ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Habil Nazlıgül: HADİSLERİN KAYNAK DEĞERİNİ TESPİTTE İÇTİHAT TARTIŞMALARI: TARİHSEL BİR PERSPEKTİF
Hakkı Şah Yasdıman: YAHUDİLİĞİN ERKEN DÖNEMLERİNDEKİ ÖRTÜNME GELENEĞİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
İbrahim Hilmi Karslı: KUR’AN’IN GÜZELLİK FENOMENİNE YAKLAŞIMI
Halil İbrahim Bulut - Özkan Gül: İMÂMİYYE ŞÎA’SINDA İLMU’L-İMÂM İNANCI
H. Ahmet Özdemir: MOĞOL İSTİLÂSIYLA İLGİLİ ÇİN KAYNAKLARI VE SI SHI KI’YE GÖRE HÜLÂGÛ’NUN BATI SEFERİ
Şahin Efil: EVRENİN FİZİKSEL VE METAFİZİKSEL BOYUTUNA İLİŞKİN BİR DENEME -BİR KUR’AN TERİMİNİN BİLİMSEL VE FELSEFÎ AÇILIMI: EMR-
Adem Apak: HZ. ALİ’NİN İLK DÖNEM SİYASİ HADİSELERDEKİ ROLÜ
Mustafa Alıcı: DİNLER TARİHİ DİSİPLİNİNİN DİNLERARASI DİYALOĞUN TEORİK ÇATISINA KATKILARI
Salih Çift: GAZZALÎ ÖNCESİ MUTASAVVIFLARIN HZ. ALİ VE EHL-İ BEYT’LE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
Recep Ardoğan: KELÂMCILARA GÖRE ZARÛRÎLİK YA DA NAZARÎLİK YÖNÜYLE MARİFETULLAH
Harvey Cox Çeviri: Ali Köse: PİYASA TANRISI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Halit Çalış: KADINLARIN CUMA NAMAZI YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Fethi Ahmet Polat: TEFSİR ANA BİLİM DALI LİSANSÜSTÜ SEMİNER VE TEZLERİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR VE YAZIM İLKELERİ ÜZERİNE

 
NOSTALJİ:

Ahmet Önkal: İSLÂM TARİHÇİLİĞİNDE TARAFSIZLIK PROBLEMİ

  nostalji


İSLÂM TARİHÇİLİĞİNDE TARAFSIZLIK PROBLEMİ

Ahmet ÖNKAL

İnsanoğlu genellikle aşırılığa meyyaldir. Bu aşırılık, övgüde ve yergide de karşımıza çıkar. Kendisine değer verdiğimiz, hakkında hüsn-ü zan beslediğimiz, kendisine ümitle bağlandığımız kişilerin kusurlarını görmez, hatalarını te’vil ederek onları savunuruz; sahip olmadıkları vasıflarla onları medheder, överiz. Görüş, düşünce, anlayış ve yaşayışını tasvip etmediğimiz kimseleri ise haddinden fazla tenkit eder, yapmadığı şeyleri, söylemediği sözleri ve sahip olmadığı düşünceleri onlara isnâd ederek kötüleyip, zemmederiz.

İnsanda mevcut bu za’f noktası tarih boyunca, diyebiliriz ki Hz. Âdem’den günümüze kadar mütemadiyen tezahür edegelmiştir. Özellikle dönemlerinde müsbet ya da menfi, ama önemli fonksiyonlar icra etmiş tarihî şahsiyetler, faaliyetleriyle temayüz etmiş idareciler bu aşın övgü ya da yergiden ziyadesiyle nasiplerini almışlardır.

Kabul etmek gerekir ki birer insan olmaları itibariyle tarihçiler de zaman zaman his ve duygularına kapılarak gerek geçmişteki olaylar ve şahsiyetler hakkında bilgi verirken, gerekse kendi zamanlarında vuku bulan hadiseleri aktarırken övgü veya yergide aşırı davranma za’fına düşmüşlerdir.

