ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Habil Nazlıgül: HADİSLERİN KAYNAK DEĞERİNİ TESPİTTE İÇTİHAT TARTIŞMALARI: TARİHSEL BİR PERSPEKTİF
Hakkı Şah Yasdıman: YAHUDİLİĞİN ERKEN DÖNEMLERİNDEKİ ÖRTÜNME GELENEĞİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
İbrahim Hilmi Karslı: KUR’AN’IN GÜZELLİK FENOMENİNE YAKLAŞIMI
Halil İbrahim Bulut - Özkan Gül: İMÂMİYYE ŞÎA’SINDA İLMU’L-İMÂM İNANCI
H. Ahmet Özdemir: MOĞOL İSTİLÂSIYLA İLGİLİ ÇİN KAYNAKLARI VE SI SHI KI’YE GÖRE HÜLÂGÛ’NUN BATI SEFERİ
Şahin Efil: EVRENİN FİZİKSEL VE METAFİZİKSEL BOYUTUNA İLİŞKİN BİR DENEME -BİR KUR’AN TERİMİNİN BİLİMSEL VE FELSEFÎ AÇILIMI: EMR-
Adem Apak: HZ. ALİ’NİN İLK DÖNEM SİYASİ HADİSELERDEKİ ROLÜ
Mustafa Alıcı: DİNLER TARİHİ DİSİPLİNİNİN DİNLERARASI DİYALOĞUN TEORİK ÇATISINA KATKILARI
Salih Çift: GAZZALÎ ÖNCESİ MUTASAVVIFLARIN HZ. ALİ VE EHL-İ BEYT’LE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
Recep Ardoğan: KELÂMCILARA GÖRE ZARÛRÎLİK YA DA NAZARÎLİK YÖNÜYLE MARİFETULLAH
Harvey Cox Çeviri: Ali Köse: PİYASA TANRISI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Halit Çalış: KADINLARIN CUMA NAMAZI YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Fethi Ahmet Polat: TEFSİR ANA BİLİM DALI LİSANSÜSTÜ SEMİNER VE TEZLERİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR VE YAZIM İLKELERİ ÜZERİNE

 
NOSTALJİ:

Ahmet Önkal: İSLÂM TARİHÇİLİĞİNDE TARAFSIZLIK PROBLEMİ

  makaleler


GAZZALÎ ÖNCESİ MUTASAVVIFLARIN HZ. ALİ VE EHL-İ BEYT’LE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Salih ÇİFT

Tasavvuf tarihine bir bütün olarak bakıldığında, sûfilerin genellikle, Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali’yi ve ona atfedilen rivayetleri belli düşünce ve uygulamalarında dayanak olarak benimsedikleri görülür. Onlar, diğer râşid halifeleri ve ashabın önde gelenlerini saygıyla anmalarına ve yer yer belli konularda örnek göstermelerine rağmen Hz. Ali’ye ve Ali evladına farklı bir konum tayin etmişlerdir. Durum kişiden kişiye ve zamanla tarikattan tarikata değişiklik arz emişse de, genel görünüm bu minval üzeredir.

Sûfilerin Hz. Ali ve ehl-i beyt eksenli fikirlerinin kaynaklarını tesbit etmenin en emin yolu tasavvufî metinlerden hareket etmektir. Bu şekilde ilk dönemden itibaren Hz. Ali ile ilgili aktarılanları ortaya koymak ve tahlil etmek suretiyle onların görüşlerinin temelleriyle ilgili bazı ipuçlarına ulaşma ihtimali mevcuttur. Bu çalışmada tasavvufî düşüncenin oluşum döneminde ya da Gazzalî’ye kadar olan sistemleşme evresinde mutasavvıfların Hz. Ali ile ilgili yaptıkları yorumlar aktarılıp elde edilen verilerden hareketle bir durum tesbiti yapılmaya çalışılacaktır.

