|
İMAMET-İSMET İLİŞKİSİ ÇERÇEVESİNDE İBN TEYMİYYE’NİN EHL-İ BEYT’E YAKLAŞIMI
Salih Sabri YAVUZ
Hz.Peygamber’in ailesine bağlılık, onlara sevgi
ve saygı beslemek bütün Müslümanların ortak bir
karakteridir. Ancak Şîa’nın, çerçevesi ve
kapsamı farklı şekillerde anlaşılan Ehl-i
beyt kavramından ve bunun oluşturduğu zeminden
hareketle konuyu Peygamber’in dini otoritesinin
gelecekteki temsilcilerinin delili olarak görmesi,
hatta bunu tüm dini ve siyasi umurun temeli haline
getirmesi, Ehl-i sünnet ile Şîa arasında ayrışma
noktasını oluşturmuş ve ciddi tartışmalara sebep
olmuştur. Bir anlamda Ehl-i beyt, Şîa’nın
elinde siyasi ve dini otoritenin teolojik teminatı
haline getirilmiş ve imamet doktrinlerinin temel
unsuru yapılmıştır. Aslında İmamet konusu İslam
inançlarıyla ilgili olmadığı halde, Şîa ve ona
bağlı alt fırkalar bunu akaidin bir unsuru haline
getirmiştir. Meselenin Ehl-i sünnet kaynaklarında
ele alınışı da onların bu iddialarına cevap
vermek amacıyla olmuştur. Her ne kadar bu kavrama
Kur’ân’da atıfta bulunulmuşsa da
Hz.Peygamber’in “aba”sını aile fertlerinin üzerine
örtmesi olayının teolojik bir vecheye büründürülerek
“aba” hadisinden bir doktrin inşa edilmesi
ilginçtir. Kur’ân’da Ehl-i beyt’ten
bahseden ayet ve ilgili hadisler de hep bu çerçevede
yorumlanmıştır. Nitekim ifade edildiği gibi ilk
oluşumundan itibaren Emevi iktidarına duyulan kin ve
düşmanlık da esasen Ehl-i beyt sevgisi ve
onların haklarını arama adına yapılmıştır.
Ehl-i
beyt kavramının Kur’ânî çerçevesi Ahzab
suresindeki şu ayete dayandırılmaktadır: “Hem
vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyet
devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın,
zekâtı verin. Allah ve Resulü'ne itaat edin. Ey Ehl-i
beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz
yapmak istiyor”.
Şîa’nın
İmamiyye fırkasına mensup ve Şîa mezhebinde kendi
zamanına kadar “allâme” lakabıyla tanınan ve
İlhanlı hükümdarı Olcayto’nun Şiî olmasına
sebep olan kişi olarak da bilinen İbnü’l-Mutahhar
Cemalüddin Hasan b. Yusuf b. Ali el-Hillî (ö.
726/1325), imamet görüşlerini savunduğu eserinde
özellikle bu ayetten hareketle, Hz.Ali’nin imamete
herkesten daha layık olduğuna delil getirmeye çalışmıştır.
Genel Şîa doktrininden farklı olmayan bir tarzda
konuyu imamların masumiyetine kadar götürmüştür.
Zira bu anlayışa göre Ehl-i beyt’ten olmak
günahlardan arınmış olmayı (ismeti), ismet ise
imamete layık olmayı gerektirir.
el-Hillî,
Sünnî hadis kaynaklarında da benzer lafızlarla
nakledilen hadisi de aynı doğrultuda yorumlar.
Malik
b. Asbağ şöyle dedi:
-Ali’yi
evinden çağırdım. Fatıma,
-Resulüllah’a
kadar gitti, dedi. Resulüllah ile Ali birlikte
geldiler ve içeri girdiler. Ben de onlarla birlikte içeri
girdim. Ali’yi sol tarafına, Fatıma’yı sağ
tarafına, Hasan ve Hüseyin’i önüne oturttu.
