|
EHL-İ BEYT İNANIŞININ ANADOLU ALEVÎLERİ ÜZERİNDEKİ İZDÜŞÜMLERİ
Harun YILDIZ
Erken dönem İslam tarihinde ortaya çıkan olaylarda
etkili olan önemli faktörlerden biri de, Ehl-i
beyt olgusu ve bu olgu etrafında ortaya çıkan inanış
ve anlayışlardır. Bu olgu, İslam’ın siyasi
tarihinde farklı zaman ve zeminlerde değişik dinî
ve siyasî gruplar tarafından, kendi görüş ve düşüncelerine
uygun olarak tanımlanmaya ve bu istikamette kullanılmaya
çalışılmıştır. Ortaya çıkan bu vakıa, ciddi
problemleri beraberinde getirmiş, her şeyden önce
kavramın gerçek ve doğru bir tarzda anlaşılmasının
önüne ciddi engeller çıkarmıştır. Bu yüzden bu
dönemde cereyan eden hadiselerin sağlıklı bir şekilde
anlaşılması, öncelikle söz konusu kavram ve bu
kavram etrafında ortaya çıkan anlayışların kritiğinin
doğru bir şekilde yapılmasına bağlıdır.
Anlam
ve fonksiyon açısından çok yönlü bir yapıya
sahip olan Ehl-i beyt kavramı, İslam
Mezhepleri Tarihi’nde olduğu gibi, İslam Tarihi ve
İslam Hukuku gibi bilim dallarında da önemli bir
yere sahiptir. İslam Mezhepleri Tarihi boyutuyla
kavram, bazı önemli siyasî ve itikâdî mezheplerin
doğuş ve gelişiminde etkili olduğu gibi, yine
mezhepler içerisindeki çeşitli fikri eğilim ve
grupların meydana gelmesinde de etkili bir role
sahiptir.
Ehl-i
beyt kavramı, Arap dilinde ‘ehl’ kelimesinin
‘beyt’ kelimesine izafe edilmesiyle oluşturulmuş
bir kavramdır. Bir isim tamlaması olarak “ev halkı”,
“hane halkı” gibi anlamlara gelen bu kavram,
ifade ettiği anlam yönüyle, Arap dili içerisinde
esnek bir yapıya sahiptir. Zira dar anlamda kişinin
ailesini yani eşini ve çocuklarını ifade ederken,
geniş anlamıyla da kişinin tüm akraba ve kabîlesini
ifade edebilmektedir. Bu anlamda Arap dili içerisinde
yalnızca Peygamber’in ailesi için değil, diğer
kimselerin de aile ve yakınları için kullanılabilmektedir.
Kavramın kökeni, İslamiyetten önceki Arap
toplumunda varolan güçlü kabîlecilik duygularına
dayanmaktadır. Zira kabîlesinin şeref ve nesebini
kendisinde toplayan etkili ve nüfuzlu kişi ve
ailelere de bu isim verilmekteydi. Bunun dışında, Kâbe’nin
etrafında yaşama ve onun ehli olma anlamında da
kullanılmaktaydı. Zira o dönemde Kâbe ile ilgili
hizmetlerden sorumlu olan aileye de bu isim verilmiştir.
Bu kavram, İslam kültür ve siyaset tarihinde,
Hz.Peygamber’in ailesi ve soyu anlamında kullanılmaktadır.
Ehl-i
beyt kavramı, küçük bir takım farklılıklarla bütün
Müslümanların zihninde bilinen ve anlaşılan bir
kavramdır. Ancak ne var ki bu kavram, zamanla farklı
anlamlar yüklenen ve farklı amaçlar için kullanılan
bir malzeme haline gelerek siyasî ve itikâdî
ihtilafların odağına yerleşmiştir. Bu terim,
Kur’ân-ı Kerîm’de üç ayette geçmektedir.
Bunların birinde Hz.İbrahim’in,
birinde Hz.Musa’nın,
birinde de Hz.Peygamber’in ailesi
ifade edilmektedir. Bunların içinde yalnızca
Hz.Musa ile ilgili olan ayette Musa’nın ailesi ve
ev halkı kastedilirken, diğer ayetlerde Hz.İbrahim
ile Hz.Peygamber’in hanımları kastedilmektedir.
Hz.Peygamber’in hanımlarına hitap eden ayette
Allah’ın onları buyruklarına itaat etmeye çağırdığı
ve böylece kendilerini günahlardan temizlemeyi
istediği anlatılmıştır.