Zühd Dönemi ve Hz. Ali Tasavvuru:

Tasavvufun başlangıçta bir zühd hareketi olarak ortaya çıkış sebeplerinden biri, Hz. Ali’nin muhalifleri olan Emevî idaresinin dinî kaygılardan ziyade dünyevî emellere dayanan idare tarzına halkın tepkisidir.[1] İlk anda değilse bile zaman içinde oluşan zühd hareketinin hayat bulmasının en önemli muharriklerinden biri bu olsa gerektir.

İktidar sahiplerinin uygulamalarına tepki mahiyetinde dünyayı aşağılayan ve ona değer vermeyen bir anlayışın gün yüzüne çıkmaya başlaması, bir anlamda dünyevî olanı temsil eden Emevî hanedanına alternatif olarak Hz. Ali’yi ve onun evladının öne çıkarmasını sağlamıştır. Zaten dönemin birbirine karşı olan iki siyasî kutbundan bir tarafta Hz. Ali ve daha sonra da oğulları yer alırken diğer yanda Muaviye ve bilahare onun soyundan gelenler bulunmaktaydı. Muaviye’nin saltanatını sağlamlaştırmak için yürüttüğü politikanın ana unsurlarının başında Ali’ye ve evlâdına alenî düşmanlık ile halk arasında ona duyulan muhabbetin izlerini silmek geliyordu.[2] Dahası Ömer b. Abdülaziz’e (ö. 101/719) gelinceye değin, Cuma hutbelerinde Ali ve evladına hakaret edilmesi uygulaması Emevî egemenliğindeki bütün merkezlerde yerine getiriliyordu.[3] Bu durum halk nazarında kötü olarak görülen Emevîler’in karşısında hakları gasp edildiği düşünülen Hz. Ali ve onun soyundan gelenlerin uğradığı haksızlığı fark edenleri rahatsız etmekteydi. Onlar yalnızca hakları ellerinden alınan kişiler olmakla kalmayıp zulme de maruz kalmışlardı. Özellikle Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da katledilişinin o dönemde yaşayan geniş halk kitlelerini ne şekilde etkilediğini tahmin etmek güç değildir. Nitekim bu gelişmeler halk zihninde “kötü, yani dünyevî olanın zıddı iyi, yani manevî olandır. Dînen asıl olan da odur. O halde dünyaya karşı zâhidce hareket edilmelidir”, şeklinde düşüncelerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu hem idarecilere karşı pasif bir direniş hem de Hz. Ali ve onun evladının lider kabul edilmesi anlamına geliyordu. Zaten o dönemdeki fiili durum da bu tesbiti doğrulamaktadır.

Siyasî açıdan durum böyleyken tasavvuf zaviyesinden bakıldığında, Hz. Ali’nin hilafeti esnasında diğer Müslümanlarla yapılan savaşlarda ganimet almayı yasaklaması, Kûfe’deki zühd hareketinin ilk adımlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Zira onun bu yaklaşımı dünya malına değer vermeyişinin somut kanıtı niteliğindedir.[4] Daha sonraları teşekkül eden zühd dönemi tasavvuf ekollerinden biri olan Kûfe ekolünde de ehl-i beyt taraftarlığı en önemli hususiyetlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Sûfi adı ile anılan ilk şahıs olduğu rivayet edilen Ebû Hâşim el-Kûfî (ö. 150/777) burada yaşamıştır. İlerleyen zamanda tasavvufun İran coğrafyasına yine Kûfe ekolüne mensup mutasavvıflar kanalıyla yayıldığı da bilinmektedir.[5]

