|
ŞİÎ ve SÜNNÎ MÜFESSİRLERE GÖRE EHL-İ BEYT KAVRAMI
Mustafa ÖZTÜRK
Ehl-i beyt (Ehlü’l-beyt) kavramı, hem
lisânî delâlet hem de mezhebî siyaset cihetiyle öteden
beri Şîa ile Ehl-i sünnet arasındaki önemli
ihtilaf konularından biri olagelmiştir. Tarihsel süreçteki
siyasî-mezhebî istismar boyutuna paralel olarak hâlen
de Şiî-Sünnî-Alevî üçgeninde yer yer polemik
konusu yapılagelen Ehl-i beyt’in kavramsallaşmasında
umumiyetle ideolojik önyargılar belirleyici olmuştur.
Daha açıkçası, Kur’ân’da İslâm öncesi
Arapların lisânî örfüne uygun bir anlam çerçevesi
içinde kullanılan bu kavram, İslâmî
terminolojideki hilafet, imamet, ismet,
ulu’l-emr vb birçok kavramın anlam hayatında
da görüldüğü üzere Şîa ve Ehl-i sünnet
arasındaki kadîm çekişmenin tezahürü olarak
siyasî bir içerik/nitelik kazanmıştır.
Bu
çalışmada, Kur’ân’daki Ehl-i beyt kavramının/tabirinin
delâletiyle ilgili olarak Şiî ve Sünnî müfessirlerin
görüş ve düşünceleri tahlil edilecektir. Bilgi
kaynağı olarak, İsnâaşeriyye Şîa’sından Ebü’l-Hasen
el-Kummî (ö. 300/912’den sonra), Ebû Ca‘fer
et-Tûsî (ö. 460/1068), Ebû Ali et-Tabersî (ö.
548/1158), Feyz-i Kâşânî (ö. 1091/1680)
gibi klasik dönem müfessirleri ile Cenâbezî,
Tabatabâî ve İbn Rüveyş el-Alevî gibi son
devir Kur’ân alimlerinin; Ehl-i sünnet’ten
ise Taberî (ö. 310/923) başta olmak üzere Beğavî
(ö. 516/1122), İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1200),
Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1209), Kurtubî (ö.
671/1273), Kâdî Beyzâvî (ö. 685/1288), İbn Kesîr
(ö. 774/1372), Suyûtî (ö. 911/1505), Âlûsî (ö.
1270/1853) ve Elmalılı M. Hamdi Yazır gibi müfessirlerin
tefsirlerine müracaat edilecektir.
I.
“EHL-İ BEYT” KAVRAMIYLA İLGİLİ GENEL MALÛMÂT
Ehl-i
beyt, Arapça ehl ve beyt kelimelerinden oluşmuş bir
terkiptir. Ehl (Çoğulu: ehâl, âhâl, ehlûn, ehlât)
kelimesinin fiil kalıbındaki çeşitli müştakları
cana yakın olmak, bir yerde meskun bulunmak, uygun ya
da müsait olmak, lâyık/liyâkatli olmak, bir şeyi
hak etmek, bir şeye imkan tanımak, mümkün kılmak,
hoş karşılamak, evlenmek gibi anlamlar içerir. Müzekker
bir kelime olan ehl ise aile, yakın akraba, eş,
zevce, ahali, taraftar, bir yerde yaşayan, bir şeye
lâyık olan gibi manalara gelir.
Kelime
nisbet edildiği şeye göre farklı bir anlam kazanır.
Sözgelimi, ehlü’r-racul terkibi, bir erkeğin başta
hanımı olmak üzere aynı çatı altında yaşadığı
diğer aile fertlerine delâlet eder. Kelime herhangi
bir ülke ismiyle kullanıldığında o ülkenin
insanlarına, bir din veya mezhep adına izafetle
kullanıldığında o din veya mezhebin mensuplarına,
bir meslek ismiyle birlikte kullanıldığında da söz
konusu mesleğin erbabına işaret eder. Peygamberlere
izafe edildiğinde ise onların getirdikleri ilâhî
mesaja kulak veren müminler topluluğuna (ümmet) delâlet
eder. Nitekim Hûd Suresi 11/45-46. ayetlerde Hz.Nûh’un,
“Ey rabbim! Oğlum benim ehlimdendir.” çağrısına,
aynı dine ya da inanç sistemine mensup olmamak manasında,
“[Hayır], o senin ehlinden değildir.” diye karşılık
verilmiş ve bu kullanımda kelimeye dinî-ahlâkî
bir anlam yüklenmiştir.
Fîrûzâbâdî
(ö. 817/1415) ehl lafzının Kur’ân’da on ayrı
anlamda (vech) kullanıldığını söyledikten sonra
bunlar arasında; bir beldenin sakinleri, Tevrat ve İncil
okurları (Ehl-i Kitap), mal-mülk sahibi,
kabile ve yakın akraba, ümmet, ıtret, aşiret, eş,
çocuk ve torun gibi manaları zikretmiştir.
