|
GAZZALÎ ÖNCESİ MUTASAVVIFLARIN HZ. ALİ VE EHL-İ BEYT’LE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
Salih ÇİFT
Tasavvuf
tarihine bir bütün olarak bakıldığında, sûfilerin
genellikle, Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali’yi ve
ona atfedilen rivayetleri belli düşünce ve
uygulamalarında dayanak olarak benimsedikleri görülür.
Onlar, diğer râşid halifeleri ve ashabın önde
gelenlerini saygıyla anmalarına ve yer yer belli
konularda örnek göstermelerine rağmen Hz. Ali’ye
ve Ali evladına farklı bir konum tayin etmişlerdir.
Durum kişiden kişiye ve zamanla tarikattan tarikata
değişiklik arz emişse de, genel görünüm bu
minval üzeredir.
Sûfilerin
Hz. Ali ve ehl-i beyt eksenli fikirlerinin kaynaklarını
tesbit etmenin en emin yolu tasavvufî metinlerden
hareket etmektir. Bu şekilde ilk dönemden itibaren
Hz. Ali ile ilgili aktarılanları ortaya koymak ve
tahlil etmek suretiyle onların görüşlerinin
temelleriyle ilgili bazı ipuçlarına ulaşma
ihtimali mevcuttur. Bu çalışmada tasavvufî düşüncenin
oluşum döneminde ya da Gazzalî’ye kadar olan
sistemleşme evresinde mutasavvıfların Hz. Ali ile
ilgili yaptıkları yorumlar aktarılıp elde edilen
verilerden hareketle bir durum tesbiti yapılmaya çalışılacaktır.
Zühd
Dönemi ve Hz. Ali Tasavvuru:
Tasavvufun
başlangıçta bir zühd hareketi olarak ortaya çıkış
sebeplerinden biri, Hz. Ali’nin muhalifleri olan
Emevî idaresinin dinî kaygılardan ziyade dünyevî
emellere dayanan idare tarzına halkın tepkisidir.
İlk anda değilse bile zaman içinde oluşan zühd
hareketinin hayat bulmasının en önemli
muharriklerinden biri bu olsa gerektir.
İktidar
sahiplerinin uygulamalarına tepki mahiyetinde dünyayı
aşağılayan ve ona değer vermeyen bir anlayışın
gün yüzüne çıkmaya başlaması, bir anlamda dünyevî
olanı temsil eden Emevî hanedanına alternatif
olarak Hz. Ali’yi ve onun evladının öne çıkarmasını
sağlamıştır. Zaten dönemin birbirine karşı olan
iki siyasî kutbundan bir tarafta Hz. Ali ve daha
sonra da oğulları yer alırken diğer yanda Muaviye
ve bilahare onun soyundan gelenler bulunmaktaydı.
Muaviye’nin saltanatını sağlamlaştırmak için yürüttüğü
politikanın ana unsurlarının başında Ali’ye ve
evlâdına alenî düşmanlık ile halk arasında ona
duyulan muhabbetin izlerini silmek geliyordu.
Dahası Ömer b. Abdülaziz’e (ö. 101/719)
gelinceye değin, Cuma hutbelerinde Ali ve evladına
hakaret edilmesi uygulaması Emevî egemenliğindeki bütün
merkezlerde yerine getiriliyordu.
Bu durum halk nazarında kötü olarak görülen Emevîler’in
karşısında hakları gasp edildiği düşünülen
Hz. Ali ve onun soyundan gelenlerin uğradığı haksızlığı
fark edenleri rahatsız etmekteydi. Onlar yalnızca
hakları ellerinden alınan kişiler olmakla kalmayıp
zulme de maruz kalmışlardı. Özellikle Hz. Hüseyin’in
Kerbelâ’da katledilişinin o dönemde yaşayan geniş
halk kitlelerini ne şekilde etkilediğini tahmin
etmek güç değildir. Nitekim bu gelişmeler halk
zihninde “kötü, yani dünyevî olanın zıddı
iyi, yani manevî olandır. Dînen asıl olan da odur.
O halde dünyaya karşı zâhidce hareket
edilmelidir”, şeklinde düşüncelerin oluşmasına
zemin hazırlamıştır. Bu hem idarecilere karşı
pasif bir direniş hem de Hz. Ali ve onun evladının
lider kabul edilmesi anlamına geliyordu. Zaten o dönemdeki
fiili durum da bu tesbiti doğrulamaktadır.
Siyasî
açıdan durum böyleyken tasavvuf zaviyesinden bakıldığında,
Hz. Ali’nin hilafeti esnasında diğer Müslümanlarla
yapılan savaşlarda ganimet almayı yasaklaması, Kûfe’deki
zühd hareketinin ilk adımlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Zira onun bu yaklaşımı dünya malına değer
vermeyişinin somut kanıtı niteliğindedir.
Daha sonraları teşekkül eden zühd dönemi tasavvuf
ekollerinden biri olan Kûfe ekolünde de ehl-i beyt
taraftarlığı en önemli hususiyetlerden biri olarak
öne çıkmaktadır. Sûfi adı ile anılan ilk şahıs
olduğu rivayet edilen Ebû Hâşim el-Kûfî (ö.
150/777) burada yaşamıştır. İlerleyen zamanda
tasavvufun İran coğrafyasına yine Kûfe ekolüne
mensup mutasavvıflar kanalıyla yayıldığı da
bilinmektedir.
