|
İMÂMİYYE ŞÎA’SINDA İLMU’L-İMÂM İNANCI
Halil İbrahim BULUT - Özkan GÜL
Din anlayışındaki farklılaşmaların zamanla
kurumlaşması sonucu ortaya çıkan dinî nitelikli
oluşumlar diye isimlendirebileceğimiz mezheplerin,
bir varolma ve varlıklarını sürdürme amacı vardır.
Nitekim Şia, ortaya çıktığı ilk dönemden
itibaren, her ne kadar kendi içinde farklılaşma ve
dönüşümler yaşamışsa da, imâmet meselesini
daima kendi anlayışında vazgeçilmez bir unsur
olarak kabul ede gelmiştir. Zeydiyye, İsmailiyye ve
İmâmiyye şeklinde üç ana grupta ele alabileceğimiz
Şianın diğer İslâmî fırkalardan en temel farklılığı
hilafet ya da imâmet meselesinde görünmektedir. Sünnî
anlayışta imâmet ve hilafet kavramları her ne
kadar aynı anlamda kullanılıyorsa da, Şia bu iki
kavramı birbirinden ayırmış; imâmı nass ve
tayinle belirlenmiş lider; halifeyi ise nass ve
tayinin dışında bir yolla müslümanların başına
geçen lider anlamında kullanmıştır.
Şiî anlayışta halifelerin imâmların hakkını
gasp eden kimseler olarak kabul edilmesi sebebiyle
halife kavramının tercih edilmemesi, Sünnî-Şiî
literatürde imâmet kavramının “devlet başkanlığı”
anlamında ortak kullanımını doğurmuştur.
İmâmiyye ekolü, insanların önüne geçen kişi
anlamına gelen imâm kelimesine
çok daha geniş bir anlam yükleyerek topluma dinî,
siyasî ve ictimaî alanlarda önderlik yapan ve aynı
zamanda nass ile tayin edilmiş olan lider anlamında
kullanmıştır.
İmâmet
meselesi, İslâm tarihi boyunca müslümanların başını
ağrıtan en önemli problemlerden biri olmuştur.
Nitekim imâmet tartışmaları, Hz. Peygamberin vefatının
hemen akabinde ortaya çıkan, Hz. Ebû Bekir’in seçimiyle
halledilmiş gibi gözüken, ancak Hz. Ali-Muaviye mücadelesinde
tekrar nükseden ve özellikle Hz. Hüseyin’in şehit
edilmesinin ardından onun taraftarlarınca hep gündemde
tutulan ve günümüze kadar uzanan canlı bir süreç
takip etmiştir. Sünnîler, hilafetteki tarihi sırayı
öngörerek dört halife döneminde ortaya çıkan
uygulamaları, siyasi anlayışın bir gereği olarak
mütalaa etmiş ve imamet konusunu ısrarla inanç
alanının dışında tutmaya özen göstermiştir. Şiîler
ise, Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’den hemen sonra nas
ve tayinle halife olduğunu ve imametin kıyamete
kadar onun Fatıma’dan olan soyundan çıkmayacağını
iddia etmiş
ve böylece imameti bir inanç esası olarak kabul
etmişlerdir.
Şia, imâmetin insanların tercihine bırakılmayacak
kadar önemli bir iş olduğunu ileri sürmüş ve imâmların
bizzat ilâhî iradenin tecellisiyle tayin edildiğini
savunmuştur. Bu anlayışa göre onlar, hem âyetler
hem de hadislerin açık beyanı ile Hz. Peygamberden
sonra Hz. Ali’nin imâm olduğunu iddia etmişlerdir.
Tıpkı Hz. Peygamber kendisinden sonra Ali’nin imâm
olacağını açıkladığı gibi, Hz. Ali de
kendisinden sonra Hz. Hasan’ın, o da Hz. Hüseyin’in
imâmetini açıklamıştır. İmâmiyye Şiası, imâmların
sayısını on ikiyle sınırlandırmış; on ikinci
imâm olan Muhammed el-Mehdî b. Hasan’ın
(d.255/869) gaybete girdiğini, Allah’ın dilediği
bir vakitte zuhur edeceğini ve dünyayı adaletle
dolduracağını kabul etmektedir.
İmâmiyye
Şiasına göre imâmet, Usûlü’d-dîn’den yani
inanç esaslarından biridir. Onlara göre Tevhîd, Nübüvvet,
İmâmet, Adâlet ve Mead’den oluşan bu beş esasa
inanmak îmânın gereğidir ve îmân ancak bunlarla
kemal bulabilir.
İmâmiyye, nübüvvetin nasıl Allah’tan bir lütuf
olduğuna inanıyorsa, her asırda Peygamberin
vazifeleriyle vazifelenmiş, insanların hidâyet ve
irşatlarını üstlenmiş bir imâmın mevcudiyetine
de inanmaktadır. Bu inanç, bir kimsenin Şiî olup
olmadığını gösteren en önemli ölçüdür.
İmâmiyye’ye göre bir kimsenin Şiî olabilmesi için
“İmâmet”in İslâm’ın bir rüknü olduğunu
ve îmânın da onsuz tam olmayacağını kabul etmesi
gerekir. Çünkü Şiî-İmâmî anlayışa göre imâm,
Allah’ın bu dünyadaki hüccetidir.
Onlar, sadece Hz. Peygamberin soyundan (ehl-i beyt) ve
Ali- Fâtıma evladından gelmişlerdir.
Onlar, Allah’ın insanlara itaati emrettiği tek
otorite sahipleridir; insanlara Allah’a giden yolun
kapılarını gösterirler ve o yolun rehberliğini
yaparlar, ilahî bilginin korunması için Allah’ın
âyetlerini tefsir ederler ve onun birliğini
desteklerler. İmâmlar bilgilerini -epistemolojik açıdan-
Hz. Peygamber veya kendinden bir önceki imâmdan alırlar.
Onlar bu bilginin gereği olarak dünyevî veya dinî
yeni bir sorun ortaya çıktığı zaman, Allah’ın
kendilerine verdiği kudsî güç (ilham) ile, onu
yetkince çözerler. Onlar bir şeyin hakikatini
anlamak istedikleri zaman hata ve şüpheye düşmeden,
aklî delillere, ilimde derin vukûfu olan insanların
telkinine de ihtiyaç duymadan o şeyin hakikatini
bilirler.
Bu
makalenin amacı, Şiîliğin ilk dönemlerinden beri
süregelen İmâmın Bilgisi -İlmu’l-İmâm İnancı
konusunu, İmâmiyye geleneği içinde ele alıp
incelemek; bu inanca ait görüşlerin hangi sebeple
ve ne şekilde ortaya çıktığını, konunun sınırlarının
ne olduğunu ortaya koymaktır. Bu bağlamda ilk
olarak ilmu’l-imâm tartışmalarının nasıl zuhur
ettiği ele alınacak, bilahare imâmlara ait bu ilim
sıfatının sınırları hakkındaki tartışmalara
yer verilecektir. Daha ziyade ilk dönem Şiî
kaynaklardan hareketle İmâmî ulemânın konu hakkındaki
görüşleri belli bir sistem dahilinde ortaya
konulmaya çalışılacaktır.
|