|
MİT VE GERÇEKLİK ARASINDA ALEVÎLİKTE EHL-İ BEYT
Ahmet TAŞĞIN
Geçmişten günümüze “Sünnî”ler Alevilik
konusunda asgari düzeyde de olsa bir kısmı yazılı
kaynaklarda, bir kısmı da toplumun kolektif hafızasında
yer alan bazı bilgilere sahiptir. Bu bilgiler,
Aleviliğin Kızılbaşlık şeklinde
nitelendirilmesine kadar ki dönemi de dahil hem içeriğini
hem de düzeyini korumuştur. Aleviliğin tarihte
birden fazla isimle tanımlanıp, son dönemde de
Alevilik şeklinde isimlendirilmesi, Alevilik hakkındaki
kanaati tek yönlü olarak değiştirmiştir.
Bu değişim aynı zamanda Aleviliğin kamuya açılmasını
ve yer edinmesini sağlamıştır. Bu yeni konumlarında
Alevilerin hem kendileriyle hem de Sünnîlerle yüzleşmesiyle,
geleneksel tutumda meydana gelen farklılaşma/değişim
toplumsal hafızayı yeniden kurmuştur. Sonuçta
Alevilerin kamusal alanda kendilerini daha çok ifade
imkanı bulmaları sonucunda Sünnîler, Alevilerin
“inanç” ve “ahlak ilke”leri ile ilgili
bilgilerinin hatalı olup amaçlı bir propaganda ile
oluşturulduğunu kabul etme eğilimi göstermişlerdir.
Kamusal
alanda görünmek ve Sünnîlerin Alevilere ilişkin görece
değişimi karşısında Aleviler, geleneksel tutumlarını
koruyarak kendilerinin Müslüman oldukları, hatta İslam’ın
özünü temsil ettiklerini savunmak “zorunluluğuna”
devam etmişlerdir. Sünnîler tarafından dile
getirilen “inanç” ve “ahlaki zafiyet”ler
konusunda iki farklı durum ortaya çıkmış:
1-Ahlaki zafiyetlere ilişkin söylem, kamusal alanda
kendilerine yer edinen Aleviler ile Sünnîlerin karşılaşmaları,
oluşturulan “utanç” alanının yeniden gözden
geçirilmesine neden olmuştur. 2-Bu karşılaşma Sünnîlerin
Alevilere ilişkin öteden beri sürdürdükleri
siyasal propagandanın bir parçası olan “utanç”
alanını yeniden gözden geçirmekle kalmamış aynı
zamanda Alevilerin de Sünnîlere ilişkin öteden
beri sürdürdükleri siyasal propagandalarının bir
parçası olan “dini alanı: İslam’ın özünü”
teşkil eden parçasını gözden geçirmelerini sağlamıştır.
Bu bakımdan da Alevilere utanç alanı oluşturanların
bu karışlaşma sonunda kendileri için de aynı alanı
oluşturdukları gerçeğini görmelerine imkan sunmuştur.
Ta ki bu durum, bir televizyon programı sunucusu
vesilesiyle Türkiye’nin kendi gerçeğini görmesine
kadar sürdü. Topluluklar, utanç alanlarından bir
televizyon program sunucusunun dile getirdiği “Kızılbaş”
sözü üzerinden kurtuldular veya en azından
programa gösterilen tepkiler ile bu program çerçevesinde
yürütülen tartışmaların kamuoyuna yansıyan biçimiyle
kurtulmaya çalıştıklarına dair bazı ipuçlarının
ortaya çıktığı sonucunu çıkarabiliriz.
Ahlaki
zafiyetlerinin dışında Alevilerin, Sünnîlerin
zihinsel dünyalarındaki görünürlüğünün bir başka
yönü de Sünnî inanç ve ibadetlerine olan
“mesafe”leridir. Doğrusu bu, hem Sünnîler hem
de Aleviler tarafından tartışılmaya devam etmekte
ve özellikle modern dönemde Alevi kimliğinin inşa
sürecinde yeniden üzerinde durulan konular arasında
yer almaktadır. Sünnîler, Alevilerin özellikle
ibadete (İslam’ın beş şartı şeklinde formüle
edilen ibadetlere kayıtsız kalmalarına) dair tavırlarını
eleştirirler. Bir kısım Alevi aydınları ise birçok
dinin karışımı olduğunu söyleyerek inanç
birikimleri itibariyle tamamen İslam dışı olduklarını
ve Sünnîlerin Alevilerin inançlarına ilişkin
mevcut söylemlerini düzelterek veya ters yüz ederek
eleştirdiklerini dile getirirler.
