ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Habil Nazlıgül: HADİSLERİN KAYNAK DEĞERİNİ TESPİTTE İÇTİHAT TARTIŞMALARI: TARİHSEL BİR PERSPEKTİF
Hakkı Şah Yasdıman: YAHUDİLİĞİN ERKEN DÖNEMLERİNDEKİ ÖRTÜNME GELENEĞİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
İbrahim Hilmi Karslı: KUR’AN’IN GÜZELLİK FENOMENİNE YAKLAŞIMI
Halil İbrahim Bulut - Özkan Gül: İMÂMİYYE ŞÎA’SINDA İLMU’L-İMÂM İNANCI
H. Ahmet Özdemir: MOĞOL İSTİLÂSIYLA İLGİLİ ÇİN KAYNAKLARI VE SI SHI KI’YE GÖRE HÜLÂGÛ’NUN BATI SEFERİ
Şahin Efil: EVRENİN FİZİKSEL VE METAFİZİKSEL BOYUTUNA İLİŞKİN BİR DENEME -BİR KUR’AN TERİMİNİN BİLİMSEL VE FELSEFÎ AÇILIMI: EMR-
Adem Apak: HZ. ALİ’NİN İLK DÖNEM SİYASİ HADİSELERDEKİ ROLÜ
Mustafa Alıcı: DİNLER TARİHİ DİSİPLİNİNİN DİNLERARASI DİYALOĞUN TEORİK ÇATISINA KATKILARI
Salih Çift: GAZZALÎ ÖNCESİ MUTASAVVIFLARIN HZ. ALİ VE EHL-İ BEYT’LE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
Recep Ardoğan: KELÂMCILARA GÖRE ZARÛRÎLİK YA DA NAZARÎLİK YÖNÜYLE MARİFETULLAH
Harvey Cox Çeviri: Ali Köse: PİYASA TANRISI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Halit Çalış: KADINLARIN CUMA NAMAZI YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Fethi Ahmet Polat: TEFSİR ANA BİLİM DALI LİSANSÜSTÜ SEMİNER VE TEZLERİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR VE YAZIM İLKELERİ ÜZERİNE

 
NOSTALJİ:

Ahmet Önkal: İSLÂM TARİHÇİLİĞİNDE TARAFSIZLIK PROBLEMİ

  makaleler


İMÂMİYYE ŞÎA’SINDA İLMU’L-İMÂM İNANCI

Halil İbrahim BULUT - Özkan GÜL

Din anlayışındaki farklılaşmaların zamanla kurumlaşması sonucu ortaya çıkan dinî nitelikli oluşumlar diye isimlendirebileceğimiz mezheplerin, bir varolma ve varlıklarını sürdürme amacı vardır. Nitekim Şia, ortaya çıktığı ilk dönemden itibaren, her ne kadar kendi içinde farklılaşma ve dönüşümler yaşamışsa da, imâmet meselesini daima kendi anlayışında vazgeçilmez bir unsur olarak kabul ede gelmiştir. Zeydiyye, İsmailiyye ve İmâmiyye şeklinde üç ana grupta ele alabileceğimiz Şianın diğer İslâmî fırkalardan en temel farklılığı hilafet ya da imâmet meselesinde görünmektedir. Sünnî anlayışta imâmet ve hilafet kavramları her ne kadar aynı anlamda kullanılıyorsa da, Şia bu iki kavramı birbirinden ayırmış; imâmı nass ve tayinle belirlenmiş lider; halifeyi ise nass ve tayinin dışında bir yolla müslümanların başına geçen lider anlamında kullanmıştır.[1] Şiî anlayışta halifelerin imâmların hakkını gasp eden kimseler olarak kabul edilmesi sebebiyle halife kavramının tercih edilmemesi, Sünnî-Şiî literatürde imâmet kavramının “devlet başkanlığı” anlamında ortak kullanımını doğurmuştur.[2] İmâmiyye ekolü, insanların önüne geçen kişi anlamına gelen imâm kelimesine[3] çok daha geniş bir anlam yükleyerek topluma dinî, siyasî ve ictimaî alanlarda önderlik yapan ve aynı zamanda nass ile tayin edilmiş olan lider anlamında kullanmıştır.[4]