Sonra elbisesiyle onların üstünü örttü. (Onları
abasının altına aldı.) Ve şöyle dedi: “Ey Ehl-i
beyt (ev halkı), Allah sizden kiri gidermek ve sizi
tertemiz yapmak istiyor; Allah’ım bunlar benim Ehl-i
beytimdir. Bunlar en layık ve en uygun olanlardır.”
Yine
Ümmü Seleme’den rivayet edilen şu hadiseyi de
bunlara ilave ederek görüşünü desteklemeye çalışır:
Ümmü
Seleme şöyle dedi: Hz.Peygamber evde olduğu bir sırada
Fatıma yemek dolu bir kap ile geldi ve Peygamberin
yanına girdi. Hz.Peygamber, “Bana kocanı ve çocuklarını
çağır” dedi. Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin
birlikte içeri girdiler ve oturdular. Bu yemekten
yediler. Hz.Peygamber onlarla birlikte altlarında
kisa-i hayberî olan yatağında bulunmaktaydılar.
Ümmü
Seleme şöyle dedi: Ben de oradaydım. Allah “Ey
Ehl-i beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi
tertemiz yapmak istiyor” ayetini indirdi. Resulüllah
onları abasının altına aldı ve ellerini çıkarıp
semaya çevirdi ve şöyle dedi: “Bunlar benim Ehl-i
beytimdir ve seçkinlerimdir. Allah’ım, onlardan
kiri gider ve onları tertemiz kıl.” Hz.Peygamber
bunu tekrar etti.
Ümmü
Seleme şöyle dedi: “Başımı kaldırıp ‘ben de
sizinle beraber miyim ey Allah’ın Resulü’ dedim.
O ‘sen hayır üzerindesin’ buyurdu.”
Ayetin
gramatik yapısını tahlil ederek görüşünü
desteklemeye çalışan el-Hillî, imamların
masum oldukları sonucuna varır. Ona göre, ayette geçen
(انما) edatı ve haber cümlesinin
başında bulunan te’kid lamı (ل), Ehl-i
beyt kavramının hususi anlamda kullanıldığına
delalet eder ve bu gramatik yapı anlamı daha da
kuvvetlendirir. Dolayısıyla ayet, Ehl-i beyt
kavramının içine aldığı kimselerin günahtan arınmış
olduklarını, yani masumiyetlerini açıkça ortaya
koyar. Ayette Ehl-i beyt’in ifade edilmesi ve
temizlenmenin tekrar edilerek (وَيُطَهِّرَكُمْ
تَطْهِيرًا)
vurgulanması da bunun işaretidir. Bu itibarla Ehl-i
beyt’ten olan Hz.Ali masum olduğu için imamete en
layık olan kişidir. el-Hillî, ayrıca
Hz.Ali”ye nispet ettiği “Benim imametle ilişkimin,
değirmen iğinin taşıyla ilişkisi gibi olduğunu
bilmesine rağmen İbn Kuhafe (Hz.Ebubekir) zorla
imamet gömleğini giymiştir” sözünü de bu
çerçevede yorumlayarak Ehl-i beyt’e mensup
olmayı hilafetin asıl unsuru olarak değerlendirir.
O bu sözden, Hz.Ali’nin Ehl-i beyt’ten
olması dolayısıyla masum olduğu sonucunu çıkarır.
Söz
konusu bu iddiaları değerlendiren İbn Teymiyye (ö.
738/1328),
ilgili ayetteki temizliğin gerçekleşmesini, ilahi
iradenin kapsamını tahlilden hareketle ortaya
koymaya çalışır ve böylece Ehl-i beyt hakkında
bir çerçeve oluşturur. Öncelikle rivayet edilen
hadislerin sahih olduğunu belirten İbn Teymiyye,
hadislerde vurgulanan anlamdan Ehl-i beyt kapsamında
telakki edilenlerin masum olduklarına yönelik bir
anlayışı çıkarmanın imkânsız olduğunu
vurgular. Konuyu ilahi irade kapsamında ele alarak değerlendirir.