Zühd dönemi sûfileri içinde Hz. Ali ile irtibatlandırılan en önemli isim şüphesiz ki Hasan-ı Basrî’dir (ö. 110/728). Hem yaşayışında ve hem de tavsiyelerinde ılımlı bir zühd anlayışı ortaya koymuş olan Hasan-ı Basrî, Kur’ân’a getirdiği serbest yorumları, hakîmâne sözleri, dünya ve ahirete bakış tarzıyla zâhid ve sûfilere örnek olmuştur. Ayrıca Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’den veya Kümeyl b. Ziyâd’dan hırka giydiğine inanılmaktadır.[6] Buna karşılık hadis alimleri Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’yi kısa bir süre görmekle beraber ona talebelik etmediğini belirtmektedirler.[7] Hasan-ı Basrî’nin Benî Ümeyye idaresine yakın durduğu, en azından açıktan Hz. Ali ve daha sonra onun oğullarının tarafında olmadığı bilinmektedir. Buna rağmen onun Hz. Ali’nin vefatından sonra söylediği rivayet edilen şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Yemin olsun ki, Allah’ın oklarından birini kaybettiniz. O, Allah’ın emirlerine karşı gelmedi, Allah’ın malını çalmadı. Kur’ân’ın onun lehinde ve aleyhindeki hükümlerine uydu. Helali helal, haramı da haram bildi. Ta ki bu hasletleri onu güzel cennet bahçelerine kavuşturdu.”[8] Bu sözler Hasan-ı Basrî’nin samimi duygularının nişânesi olabileceği gibi pişmanlığının göstergesi olarak da yorumlanabilir.

Yine bu dönemin ünlü simalarından biri olan ve Hz. Ali’yi ashabın en zâhidi olarak takdim ederken zühdün nitelikleri ile alakalı olarak kendi görüşünü dile getiren Süfyân-ı Sevrî (ö. 161/778) şöyle demektedir: “Çok kadına sahip olmak dünyadan değildir. Çünkü sahabenin en zâhidi olan Hz. Ali’nin bile dört eşi, dokuz câriyesi vardı.”[9]

Zühd döneminin sonlarında vefat emiş olan Bişr-i Hâfî’yle (ö. 227/842) ilgili olarak da bir rivayet mevcuttur. Buna göre o şöyle demiştir: “Bir gece rüyada gördüğüm (Hz. Ali) Murtezâ’ya: ‘Yâ Emîre’l-mü’minîn! Bana nasihat et!’ dedim. Dedi ki: ‘Rahman’dan sevap almaya tâlib olarak zenginlerin fakirlere şefkat göstermeleri ne hoştur! Bundan daha hoş olan, Hallâk-ı Cihân’ın keremine itimad ederek fakirlerin zenginlere karşı gururla davranmalarıdır.”[10]

Zühd dönemi zâhidlerine ait ifade ve kanaatlerin tasavvufî manada Hz. Ali’yi ashabın geri kalanından ayrı ve önde gösterecek nitelikte olmadığı, benimsedikleri yolun önderi olarak somut bir biçimde onu öne çıkarmadıkları görülmektedir. Ancak Ebû Nuaym Isfahânî’nin hadis olarak naklettiği şu ifadeler yukarıdaki manzara ile farklılık arz etmektedir: “Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: Allah seni kulların zînetlenmediği ama Allah’a en sevimli gelen bir şeyle zînetlendirmiştir. O da, Allah katında ‘ebrâr’ olanların zînetidir. İşte bu ‘dünyaya karşı zühd’dür. O seni öyle kılmıştır ki, ne sen dünyadan herhangi bir şeyden mahrum kalırsın, ne de dünya sana ait bir şeyden mahrum kalır. O sana miskinlerin mahabbetini ihsan etmiş, seni onların sana tabi olmasından, onları da sana tabi olmaktan dolayı razı kılmıştır.”[11] Her ne kadar zayıf ve uydurma rivayetleri naklettiği bilinen Ebû Nuaym’dan gelen bu hadise sıhhat açısından ihtiyatlı yaklaşmak gerekirse de, dönemindeki Hz. Ali imajını yansıtması açısından bu rivayet önemlidir.[12]