İmâmet meselesi, İslâm tarihi boyunca müslümanların başını ağrıtan en önemli problemlerden biri olmuştur. Nitekim imâmet tartışmaları, Hz. Peygamberin vefatının hemen akabinde ortaya çıkan, Hz. Ebû Bekir’in seçimiyle halledilmiş gibi gözüken, ancak Hz. Ali-Muaviye mücadelesinde tekrar nükseden ve özellikle Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinin ardından onun taraftarlarınca hep gündemde tutulan ve günümüze kadar uzanan canlı bir süreç takip etmiştir. Sünnîler, hilafetteki tarihi sırayı öngörerek dört halife döneminde ortaya çıkan uygulamaları, siyasi anlayışın bir gereği olarak mütalaa etmiş ve imamet konusunu ısrarla inanç alanının dışında tutmaya özen göstermiştir. Şiîler ise, Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’den hemen sonra nas ve tayinle halife olduğunu ve imametin kıyamete kadar onun Fatıma’dan olan soyundan çıkmayacağını iddia etmiş[5] ve böylece imameti bir inanç esası olarak kabul etmişlerdir.[6] Şia, imâmetin insanların tercihine bırakılmayacak kadar önemli bir iş olduğunu ileri sürmüş ve imâmların bizzat ilâhî iradenin tecellisiyle tayin edildiğini savunmuştur. Bu anlayışa göre onlar, hem âyetler hem de hadislerin açık beyanı ile Hz. Peygamberden sonra Hz. Ali’nin imâm olduğunu iddia etmişlerdir. Tıpkı Hz. Peygamber kendisinden sonra Ali’nin imâm olacağını açıkladığı gibi, Hz. Ali de kendisinden sonra Hz. Hasan’ın, o da Hz. Hüseyin’in imâmetini açıklamıştır. İmâmiyye Şiası, imâmların sayısını on ikiyle sınırlandırmış; on ikinci imâm olan Muhammed el-Mehdî b. Hasan’ın (d.255/869) gaybete girdiğini, Allah’ın dilediği bir vakitte zuhur edeceğini ve dünyayı adaletle dolduracağını kabul etmektedir.[7]

İmâmiyye Şiasına göre imâmet, Usûlü’d-dîn’den yani inanç esaslarından biridir. Onlara göre Tevhîd, Nübüvvet, İmâmet, Adâlet ve Mead’den oluşan bu beş esasa inanmak îmânın gereğidir ve îmân ancak bunlarla kemal bulabilir.[8] İmâmiyye, nübüvvetin nasıl Allah’tan bir lütuf olduğuna inanıyorsa, her asırda Peygamberin vazifeleriyle vazifelenmiş, insanların hidâyet ve irşatlarını üstlenmiş bir imâmın mevcudiyetine de inanmaktadır. Bu inanç, bir kimsenin Şiî olup olmadığını gösteren en önemli ölçüdür.[9] İmâmiyye’ye göre bir kimsenin Şiî olabilmesi için “İmâmet”in İslâm’ın bir rüknü olduğunu ve îmânın da onsuz tam olmayacağını kabul etmesi gerekir. Çünkü Şiî-İmâmî anlayışa göre imâm, Allah’ın bu dünyadaki hüccetidir.[10] Onlar, sadece Hz. Peygamberin soyundan (ehl-i beyt) ve Ali- Fâtıma evladından gelmişlerdir.[11] Onlar, Allah’ın insanlara itaati emrettiği tek otorite sahipleridir; insanlara Allah’a giden yolun kapılarını gösterirler ve o yolun rehberliğini yaparlar, ilahî bilginin korunması için Allah’ın âyetlerini tefsir ederler ve onun birliğini desteklerler. İmâmlar bilgilerini -epistemolojik açıdan- Hz. Peygamber veya kendinden bir önceki imâmdan alırlar. Onlar bu bilginin gereği olarak dünyevî veya dinî yeni bir sorun ortaya çıktığı zaman, Allah’ın kendilerine verdiği kudsî güç (ilham) ile, onu yetkince çözerler. Onlar bir şeyin hakikatini anlamak istedikleri zaman hata ve şüpheye düşmeden, aklî delillere, ilimde derin vukûfu olan insanların telkinine de ihtiyaç duymadan o şeyin hakikatini bilirler.[12]