Bunun dışında hadislerde de aynı kavramın kullanıldığı
görülmektedir.
Ehl-i
beyt kavramı, tarihsel süreçte birbirinden oldukça
farklı anlamlarda kullanılmış, İslamiyet’in ilk
dönemlerinden itibaren sosyal bir olgu olarak, İslam
toplumu içerisinde ağırlığını hissettirmiştir.
Hz.Peygamber döneminde olduğu gibi, onun vefatından
sonra da bu durum aynı şekilde devam etmiştir. Bu süreçte
de insanlar, onun yakınları olan Ehl-i
beyt’e sevgi ve saygılarını her zaman muhafaza
etmişler, her konuda onların görüşlerine itibar göstermişlerdir.
İşbaşına gelen halifeler de, önemli konularda
onlarla istişare ederek, onlara verdikleri değeri göstermişlerdir.
Bu dönemde kavramın siyasî bir boyutunun olmadığı
ve gerek Peygamber, gerekse sahabeler tarafından Ehl-i
beyt’e ayrı bir özellik ve kutsiyet atfının da
bulunmadığı görülmektedir.
Bu süreç, Hz.Hüseyin’in şehid edilmesine kadar
devam etmiştir. Hüseyin’in şehid edilmesi, İslam
siyasi tarihinde bir dönüm noktası olmasının yanı
sıra, Ehl-i beyt kavramı açısından da yeni
bir sürecin başlangıcıdır. Esasen Hüseyin’in
Kerbelâ’da feci bir şekilde şehid edilişi, Ali
ya da soyunun adını kullanarak şahsi menfaatleri adına
çıkar sağlayacak bir çok kimse veya topluluğa fırsat
vermiştir.
Bu yeni dönemde cereyan eden hadiselerle birlikte
kavram, kendisine orijinal anlamının dışında yeni
anlamlar yüklenilmesi sebebiyle de, artık bir
problem olarak ortaya çıkmıştır. Böylece Ehl-i
beyt kavramı’nın ifade ettiği anlam açısından
yeni bir dönem başlamış, kavramın artık siyasî
faaliyetler içerisinde siyasî amaçlar için kullanılmaya
başlanarak gerçek anlam ve fonksiyonundan saptırıldığı
görülmüştür. Henüz Şiîliğin net bir oluşum
olarak ortaya çıkmadığı bu dönemde bir takım
siyasî gruplar, kendi çıkarlarına ulaşma
gayesiyle bu kavramı propaganda malzemesi olarak
kullanmışlar, bu isimle ortaya çıktıklarını
iddia etmişler ve daha açık bir ifade ile bunu
istismar etmişlerdir.
Ayrıca bu süreçte Ali oğulları içindeki bazı şahsiyetler,
ya kendilerinin bizzat yürüttükleri ya da
taraftarlarının onlar adına ortaya çıkardığı
hareketler ile Emevî rejimi için zaman zaman ciddi
tehditler oluşturmuşlardır. Burada İmam
Zeynelabidin (94/712)’in oğlu Zeyd (122/740)
ile başlangıçta kendisini Hz.Ali’nin çocuklarından
olan Muhammed b. Hanefiyye (81/700) ile ilişkilendirip
daha sonra kendi düşünce ve çıkarları doğrultusunda
hareket eden Muhtâr es-Sekafî (67/687) hareketi
bu noktada çok güzel örneklerdir.
Hz.Peygamber’in
aile fertleri olan Ehl-i beyt’in, ilk dönem
İslam Tarihi’nde önemli bir yeri ve konumu vardır.
Ehl-i beyt mensupları, yüksek ahlaki vasıfları
ve kişisel özellikleri ile temayüz etmişlerdir. Bu
anlamda ilim, zühd, takvâ, fesâhat ve cesaret,
onların müşterek vasıfları olarak kabul edilmiştir.
Ehl-i beyt nesli arasında, özellikle tarih
boyunca ilim ve irfan bakımından öne çıkmış, bu
alanda derinleşmiş pek çok kişi yetişmiştir.
Bunda siyasî baskı ve tuzaklardan uzak durma
gayretinin de ciddi anlamda rolü olduğu söylenebilir.
Özellikle Kerbelâ hadisesinden sonra uzun bir süre
sessiz kalıp kendilerini ilmî çalışmalara vermişler,
böylece ortaya çıkan bütün tahriklere rağmen
siyasî mücadelelerden uzak durmayı başarmışlardır.