İnsan karakterinde mevcut bu za’f noktasına ilave olarak tarih yazımında İslâm tarihçilerini bazen aşırılığa sürükleyen başka etkenler de olmuştur:

Biliyoruz ki İslâm tarihinde sistemli tedvin faaliyeti H. II. asrın sonları ile H. III. asrın başlarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu asırlar İslâm tarihinde Şîa ve Haricîler başta olmak üzere birçok itikadı ve siyasî fırkanın fikirlerini ortaya koyduğu devrelerdir. Mevcut idareler ile devamlı bir sürtüşme ve kıyasıya bir mücadele içerisinde olan bu fırkalar şüphesiz tarihî olayları ve şahsiyetleri kendi bakış açıları ile değerlendirmişler, özellikle kendilerinin içerisinde yer aldıkları hadiseleri tarafgir bir nazarla yansıtmışlardır. Böylece Şia’nın, Haricîlerin ve diğer fırkaların bir tarih anlayışı ve üslûbu ortaya çıkmış, bu zümre râvîlerinin ve tarihçilerinin yazdıkları eserler bu üsluba göre vücut bulmuştur. Bizzat Ehl-i Sünnete mensup İslâm tarihçilerinin kitaplarında dahi bu fırkaların rivayetlerine rastlamak mümkündür. Meselâ Taberî’nin kendisinden sık sık rivayet aldığı râvîlerden birisi olan Ebû Mihnef Lût b. Yahya bir şiîdir.[1] İbn Kuteybe’ye nispet edilen el-İmâme ve’s-Siyase adlı eserde ilk dönem siyasî olaylarıyla ilgili Şîa görüşlerine bolca yer verilmiş olması dolayısıyla bu eserin aslında İbn Kuteybe’ye ait olmadığı, bilâkis Ehl-i Sünnet arasında itibar görsün diye kendi ismini vermeyip İbn Kuteybe’nin adını kullanmayı siyasetine daha uygun bulan ve daha sonraki dönemlerde yaşamış bir şiîye ait olduğu şeklinde bir görüş vardır ve bu husus, İslâm âlimleri arasında tartışmalı bir konu olmuştur.[2]

Öte taraftan yine İslâm tarihinde tedvin faaliyetinin başladığı devre, tarih sahnesinden Emevîlerin silindiği, Abbâsîlerin iş başına geldiği devredir. Yakın tarihimizdeki örnekleriyle biliyoruz ki eskiyi devirerek iş başına gelen bir idare, rejimini yerleştirebilmek ve meşruluğunu ispatlamak için çoğu zaman eskiyi alabildiğine karalama ve eskiye ait ne varsa tahrip etme kampanyasına girişir. Bu ameliyede de devletin resmî tarihçileri büyük bir rol üstlenirler. İşte Abbâsîlerde aynı şeyi yaptılar. Emevî sülalesinden büyük-küçük kim yakalanmışsa öldürüldüğü, pek çok zulüm işlendiği gibi sadece bununla kalınmamış, genellikle Ömer b. Abdülaziz hariç tüm Emevî idarecileri alabildiğine kötülenmiştir. Meşhur Mâlikî kadısı Ebûbekr İbnu’l-Arabî, el-Avâsım mine’l-Kavasım adlı eserinde bazı saray tarihçilerinin sultanların hatırı için kitaplar yazdıklarını ve bunların verdiği bilgilerin birçoğunun yalan-yanlış şeyler olduğunu belirterek îkazda bulunur.[3]