Bir telakkiye göre âl kelimesi de ehl kökünden türetilmiştir
(maklûb). Sözlükte bir şeyin kendisi, serap ve
taraf gibi anlamlar içeren âl, aynı zamanda aile,
akraba, dost ve yakın arkadaş, dindaş gibi manalar
da taşır ve bu son gruptaki manalar cihetinden ehl
kelimesinin müteradifi sayılabilir.
Bununla
birlikte, iki kelimeyi birbirinden farklı kılan bazı
nüanslar da mevcuttur. Ebû Hilâl el-Askerî’nin
(ö. 400/1009’dan sonra) belirttiğine göre ehl
kelimesi hem nesep, hem de bir yere mahsus olma
(ihtisas) anlamında kullanılır. Örneğin, ehlü’r-racul
terkibi bir kimsenin akrabasına, ehlü’l-basra ve
ehlü’l-ilm gibi terkipler ise bir yere ve zümreye
mensubiyeti ifade eder. Buna karşılık âl lafzı,
bir kimsenin yalnızca yakın akraba ve arkadaş çevresine
delâlet eder. Bu yüzden, kişinin ailesi ve dostları
için âlu’r-racul demek câiz olduğu halde,
“Basralı” anlamında âlu’l-basra, yahut
“ilim erbabı” anlamında âlu’l-ilm
tabiri kullanılmaz.
Beyt
(çoğulu: ebyât, buyût, ebâyît, buyûtât) lafzına
gelince; sözlükte ev, mesken, çadır, kabuk, kılıf,
onur, şiîr dizesi, kabir gibi anlamları bulunan bu
lafız,
Fîrûzâbâdî’nin tespitine göre Kur’ân’da
menzil/mesken, eşlerin evleri, mescit, Kabe,
Peygamber’in odaları, nübüvvet evi, hapishane, arı
kovanı, hayvan derisinden yapılmış çadır vb. on
beş ayrı manada kullanılmıştır.
En yalın ve yaygın anlamıyla “hane halkı”na
(aile) tekabül eden Ehl-i beyt lafzı, ev
sahibinin yanısıra eş, çocuk, torun ve yakın
akrabayı da kapsar. “Câhiliye devri Arap
toplumunda kabilenin hakim ailesini ifade eden Ehl-i
beyt, İslâmî dönemden itibaren günümüze kadar
sadece Hz.Peygamber’in ailesi ve soyu anlamında
kullanılagelen bir terim olmuştur. Şiî kaynaklarda
Ehl-i beyt yerine ıtre kelimesi de kullanılmıştır.”
Ehl-i
beyt (Ehlü’l-beyt) kavramı/tabiri Kur’ân’da
üç kez geçer. Mushaf tertibinde bu kavramın/tabirin
zikredildiği ilk ayette (Hûd 11/73) meleklerin
dilinden Hz.İbrahim’in hanımına, “Allah’ın
dilediği işi gerçekleştirmesini mi yadırgıyorsun?
Allah’ın rahmet ve bereketi sizin üzerinize olsun
ey hane halkı!” diye hitap edilmiştir. İkinci
ayette (Kasas 28/12), Hz.Musa’nın ablasının
Firavun hanedanına, “Size onun bakımını üstlenecek
bir aile göstereyim mi?”
diye bir teklifte bulunduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın
mihverini oluşturan üçüncü ayette ise (Ahzâb
33/33), “Ey Ehl-i beyt! Allah sizden her türlü
manevî kiri (rics)*
gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” denilmiştir.
Görüldüğü
gibi Ehl-i beyt tabiri Hûd Suresi 11/73. ayette
“aile” anlamında kullanılmıştır. Ayetin Hz.İbrahim’in
hanımına hitapla başlamış olması, Ehl-i
beyt’in sadece onun hanımından ibaret olduğunu değil;
aynı zamanda hanımıyla birlikte diğer aile efradını
kapsadığını da gösterir. Nitekim bazı Sünnî müfessirler
bu ayeti, Hz.Peygamber’in Ehl-i beyt’ine hanımlarının
da dahil edilmesi gerektiği fikrine delil göstermişlerdir.
Kasas Suresi 28/12. ayetin özelde Hz.Musa’nın
annesine, genelde diğer aile fertlerine delâlet ettiği
ise izahtan varestedir. Ahzâb 33/33. ayete gelince,
bu ayette geçen Ehl-i beyt tabiri, bir sonraki
başlıktan itibaren etraflıca incelenecektir.
Ehl-i
beyt tabiri birçok hadiste de zikredilmiştir. Bunların
bazısında ashâbın hane halkından, pek çoğunda
da Resûlullah’ın ıtretinden bahsedilmiştir.
Hz.Peygamber’in ıtretiyle ilgili hadislerin bir kısmında
ise sahabeye Kur’ân ile Ehl-i beyt’ten
ibaret olan iki değerli kaynak/emanet bırakıldığı
ve onlar hakkında dikkatli olunması gerektiği
belirtilmiştir.
Ayrıca, muhtelif rivayetlerde de Ehl-i
beyt’in faziletinden söz edilmiş ve bu
rivayetlerin hemen hepsinde söz konusu tabirin medlûlü
Hz.Peygamber, Hz.Ali, Hz.Fâtıma, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin’den
oluşan beş kişiye (Hamse-i Tâhire)
hasredilmiştir.
|