Zühd
dönemi sûfileri içinde Hz. Ali ile irtibatlandırılan
en önemli isim şüphesiz ki Hasan-ı Basrî’dir (ö.
110/728). Hem yaşayışında ve hem de tavsiyelerinde
ılımlı bir zühd anlayışı ortaya koymuş olan
Hasan-ı Basrî, Kur’ân’a getirdiği serbest
yorumları, hakîmâne sözleri, dünya ve ahirete bakış
tarzıyla zâhid ve sûfilere örnek olmuştur. Ayrıca
Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’den veya Kümeyl b.
Ziyâd’dan hırka giydiğine inanılmaktadır.
Buna karşılık hadis alimleri Hasan-ı Basrî’nin
Hz. Ali’yi kısa bir süre görmekle beraber ona
talebelik etmediğini belirtmektedirler.
Hasan-ı Basrî’nin Benî Ümeyye idaresine yakın
durduğu, en azından açıktan Hz. Ali ve daha sonra
onun oğullarının tarafında olmadığı
bilinmektedir. Buna rağmen onun Hz. Ali’nin vefatından
sonra söylediği rivayet edilen şu ifadeleri dikkat
çekicidir: “Yemin olsun ki, Allah’ın oklarından
birini kaybettiniz. O, Allah’ın emirlerine karşı
gelmedi, Allah’ın malını çalmadı. Kur’ân’ın
onun lehinde ve aleyhindeki hükümlerine uydu. Helali
helal, haramı da haram bildi. Ta ki bu hasletleri onu
güzel cennet bahçelerine kavuşturdu.”
Bu sözler Hasan-ı Basrî’nin samimi duygularının
nişânesi olabileceği gibi pişmanlığının göstergesi
olarak da yorumlanabilir.
Yine
bu dönemin ünlü simalarından biri olan ve Hz.
Ali’yi ashabın en zâhidi olarak takdim ederken zühdün
nitelikleri ile alakalı olarak kendi görüşünü
dile getiren Süfyân-ı Sevrî (ö. 161/778) şöyle
demektedir: “Çok kadına sahip olmak dünyadan değildir.
Çünkü sahabenin en zâhidi olan Hz. Ali’nin bile
dört eşi, dokuz câriyesi vardı.”
Zühd
döneminin sonlarında vefat emiş olan Bişr-i Hâfî’yle
(ö. 227/842) ilgili olarak da bir rivayet mevcuttur.
Buna göre o şöyle demiştir: “Bir gece rüyada gördüğüm
(Hz. Ali) Murtezâ’ya: ‘Yâ Emîre’l-mü’minîn!
Bana nasihat et!’ dedim. Dedi ki: ‘Rahman’dan
sevap almaya tâlib olarak zenginlerin fakirlere şefkat
göstermeleri ne hoştur! Bundan daha hoş olan, Hallâk-ı
Cihân’ın keremine itimad ederek fakirlerin
zenginlere karşı gururla davranmalarıdır.”
Zühd
dönemi zâhidlerine ait ifade ve kanaatlerin tasavvufî
manada Hz. Ali’yi ashabın geri kalanından ayrı ve
önde gösterecek nitelikte olmadığı,
benimsedikleri yolun önderi olarak somut bir biçimde
onu öne çıkarmadıkları görülmektedir. Ancak Ebû
Nuaym Isfahânî’nin hadis olarak naklettiği şu
ifadeler yukarıdaki manzara ile farklılık arz
etmektedir: “Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
Allah seni kulların zînetlenmediği ama Allah’a en
sevimli gelen bir şeyle zînetlendirmiştir. O da,
Allah katında ‘ebrâr’ olanların zînetidir.
İşte bu ‘dünyaya karşı zühd’dür. O seni öyle
kılmıştır ki, ne sen dünyadan herhangi bir şeyden
mahrum kalırsın, ne de dünya sana ait bir şeyden
mahrum kalır. O sana miskinlerin mahabbetini ihsan
etmiş, seni onların sana tabi olmasından, onları
da sana tabi olmaktan dolayı razı kılmıştır.”
Her ne kadar zayıf ve uydurma rivayetleri naklettiği
bilinen Ebû Nuaym’dan gelen bu hadise sıhhat açısından
ihtiyatlı yaklaşmak gerekirse de, dönemindeki Hz.
Ali imajını yansıtması açısından bu rivayet önemlidir.
Burada
nakledilen bir kısım örnekten de anlaşılacağı
üzere ilk iki yüz yıl içerisinde yaşayan zâhidlerin,
Hz. Ali’yi yürüdükleri yolun önderi olarak gördüklerine
dair kesin bir delil yoktur. Bu manaya gelebilecek bir
ifade yaklaşık iki yüz yıl sonra Cüneyd’in ağzından
nakledilmiştir.
Bunun muhtemel sebepleri neler olabilir? Birincisi söz
konusu döneme ait zâhidlerden bugüne kalan metin
sayısı çok azdır. Bu itibarla onların
kanaatlerini tam manasıyla tesbit etmek zordur. İkinci
olarak da zâhid olarak nitelendirilen ilk dönem sûfilerinin
Peygamber dışında bir önder ya da rehber edinme
kaygılarının bulunmadığı söylenebilir. Ayrıca
ilk dönem zâhidleri Hz. Ali’yi manevî yollarının
öncüsü kimliğinden ziyade dinî konularda otorite
olan ve esas itibariyle siyasî bir makam olan hilafet
noktasında kendisine haksızlık edilen bir lider
olarak algılamaktaydılar.
|