|
ARAP SİYASÎ GELENEĞİNİN EHL-İ BEYT TAMLAMASININ KAVRAMLAŞMA SÜRECİNE ETKİSİ
Adnan DEMİRCAN
Bu makalede, özellikle I./VII. asırdaki gelişmeler
dikkate alınarak, Ehl-i beyt
(ehlu’l-beyt) tamlamasının siyasal tartışmalarda
bir meşrûiyet dayanağı olarak yer alması ve bu
anlayış üzerinde Arap geleneğinin etkisi
irdelenecektir.
Çalışmada, Şîa’nın itikadî mezhep haline
geldiği dönemdeki gelişmeler değil, büyük ölçüde
bir siyasî hareket olarak Ehl-i beyt taraftarlığı
anlamında varlığını sürdürdüğü dönem
dikkate alınacaktır. Önceleri Ehl-i beyt
olmaları hasebiyle iktidar hususunda Hâşimîlerin söz
sahibi olması gerektiğini savunan siyasî bir
hareket olarak doğan ve hareketin liderliğini
Ali’nin üstlenmesiyle “Şî‘atu ‘Alî”
denilen grup, zamanla ortaya çıkan gelişmelerle
birlikte, imâmların mâsumiyetini ve
Hz.Peygamber’den sonra Ali ve evlâdının iktidarının
nassa dayanan dinî bir emir olduğunu savunan bir
mezhep haline gelmiştir.
İmâmet meselesi, Şîa tarafından daha sonra inanç
konularından biri olarak kabul edilmiş olsa bile aslında
sorun, iktidarı ele geçirmenin önünde, aşılamayan
engellerin varlığından doğmuştur. Ehl-i
beyt tamlaması, Şiîliğin temel görüşlerinden
olan imâmet anlayışı açısından, imâmların kim
olduklarını belirlemek için hayatî öneme sahip
kavramlardan biridir. Bu sebeple kavrama yüklenen
anlam üzerinde epey kafa yorulmuş; bazen anlamını
daraltan, bazen de genişleten rivayetler ortaya çıkmış;
öte yandan Şiîlerin muhalifleri, Ehl-i beyt
tamlamasının anlamı ile ilgili alternatif rivayet
ve görüşler üretmekten kaçınmamışlardır.
Ehl-i
beyt tamlamasının kavramlaşma sürecinde Arap
geleneğine önemli bir rol atfettiğimiz, makalenin
başlığından da anlaşılacaktır. Bu yaklaşımımız,
temelde siyasî bir hareket olarak ilk Şiî düşüncenin
oluşumu için de geçerlidir. Bizim iddiamızın
aksine bazı yazarlar, Şîa mezhebinin doğuşunda İran
kültürüne ve bu kültüre ait hanedan düşüncesine,
bazıları ise Yahudilik ve Hıristiyanlığa önemli
rol atfetmektedirler.
İran menşeini savunanlar, İranlıların kutsal hükümdar
inancına sahip olması ve Şiîliğin İran kültürünün
hâkim olduğu bölgede yayılmasından hareketle görüşlerini
temellendirmeye çalışırlar. Öyle anlaşılıyor
ki, ortaya çıkışından bir süre sonra meydana
gelen olaylar yüzünden Şiîliğin, bir Arap
hareketinden çok bir Fars hareketi olduğu düşünülmüştür;
ancak temel tarih kaynakları dikkatlice incelendiğinde,
Şiîlik olaylarına ilk defa Araplar arasında
rastlandığı görülecektir.
Siyasî bir hareket olarak Şiîlik, Ali taraftarlığı
(Şî‘atu ‘Alî) şeklinde Hz.Peygamber’in vefatından
hemen sonra ortaya çıkmış; daha sonraki yıllarda
birçok etkenle birlikte itikadî bir mahiyete bürünmüş
ve bu dönem, yaklaşık bir asır sürmüştür. Bu süreci
dikkate aldığımızda, Ali’nin hilâfeti umduğu
Hz.Peygamber’in vefat ettiği günlerde ve daha
sonraki iki halîfenin belirlenmesi sırasında İran
kültürünün etkisinden bahsetmek mümkün değildir.
Öte yandan Ali’nin, Hz.Peygamber’in vefatından
sonra hayatını Medîne’de geçirdiği dikkate alındığında,
onun İran kültürüyle münasebetinin asgari düzeyde
olması lazım geldiği anlaşılacaktır. Mehdi inancı
ve imâmet (halîfelik) anlayışı ise Yahudi ve Hıristiyan
menşei ile ilgili ileri sürülen temel dayanaklardır.
Bize göre gelişmeler, zikrettiğimiz görüşlerden
farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Hatırlanacağı
üzere Ali’nin iktidar beklentisi, Arapların yaşadıkları
ortamda ortaya çıkan, Arap geleneğinin içinde gelişen
ve iddiaları Arap kültürüne dayanan bir talepti.
Hasan ve Hüseyin’in iktidar talepleri sırasında
kendileriyle münasebeti olanlar, Arap kabîleleriydi.
Daha da ilginç olanı, ilk Hâricî ve Şiî
hareketlerine baktığımız zaman hareketlerin gücünü
Mekkeli ve Medîneli Müslümanlar değil, bedevîlikten
hadarîliğe geçiş süreci yaşayan kabîleler oluşturmaktadır.
Emevîler
döneminde ortaya çıkan birçok isyanda Ehl-i
beyt’in intikamını alma düşüncesi, Şiîliğin
gelişmesine önemli katkı sağlamıştır. Bu
isyanlar, unutulmaması gereken etkenler olmakla
birlikte, şeref ve şerefsizlik gibi değerlerin, irsî
olarak aile soyundan geçtiği şeklindeki Arap inancına
uygun olan Ehl-i beyt’in özel vasıflara
sahip olduğu düşüncesi, zamanla siyasî düşünceyle
birleştirilmiştir.
Ehl-i beyt’e mensubiyetin siyasal boyutu, Câhiliyye
Arapları arasında da mevcuttu. Böyle bir anlayışın
varlığını reddettiğimizde, iddiaların dinî
dayanağı da olmadığına göre Ali’nin ve
kendisinden sonra siyasî beklenti içine giren diğer
Ehl-i beyt mensuplarının taleplerinin mâkûl
bir gerekçesi kalmaz.
Mevâlînin,
ilk asırda ortaya çıkan siyasî gelişmelerle ilişkisine
de birkaç cümleyle değinmek istiyoruz. Mevâlînin
Şiî harekete desteği, erken dönemde meydana gelen
bazı olaylarda kendini göstermektedir. Bunlardan
Muhtâr b. Ebî ‘Ubeyd es-Sakafî, Zeyd b. Ali ve
Abdullah b. Muâviye’nin ayaklanmalarını hatırlatabiliriz.
İlk asırda Mevâlînin önemli bir kısmının İranlı
olduğu dikkate alındığında kısmî bir etkiden söz
etmek mümkündür. Kanaatimizce Mevâlî olarak hak
ettiklerine inandıkları konuma gelememelerinden ve
kendilerini rahatsız eden genel Arapçı eğilimlerden
duydukları memnuniyetsizliğin onlarda oluşturduğu
tepki, İranlıların Ehl-i beyt’e sahip çıkmasının
önemli sebeplerindendir.
Şîa’nın doğuşu ve ilk Şiî hareketleri
hakkında geniş bilgi için bk. Onat, Hasan, Emevîler
Devri Şiî Hareketleri ve Günümüz Şiîliği,
Ankara 1993, s. 43-142.
|