Alevilerin
Sünnîler nezdinde bu şekilde görülmelerinin
tarihi bir arka planı bulunmaktadır. Bize göre,
Alevilerin konar-göçerlikten yerleşik hayata geçmeleriyle
başlayan farklılaşma süreci Kızılbaşlar ve
Bektaşiler şeklinde ayrılmalarına neden olmuştur.
İsimlendirmeyle somutlaşan bu farklılaşma, haklarında
yazılan metinlere de yansımıştır.
Kızılbaşlığa ilişkin yazılanlar üzerinde özellikle
Osmanlı-Safevi devletleri arasındaki siyasal çekişmelerin
etkisi olduğu açıktır.
Bektaşiliğe ilişkin yazılanlar ise iki genel başlık
altında toplanabilir; Hacı Bektaş Veli’nin büyük
pir olup, hatta Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve
kurucuları üzerinde etkili olduğu görüşü ilkini
oluşturur. İkincisi ise İslam dünyasının sahip
olduğu kazanıma paralel şehir merkezindeki
toplumsal yapı ve oluşturduğu sosyal ilişkilere bağlı
olarak geleneğe aykırı davrandıklarına ilişkin görüştür.
Bunlara Alevilerin yazmış oldukları metinleri de
eklersek, geniş bir literatür oluşturmaktadır. Bu
metinlerde, bahsi geçen değerlendirmeler ışığında
paralellik aynı zamanda zıtlıklar da bulunmaktadır.
Fakat
Alevi çevrelerin kendilerine yönelik eleştirilere
verdikleri cevapta, Sünnîlerin haksız hatta yanlış
bilgiye sahip olduğu ifadeleri büyük bir yer tutar.
Bu eleştirilerin ana teması, haksızlıkların
tarihi olayların yanlış yorumlanmasından
kaynaklandığı ve dolayısıyla doğruların çıplaklığıyla
görülemeyerek, haksız tarafı onaylayan tutum üzerinedir.
Bu itirazları, bütün Müslümanlar için geçerli
ortak tarih üzerinden yapılan tespitlerle dile
getirmektedirler.
Tarihi ise Peygamber, ailesi ve yakın dostları teşkil
etmektedir. Aleviler, Sünnîlere getirdikleri eleştirilerini
Peygamberin ve Ehl-i beyt’in taşıdığı
mesajın yine Peygamberin yakın çevresi tarafından
Ehl-i beyt’e teslim edilmemesi üzerinden oluşturmaktadır.
Hakları çeşitli neden ve gerekçelerle ellerinden
alınan Ehl-i beyt, bu hakkın geri alınması için
mücadele etmiş, hemen hepsi bu uğurda şehit olmuş
ve aileleri de dağılarak çok geniş bir coğrafyaya
yayılmıştır. İşte Aleviler, Ehl-i
beyt’in mesajını günümüze kadar getirdiklerini
hatta inanç, ibadet ve kurumların da bu dönemden
kendilerine devrettiğini belirtmektedirler.
İslam
tarihinin temel kaynaklarında yer alan bu konu,
tarihsel olaylar üzerinden Sünnî ve Alevi çevrelerde
iki tarih anlayışı oluşmaktadır.
Doğrusu Sünnîler ve Aleviler arasındaki esas ayrışma
tam da bu noktada yani Ehl-i beyt ve onlara karşı
yapılanlarla başlamaktadır. Aradaki farkın görünürlüğü
ise Ehl-i beyt konusunda Sünnî ve Alevi çevrelerin
kendi tezlerine dayanak olan aynı kaynak veya
metinleri
Ehl-i beyt’e yapılanların doğru bilgisi
olarak anlaması, sunması hatta dayatmasıyla ortaya
çıkmaktadır. Kaldı ki bu metinlerin doğruluğu ve
yanlışlığı taraflarca her zaman tartışılabilir
ve zaten de tartışılmaktadır. Her iki kesimin, Ehl-i
beyt’e yapılanları ele alan metin veya kaynaklara
farklı bakış açıları, tarafların kendi
tarihlerini kurmalarıyla sonuçlanmaktadır. Gruplar
arası farklılaşmanın ortaya çıkmasının nedeni
bu metinlerle kurdukları ilişkide yatmaktadır.