Bu yüzden de ilim, bu ailenin ayrılmaz bir vasfı
haline gelmiş ve aile içinde sağlam bir ilmî
gelenek oluşmuştur. Daha önce devlet yöneticiliği
yapmış bir aileden gelmeleri de, ister istemez
siyasal iktidarlarla ilişkilerini hassas bir konuma
getirmiştir. Onlar, zaman zaman idarecilerin yaşam
tarzlarını ve icraatlarını tasvip etmeseler bile,
genel olarak resmi makamlarla uyumlu olmaya çalışmışlardır.
Mevcut otoritelerin bu aileye karşı takındıkları
tavrın ise, özellikle Emevî ve Abbasî iktidarları
için ifade etmek gerekirse, umumiyetle olumsuz ve düşmanca
bir çizgide seyrettiği söylenebilir. Onlar, siyasal
iktidarla iyi geçindikleri sürece, saygı ve hürmet
görmüşler, ancak sadece onurlarını koruyarak yaşama
çabası içinde oldukları halde, bazen dışlanmış
ve zulme maruz kalmışlar, bazen de can
emniyetlerinden bile endişe ederek yaşamışlardır.
Bazen birey olarak veya toplu halde sürgün edilmişler,
tutuklu-tutuksuz yargılanmış, hapsedilmişlerdir.
Bu çerçevede bazen kendileriyle ilgili her çeşit
ihbar titizlikle değerlendirilmiş, bu tür yöntemlerle
baskı altında tutulmaya ve sindirilmeye çalışılmışlardır.
Bizzat aile fertleri gibi, bazen onlara muhabbet
besleyenler de, bu eğilimlerinden dolayı benzer
muamelelere uğramışlardır.
Ancak, yine de genelleme yaparak, siyasal iktidarı
elinde bulunduranların hepsinin Ehl-i beyt
nesline karşı menfi bir yaklaşım içinde olduklarını
söylemek, doğru olmamakla beraber, bu tür örneklerin
göz ardı edilmesi de mümkün değildir.
Ehl-i
beyt neslinin saygın kimliklerinin, zaman zaman
kendilerine bir takım dünyevi menfaatler ve siyasî
ikbal temin etmek isteyen bir takım çevreler tarafından
istismar edildiği tarihsel bir gerçektir. Onların
isminin sağlayacağı manevi tesirden faydalanmak
amacıyla, bazen isimleri öne sürülerek, bazen de
bizzat kendileri işin içine girmek suretiyle, isyan
girişiminde bulunanlara rastlanmıştır. Bütün
bunlara rağmen, Ehl-i beyt’e yönelik sevgi
ve saygı, İslam tarihinin her döneminde, Müslüman
halklar için sarsılmaz bir değer ve duygu olmuştur.
Bu yüzden tarih boyunca bu soydan olup Hz.Hasan
neslinden gelenlere şerîf, Hz.Hüseyin neslinden
gelenlere de seyyid adı verilmiş
ve kendilerine hürmet ve muhabbet göstermek,
Peygamber’i sevmenin bir tezahürü olarak kabul
edilmiştir. Ayrıca isimleri, şecereleri, doğum ve
ölümleri ile ahlaki durumlarını tespit eden teşkilatlar
kurulmuş, vergiden muaf sayılmışlar, sadaka
almaları haram kılındığı için kendilerine beytülmâlden
gelir tahsis edilmiş, böylece onların insanlar içerisinde
zor duruma düşmemeleri sağlanarak onlara özel bir
statü verilmiştir. Öte yandan bir takım menfaatler
elde etmek amacıyla Peygamber soyundan geldiklerini
iddia eden yalancılar da cezalandırılarak Ehl-i
beyt’in istismar edilmesi önlenmeye çalışılmıştır.
Abbasilerin ilk yıllarında bu amaçlarla kurulan ve
daha sonraki dönemlerde de varlığını devam
ettiren “Nakîbü’l-Eşrâflık” müessesesi,
tarih boyunca bu işlere bakmış, aynı kurum sonraki
yüzyıllarda da faaliyetlerini sürdürerek Osmanlı
Devleti bünyesinde en mükemmel şekliyle varlığını
devam ettirmiştir.
Biz de, bu çalışmamızda önce Sünnî ve Şiî çevrelerdeki
Ehl-i beyt tasavvurlarını, daha sonra Ehl-i
beyt inanışının özellikle Şiî versiyonunun ülkemizde
değişik yörelerde yaşayan Alevî zümreler üzerindeki
etki ve izdüşümlerini ele alıp bu çerçevede bir
takım analizler yapmak istiyoruz.
|