Bu makalenin amacı, Şiîliğin ilk dönemlerinden beri süregelen İmâmın Bilgisi -İlmu’l-İmâm İnancı konusunu, İmâmiyye geleneği içinde ele alıp incelemek; bu inanca ait görüşlerin hangi sebeple ve ne şekilde ortaya çıktığını, konunun sınırlarının ne olduğunu ortaya koymaktır. Bu bağlamda ilk olarak ilmu’l-imâm tartışmalarının nasıl zuhur ettiği ele alınacak, bilahare imâmlara ait bu ilim sıfatının sınırları hakkındaki tartışmalara yer verilecektir. Daha ziyade ilk dönem Şiî kaynaklardan hareketle İmâmî ulemânın konu hakkındaki görüşleri belli bir sistem dahilinde ortaya konulmaya çalışılacaktır.


[1] Hasan Onat, “Şiî İmâmet Nazariyesi”, Ankara Ün. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.32 (Ankara 1992), s.89.

[2] Ahmet İshak Demir, “İmâmiyye Şiasında Dini Otorite”, Dinbilimleri Akademik Araştırmalar Dergisi, III (2003), sayı 3, ss.109-125, s.109-110; Osman Aydınlı, Mu’tezilî İmamet Düşüncesinde Farklılaşma Süreci, Ankara 2003, s.33.

[3] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut 2000, I, 157-158; Fîrûzabâdî, Ebü’t-Tâhir, Kâmûsu’l-muhît: el-Okyânusü’l-basît fî tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît, (trc. Âsım Efendi), İstanbul 1304-1305, IV, 179.

[4] Şeyh Müfîd, Ebû Abdullah İbnü'l-Muallim Muhammed b. Muhammed., Evâilü'l-Makâlât fi'l-Mezâhibi'l-Muhtârât, (nşr. İbrahim el-Ensârî), Beyrut 1414/1993, s.65.

[5] bk. Küleynî, Usûl-i Kâfî, Kitâbü’l-Hücce, (nşr. Cevad Mustafavî), İntişârât-ı İlmiyye-i İslâmî, trs., I, 283-290; II, 46, 326.

[6] Hasan Onat, Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, Ankara 1993, s.15. Ayrıca bk. Aydınlı, a.g.e., s.31.

[7] Nevbahtî, Fıraku’ş-Şi‘a, (nşr. Hellmut Ritter), İstanbul 1931, s.108-109; Kummî, Sa‘d b. Abdullah, el-Makâlât ve’l-fırak, (nrş. Cevad Meşkûr), Tahran 1963, s.197-198; Eş’arî, Ebu’l-Hasan, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, (nşr. H. Ritter), Weisbaden 1963, s.30; Şehristânî, Ebu’l-Feth, el-Milel ve’n-nihal, (nşr. A.Fehmî Muhammed), Beyrut 1992, I, 174. Ayrıca bk. Halil İbrahim Bulut, “İlk Dönem İmâmî Kaynaklarda Gaybet Anlayışı”, Cumhuriyet Ün. İlahiyat Fak. Der., VIII/2, 2004, s.50-51.

[8] Avni İlhan, “Şia’da Usulü’d-dîn”, Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu, İstanbul 1993, ss.409-433.

[9] Kâşifu'l-Ğıtâ, Muhammed Hüseyin, Aslu'ş-Şia’ ve Usûlühâ, Kahire-1958, s.221; Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şiası, İstanbul 1984, s.209.

[10] Küleynî, Usûl-i Kâfî, Kitâbü’l-Hücce, I, 273, 274, 280, 352.

[11] Küleynî, a.g.e., I, 283-290.

[12] Bk. Küleynî, a.g.e., I, 283-290, 307-311, 324, 326; II, 309; Şeyh Sadûk, İbn babeveyh el-Kummî, Kemâlu’d-dîn ve temamu’n-ni‘me, (nşr. Ali Ekber Gaffârî), Kum 1984, s.91; Bulut, a.g.m, s.57.