Burada nakledilen bir kısım örnekten de anlaşılacağı üzere ilk iki yüz yıl içerisinde yaşayan zâhidlerin, Hz. Ali’yi yürüdükleri yolun önderi olarak gördüklerine dair kesin bir delil yoktur. Bu manaya gelebilecek bir ifade yaklaşık iki yüz yıl sonra Cüneyd’in ağzından nakledilmiştir.[13] Bunun muhtemel sebepleri neler olabilir? Birincisi söz konusu döneme ait zâhidlerden bugüne kalan metin sayısı çok azdır. Bu itibarla onların kanaatlerini tam manasıyla tesbit etmek zordur. İkinci olarak da zâhid olarak nitelendirilen ilk dönem sûfilerinin Peygamber dışında bir önder ya da rehber edinme kaygılarının bulunmadığı söylenebilir. Ayrıca ilk dönem zâhidleri Hz. Ali’yi manevî yollarının öncüsü kimliğinden ziyade dinî konularda otorite olan ve esas itibariyle siyasî bir makam olan hilafet noktasında kendisine haksızlık edilen bir lider olarak algılamaktaydılar.


[1] İrfan Aycan-İbrahim Sarıçam, Emevîler, Ankara 1993; Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, Chapel Hill 1975, s. 29-30.

[2] Gülgûn Uyar, Ehl-i Beyt: İslam Tarihinde Ali-Fâtıma Evlâdı, İstanbul 2004, s. 75-76.

[3] K.V., Zettersteen, “Ömer b. Abdülaziz”, İA, IX, s. 463; Uyar, Ehl-i Beyt, s. 77-78.

[4] Kâmil Mustafa Eş-Şeybî, es-Sıla beyne’t-tasavvuf ve’t-teşeyyu’, Beyrut 1982, I, s. 273.

[5] Ebu’l-Alâ Afifi, Tasavvuf, İslam’da Manevî Devrim (trc. İbrahim Kaçar, Murat Sülün), İstanbul 1996, s. 100-101. Kûfeliler’in Hz. Ali ve evladına duydukları yakınlık malumdur. Bunun göstergelerinden biri de burada ona isnat edilen rivayetlerdir. Gerek Hz. Ali ve gerekse ehl-i beytinin fazileti konusunda Kûfeliler’ce 300.000’den fazla hadis uydurulduğuna dair rivayet mübalağalı olsa bile yine de bu konuda bir fikir vermektedir. Onun fezâili ile ilgili uydurma hadislerin ilk olarak Şiiler tarafından ortaya konulduğu bilinmektedir, bk. M. Yaşar Kandemir, “Ali”, DİA, II, s. 376.

[6] Süleyman Uludağ, “Hasan-ı Basrî”, DİA, XIV, s. 292.

[7] M. Yaşar Kandemir, “Ali”, DİA, s. 366-377. Bu konuyla alakalı olarak Gölpınarlı şöyle demektedir: “Hz. Peygamber’in Ali’ye hırka giydirdiği hakkındaki hadisler de uydurmadır. Hasan-ı Basrî’ye ve Kümeyl b. Ziyâd’a Hz. Ali’nin hırka giydirdiği hakkındaki rivayetler de böyledir. Aslında araları hiç de iyi olmayan Hasan-ı Basrî’nin Hz. Ali’ye nisbeti şüphelidir”, Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, İstanbul 1985, s. 30-31.

[8] Ali Sami En-Neşşâr, İslam’da Felsefî Düşüncenin Doğuşu (trc. Osman Tunç), İstanbul 1999, s. 66.

[9] Ferîdüddin Attar, Tezkiretü’l-evliyâ (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 2002, s. 232.

[10] Attar, Tezkiretü’l-evliyâ, s. 52.

[11] Ebû Nuaym Isfahanî, Hilyetü’l-evliyâ, Beyrut 1967, I, s. 71.

[12] Osman Türer, “Hilyetü’l-evliyâ”, DİA, XVIII, s. 52.

[13] Cüneyd’e atfedilen sözlerle ilgili olarak ileride bilgi verilecektir.