Gerçi büyük İslâm âlimleri ve muteber tarihçilerimiz, sultanların gayr-ı meşru isteklerine boyun eğmemiş, -minnet altında bırakacak ve karşılığını bekleyecek şekilde- onların va’d, teklif ve ısrar ettikleri, hatta tehdit ve bilfiil tecziyelerle almaya zorladıkları mevki ve mansıplara itibar ve iltifat etmemişlerdir. Ama kabul etmek gerekir ki ulemâ sınıfından sayılan bazıları devlet ricalinin yanında yer almış ve onların politikası doğrultusunda kalem oynatmıştır. İşte buna bağlı olarak Emevî hilâfetini ve halifelerini aşırı bir şekilde kötüleyen, buna mukabil Abbasî hilâfetini öven ve müjdeleyen rivayetler, bizzat Hz. Peygamber’e nispet edilen hadisler bile ortaya çıkmıştır.

İşte bunların halk üzerinde belli ölçüde tesir icra ettiği ve genel bir kültür oluşmasında etkili olduğunu inkâr etmemek gerekir. Nesilden nesile intikal eden bu kültürden daha sonraki devrede tabiî olarak tarihçiler de etkilenmiş, eserlerinde ılımlılıkla bağdaşmayan bazı aşırılıklara yer verebilmişlerdir. Meselâ birçok alanda yüzlerce eser vermiş Süyûtî, tarih alanında yazdığı Târîhu’l-Hulefâ’ adlı kitabının giriş kısmında şöyle bir başlık açar: “Emevî Halifeliğine karşı Uyarı Niteliğindeki Hadisler” ve burada Emevî hilâfetini kötüleyen, bazı hadislere yer verir.[4] Arkasından: “Abbasî Halifeliğini Müjdeleyen Hadisler” başlığı altında Abbasî hilâfetini öven ve müjdeleyen hadisleri uzun uzadıya nakleder.[5] Gerçi bu hadislerin bir kısmını râvîleri açısından cerhetmekte ve zayıf olduklarını belirtmektedir ama bir kısmının ardından: “Senedi zayıftır fakat bu rivayeti destekleyen başka benzerleri de vardır...”,[6] “... Ben derim ki: Bu ve bundan önceki hadis, bu konuyla ilgili rivayetlerin en uygunudur.”,[7] “.. Andolsun ki hadisin manası -reddi gerekli- uzak bir mana değildir...”[8] gibi lâfızlarla tasdikini ifade etmektedir. Bu konuda hiç değerlendirme yapmadan naklettiği rivayetler de vardır. Kaldı ki kitabında böyle bir bahis açması da Süyûtî’nin temelde bu hadisleri kabul ettiğinin bir ifadesidir.

Bu hadislerden birisi şu şekildedir: “Hz. Peygamber rüyasında minberi üzerine Ümeyye Oğulları’nın maymunun sıçradığı gibi sıçrayıp tırmandıklarını gördü ve bu O’nu çok üzdü. Ardından minberine Abbâs Oğulları’nın çıktıklarını gördü. Bu durum da O’nu sevindirdi.”[9] Süyûtî’nin naklettiği bir diğer rivayete göre Hz. Peygamber, Ümeyye Oğulları’nı minberi üzerinde görünce buna çok üzülmüş, O’nu teselli etmek üzere Cenâb-ı Hak: “Biz sana Kevser’i verdik.”[10] ve “Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik... Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır...”[11] ayetlerini indirmiştir ki buradaki bin aydan kasıt Emevîlerin hâkim olduğu devredir. Râvî der ki: “Emevî dönemini saydık gördük ki ne eksik, ne fazla, tamtamına bin aydır.”[12]

Elbette bu hadislerin uydurma olduğu aşikârdır. Peki, Süyûtî niçin bu rivayetleri eserine almıştır. Süyûtî’nin Abbasî baskısı altında olduğunu ya da bu hususun Abbasî idarecilerine yaranmak gibi bir za’ftan kaynaklandığını söyleyemeyiz, şüphesiz. Çünkü Süyûtî’nin vefat tarihi 911/1505’tir; Abbasî Devleti’nin yıkılışı ise 656/1258... Yani Süyûtî’nin vefatından tam iki buçuk asır önce Abbasî sultası sona ermişti. Bu durumda -bazıları Süyütî’nin iyi bir hadisçi olduğunu iddia etse bile- asırlara mal olmuş bir kültürden ve İslâm literatürüne girmiş rivayetlerden onun da etkilenerek naklettiği hadislere yeterince dikkat etmediği anlaşılıyor. Nitekim Süyûtî, hadis değerlendirmeleri ve naklinde “mütesâhil” (gevşek) davranmakla tenkit olunmuştur.[13]