Dolayısıyla güncelliği devam ettirerek günümüz
sorunlarından geriye, siyasal, ideolojik içerikli
yeni bir tanımlamayla “hayali topluluk” bu şekilde
kurulmaya çalışılmaktadır.
Yazılı
metinlere nazaran sözlü aktarılan Aleviliğin tanım,
tarih, kültürel, dini ve davranış boyutunun
metinlere yansıyan biçimiyle gündelik yaşamdaki
uygulamaları arasında farklılaşma bulunmakta ya da
grubun dışından bakanlar açısından bütünlükten
uzak görünmektedir. Metinler üzerinden Aleviliği
değerlendirmeye çalışan Sünnîlerin, uygulamalara
yüklenen ve grubun kendi içerisinde sürdürülen
anlamı göz ardı etmeleri bahsi geçen farklılaşmayı
açıklama şanslarını ortadan kaldırmaktadır. Bu
nitelikteki Alevilik tarihi, sadece Aleviler için geçerlidir.
Alevilerin dışındakilerin hem anlama hem de
yorumlama imkanı, grubun kullandığı dil olmadan güç
hale gelmektedir. Hele bu dil olmadan eleştiri yapmak
neredeyse imkansız görünmektedir. Bu imkan olsa
bile, ana içerik anlamını hiçbir şekilde
“yabancılara”
bildirme imkanı sunmayacaktır. Öncelikle Alevilik
inançları “nâ-ehle” açıklama yasağından
dolayı açıklanamaz, açıklanmak istense bile
konunun kendisi, “Yezid”e
anlama imkanı vermemektedir. Özellikle modernleşme,
Aleviler açısından en büyük problemi burada yaşatmış
ve bazı çıkışlara rağmen onlar bu konudaki açıklamalarıyla
yetersiz kalmışlardır.
İşte
Aleviler Ehl-i beyt’in inanç, ibadet, kurum
ve sosyal ilişki olduğunu bilirler. Başka bir deyişle
Alevilik/Aleviler varlıklarını Ehl-i beyt’e
borçludur. Günümüzde Ehl-i beyt hakkındaki
geleneksel anlatım, sürdürülmeye çalışılmıştır.
Fakat Ehl-i beyt’e yüklenen bu anlamın aktarılmasında
kullanılan dilin yenilenme çabaları geç kalmıştır.
Hatta bu geç kalış, geleneksel aktarımın içeriğinin
zenginleştirilerek aktarılmasına mani olmuş ve söylemi
“Sünnî”leştirmiştir. Söylemin Sünnîleşmesi,
Alevilerin Ehl-i beyt’e yüklediği bu anlamın
ortadan kalkarak, tarihsel şahsiyetler üzerinden yürütülmesiyle
sonuçlanmıştır. Oysa geleneksel öğreti de
“Yezid” terimi, bir şahıstan üretilen dünyanın/hayatın
anlamıdır ve bu anlam, şahıs olarak Yezid’in ötesinde
onun ve çevresinin temsil ettiği dünyadır. Bu dünya,
modernleşme sürecinde şahıs ve terim üzerinden
sloganlaştı ve çoğu zaman da bu haliyle kullanıldı.
Oysa geleneksel ilişkisizliği ve geçici kullanımında
Yezid, Alevilerin Sünnîlere yönelik getirdiği eleştirilerle
güncelleştirilerek içerik kazandırılamadığı için
Yezidle sınırlı kaldı ve terim olarak da güncelleştirilemediği
için Alevilerin gündelik hayatlarından çıktı.
İşte zayıf ve cılız kalan bu söylem, Sünnîlerin
kendilerini tanımladıkları dünyanın veya Yezidle
anlatılan dünyanın aynısı haline geldi. Bu
tarih/anlatı ise, Sünnîlerin tarihidir.
|