Ona göre özellikle Şîa’nın sunmuş olduğu
deliller iki açıdan onların iddialarının aksini
ortaya koyar. Birincisi, Hz.Peygamber’in Ehl-i
beyt’in temizliği yönünde duada bulunması, bunun
gerçekleşmediğini bildirir. Eğer gerçekleşmiş
olsaydı Hz.Peygamberin sadece dua etmek yerine ve
bununla yetinmek yerine, temizlenmenin gerçekleşmesinden
dolayı Allah’a hamd ve şükretmesi gerekirdi. İkincisi
de ayet, Allah’ın, kiri onlardan gidermeye ve onları
temizlemeye kadir olduğu ve kulların bütün
fiillerinin yaratıcısının Allah olduğunu
vurgulamaktadır.
İbn
Teymiyye’e göre, Ehl-i beyt’ten bahseden
ayette geçen “irade” ile Kur’ân’ın muhtelif
ayetlerinde geçen aynı paraleldeki “irade”
mukayese edildiğinde, Ehl-i beyt’in günahlardan
temizlenmelerinin gerçekleşmiş kesin bir sonuç
olmadığı ortaya çıkar. Mesela “Allah sizi
zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan
nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz”;
“Ramazan ayı ki onda Kur’ân, insanlara yol göstererek
yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı
belgeler olarak indirildi. Sizden bu ayı idrak eden,
onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı
günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah
size kolaylık ister, zorluk istemez”
ve “Allah size açıklamak ve sizden öncekilerin
yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek ister”
ayetlerinde geçen “irade”, yani Allah’ın
dilemesi anlamındaki irade ile Ehl-i beyt’in
temizlenmesine yönelik kullanılan irade aynı
teolojik anlama sahiptir.
Ehl-i
beyt’in kirden arınması yönünde Allah’ın
dilemesini ifade eden irade, (إِنَّمَا
يُرِيدُ
اللَّهُ)
onun muhabbet ve rızası anlamına gelir. Dolayısıyla
aynı yönde olan ve yukarıda örnekleri verilen
ayetlerde geçen, Allah’ın bir şeyin yapılmasını
istemesi tarzındaki dileme ve irade etmesi, ilişkili
olduğu şeyleri Allah’ın yaratmasını ve arzu
edilen hususların muhataplarda mutlaka mevcut olmasını
gerektirmez.
İbn Teymiyye’ye göre Ehl-i beyt’le ilgili
ayetin nazil olmasının hemen ardından
Hz.Peygamber’in “Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i
beytimdir, onlardan kiri ve günahı gider ve onları
tertemiz kıl” şeklinde dua etmesi de ayette geçen
iradenin Allah’ın sevgisi ve rızası olduğunun
delilidir. Eğer ayetteki irade, Allah’ın onlardan
kiri ve günahı gidermiş ve onların temizlenmiş
olduğu hükmünü içermiş olsaydı,
Hz.Peygamber’in bunu tekrar talep etmesine ve onlara
bu yönde duada bulunmasına da gerek kalmazdı.
Ehl-i
beyt’in bütün günahlardan arınmış olduğu ve
Allah’ın irade etmesi dolayısıyla bunun zorunlu
olarak gerçekleştiği düşüncesini, İlahi
iradenin objesiyle ilişkisi konusundaki Kaderiye
anlayışının bir yansıması olarak gören İbn
Teymiyye, bunu rafızîlere de atfeder. Zira
Kaderiyye’ye göre Allah’ın iradesi, murad edilen
şeyin varlığını içermez. Aksine olmayacak şeyi
irade edebileceği gibi irade etmediği şeyler de var
olabilir. Bir anlamda bu kimseler Allah’ın
iradesine dâhil olmayan hususların varlığını da
kabul ederler. Ona göre bu açık bir çelişkidir.
İlgili ayetten hareketle Allah’ın temizlenmesini
arzu ettiği Ehl-i beyt’in kendileri hakkında
varid olan hususların mutlak anlamda gerçekleşeceğine
delil getirmek yanlıştır. Bu takdirde, yeryüzünde
Allah’ın iman etmesini istediği kimseler için de
onun muradının gerçekleşmesi gerekir. Hâlbuki
realitede durum böyle değildir.
|