İslâm tarihçiliğinde aşırılığı doğuran sebeplerden birisi de Taberî’de örneğini gördüğümüz üzere mukaddem İslâm tarihçilerinin derlemeci bir rivayet metodu izlemiş olmalarıdır. Bu metotta olaylarla ilgili doğru-yanlış tüm rivayetler nakledilir ve bunların kritiği yapılmaz. Dolayısıyla bu tür eserlerde birbirleriyle tezat teşkil eden bilgilere, tamamen uydurma rivayetlere ve hatta İslâm esasları ve prensipleriyle asla bağdaşmayan bir takım malûmata rastlamak mümkündür. Tabi ki bu tür eserlerden istifade ederken hassasiyet ve titizlikle iyi bir seçimin yapılması, aşırılıklardan kaçınıp ılımlı ve makul bir üslûbun takip edilmesi gerekmektedir. Ancak her zaman bu işin sıhhatli bir şekilde yapılabildiğini söylemek mümkün değildir.

Söz konusu ettiğimiz sebepler dolayısıyla eski ve yeni pek çok İslâm tarihi kitabında birçok aşırılıklar mevcuttur.


[1] Zehebi, Mizânu’l-İ’tidâl. thk. Ali Muhammed el-Becâvî, 1. baskı, Mısır 1963, III, 419-420; İbn Hacer, Lisânu’lMîzân. 2. baskı, Beyrut 1971 (1. baskı, Haydarabad 1330 H.’den ofset). IV, 492.

[2] Muhıbbuddîn el-Hatib, Kâdî Ebûbekr İbnu’l-Arabî’nin el-Avâsım mine’l-Kavâsım’ına ta’lik, 5. baskı, Kahire 1399 H., s. 245, dipnot 1, s. 248, dipnot 2; Enver el-Cundî, el-İslam alâ-Meşârifi’l-Karni’l-Hâmise Aşer. y.yok, tsz., s. 134, 204; C. Brockelmann, İbn Kuteybe . İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1968, V2. 763; Zirikli, el-A’lâm. 5. baskı, Beyrut 1980, IV, 137.

[3] İbnu’l-Arabi, el-Avâsım mine’l-Kavâsım, thk. Muhıbbuddîn el-Hatib, Kahire 1399 H., s. 177.

[4] Süyûtî, Târihu’l-Hulefâ’. thk. Muhammed Muhyiddîn Abdulhamid, 4. baskı, Mısır 1969, s. 12-13.

[5] Süyûtî, a.g.e., s. 13-18.

[6] Süyûtî, a.g.e., s. 13.

[7] Süyûtî, a.g.e., s. 14.

[8] Süyûtî, a.g.e., s. 17.

[9] Süyûtî, a.g.e., s. 14. Burada minbere çıkmaktan kasıt, iş başına gelip idareye sahip olmaktır. Çünkü İslâm idarelerinde merkezde halifeler, eyaletlerde ise onlar adına valiler namazı kıldırır, minbere çıkarak hutbe okurlardı

[10] 108 Kevser: 1.

[11] 97 Kadir: 1-3.

[12] Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ; s. 13.

[13] A. Ebû Ğudde, Abdulhayy el-Leknevi’nin el-Ecvibetu’l-Fâdıla li’l-Es’ileti’l-Aşerati’l-Kâmile’sine ta’lik.Haleb 1964, s. 130.