bir yargıdır.
Kant,
ruhun ölümsüzlüğünü ahlâk kanununa bağlı
olan aklın bir postulatı
kabul etmektedir. Kant'a göre ahlâkla ilgili pratik
aklın postulatları şunlardır: Tanrı'nın varlığı,
ruhun ölümsüzlüğü ve insanın hürriyeti.
Düşüncenin
özü bakımından ölümsüzlük, Kant için, teorik
bir tahmin değil, aklın vardığı bir sonuç
olarak, insanın en yüksek niyet ve çabaları hakkındaki
bir inancıdır. Kendisini otonom bir kişi olarak
kabul eden insanın, ahlâka uygun olan iyi
niyetlerinde, kendisine gerekli olarak gösterilen amaç
ve hiçbir şarta bağlı olmayan ahlâklı bir varlık
olma ödevi bakımından, "varlığının sonsuza
kadar süreceğini" postulat olarak kabul etmesi
gerekir.
Kant'ın
ölümsüzlüğe yaklaşımında dikkati çeken bir
husus daha vardır. O, Tanrı'nın varlığı postulatı
ile ruhun ölümsüzlüğü postulatını -bu arada özgürlük
postulatını- pratik aklın çerçevesinde ele
almakla birlikte ilk iki postulat arasında zorunlu
bir bağ görmemektedir. Başka bir deyişle o, Tanrı'nın
varlığına dayanarak ruhun ölümsüzlüğü inancını
temellendirme cihetine gitmemektedir. Kant'tan sonra
her iki postulat arasında çeşitli bağlar kurmaya
çalışanlar çıkmıştır. Örneğin M. Maher'e göre,
Tanrı'nın varlığı ispat edilince, ölümsüzlük
inancı da teminat altına alınmış sayılır. Ayrıca,
ölümsüzlük konusunda ileri sürülen düşüncelerin
bir kısmı da Tanrı'nın varlığına olan inancın
temellendirilmesinde önemli bir rol oynayabilir.
Bununla
birlikte, ölümsüzlük varsayımı ve inancının,
mantıksal olarak Tanrı'nın var olduğunu ileri süren
varsayımdan bağımsız olduğunu savunanlar da az değildir.
Söz gelişi, ölümsüzlük konusunda ciddi yazıları
olan çağdaş bir düşünür Ducasse, bu hususta şöyle
demektedir: " Bir ya da birçok tanrı olmakla
birlikte, yine de ölümsüzlük diye bir şeyin
olmayacağı varsayımında hiçbir çelişki bulunmadığı
gibi, hiçbir tanrı olmamakla birlikte yine de ölümsüzlük
olacağı varsayımında da herhangi bir çelişki
bulunmamaktadır. Tanrı'nın var olduğu varsayımının,
ölümden sonraki hayatın imkânı ve Mars
gezegeninde hayat bulunması ihtimalinden daha fazla
mantıkî bir bağlantısı bulunmamaktadır."
Ducasse, ateist olmasına rağmen, daha ziyade
parapsikolojiden elde edilen verilere dayanarak ruhun
ölümsüz olduğu tezini savunmaktadır.
Yine,
ateist olmasına rağmen tanınmış İngiliz filozofu
McTaggart, birtakım metafizik fikirlere dayanarak ölümsüzlüğün
imkânı üzerinde durmaktadır.
Sonuç
olarak, ölümsüzlük ile Tanrı'nın varlığı arasındaki
ilişkide ne tür bir ölümsüzlüğe inandığımız
da önemli rol oynamaktadır. Mehmet Aydın'ın da
dediği gibi, "... ruhun basit, yok olmaz bir
cevher olduğu düşüncesinden yola çıkarak ölümsüzlük
inancını temellendirme çabasında da Tanrı'nın
varlığı ile ruhun ölümsüzlüğünün, en azından
teorik düzeyde, ayrı ayrı ele alınabileceği
kanaati vardır. Belki de ‘ruhun ölümsüzlüğü’
kavramının ve bu kavramın açıklanabilmesi için
başvurulan metafizik delillerin dinî çevrelerde pek
hoş karşılanmamasının bir nedeni de bu durumdur.
Meselâ, İslâm dünyasında Fârâbî ve İbn Sînâ'nın
ölümsüzlük hakkında söyledikleri dikkatle
incelendiği zaman görülür ki, konu, teorik düzeyde,
Allah'ın varlığına atıfta bulunulmadan da
ele alınabilmiştir. Oysa dinî eserler, aynı
konuyu ‘yaratmanın iâdesi’ (i'âdetü'l-halk),
‘haşr’, ‘ba's’ vs. gibi başlıklar altında
ele alırken sadece bir terminoloji farkını değil,
Kelâmî bir tutumu da ortaya koyuyorlardı. Bu
terimlerle ölümsüzlüğün ilâhî takdir ve fiille
gerçekleştiği altı çizilmek suretiyle belirtilmek
isteniyordu."
|