|
İSLÂM TARİHÇİLİĞİNDE TARAFSIZLIK PROBLEMİ
Ahmet ÖNKAL
İnsanoğlu
genellikle aşırılığa meyyaldir. Bu aşırılık,
övgüde ve yergide de karşımıza çıkar. Kendisine
değer verdiğimiz, hakkında hüsn-ü zan beslediğimiz,
kendisine ümitle bağlandığımız kişilerin
kusurlarını görmez, hatalarını te’vil ederek
onları savunuruz; sahip olmadıkları vasıflarla
onları medheder, överiz. Görüş, düşünce, anlayış
ve yaşayışını tasvip etmediğimiz kimseleri ise
haddinden fazla tenkit eder, yapmadığı şeyleri, söylemediği
sözleri ve sahip olmadığı düşünceleri onlara
isnâd ederek kötüleyip, zemmederiz.
İnsanda
mevcut bu za’f noktası tarih boyunca, diyebiliriz
ki Hz. Âdem’den günümüze kadar mütemadiyen
tezahür edegelmiştir. Özellikle dönemlerinde müsbet
ya da menfi, ama önemli fonksiyonlar icra etmiş
tarihî şahsiyetler, faaliyetleriyle temayüz etmiş
idareciler bu aşın övgü ya da yergiden ziyadesiyle
nasiplerini almışlardır.
Kabul
etmek gerekir ki birer insan olmaları itibariyle
tarihçiler de zaman zaman his ve duygularına kapılarak
gerek geçmişteki olaylar ve şahsiyetler hakkında
bilgi verirken, gerekse kendi zamanlarında vuku bulan
hadiseleri aktarırken övgü veya yergide aşırı
davranma za’fına düşmüşlerdir.
İnsan
karakterinde mevcut bu za’f noktasına ilave olarak
tarih yazımında İslâm tarihçilerini bazen aşırılığa
sürükleyen başka etkenler de olmuştur:
Biliyoruz
ki İslâm tarihinde sistemli tedvin faaliyeti H. II.
asrın sonları ile H. III. asrın başlarında ortaya
çıkmaya başlamıştır. Bu asırlar İslâm
tarihinde Şîa ve Haricîler başta olmak üzere birçok
itikadı ve siyasî fırkanın fikirlerini ortaya
koyduğu devrelerdir. Mevcut idareler ile devamlı bir
sürtüşme ve kıyasıya bir mücadele içerisinde
olan bu fırkalar şüphesiz tarihî olayları ve şahsiyetleri
kendi bakış açıları ile değerlendirmişler, özellikle
kendilerinin içerisinde yer aldıkları hadiseleri
tarafgir bir nazarla yansıtmışlardır. Böylece Şia’nın,
Haricîlerin ve diğer fırkaların bir tarih anlayışı
ve üslûbu ortaya çıkmış, bu zümre râvîlerinin
ve tarihçilerinin yazdıkları eserler bu üsluba göre
vücut bulmuştur. Bizzat Ehl-i Sünnete mensup İslâm
tarihçilerinin kitaplarında dahi bu fırkaların
rivayetlerine rastlamak mümkündür. Meselâ Taberî’nin
kendisinden sık sık rivayet aldığı râvîlerden
birisi olan Ebû Mihnef Lût b. Yahya bir şiîdir.
İbn Kuteybe’ye nispet edilen el-İmâme ve’s-Siyase
adlı eserde ilk dönem siyasî olaylarıyla ilgili Şîa
görüşlerine bolca yer verilmiş olması dolayısıyla
bu eserin aslında İbn Kuteybe’ye ait olmadığı,
bilâkis Ehl-i Sünnet arasında itibar görsün diye
kendi ismini vermeyip İbn Kuteybe’nin adını
kullanmayı siyasetine daha uygun bulan ve daha
sonraki dönemlerde yaşamış bir şiîye ait olduğu
şeklinde bir görüş vardır ve bu husus, İslâm âlimleri
arasında tartışmalı bir konu olmuştur.
Öte
taraftan yine İslâm tarihinde tedvin faaliyetinin başladığı
devre, tarih sahnesinden Emevîlerin silindiği, Abbâsîlerin
iş başına geldiği devredir. Yakın tarihimizdeki
örnekleriyle biliyoruz ki eskiyi devirerek iş başına
gelen bir idare, rejimini yerleştirebilmek ve meşruluğunu
ispatlamak için çoğu zaman eskiyi alabildiğine
karalama ve eskiye ait ne varsa tahrip etme kampanyasına
girişir. Bu ameliyede de devletin resmî tarihçileri
büyük bir rol üstlenirler. İşte Abbâsîlerde aynı
şeyi yaptılar. Emevî sülalesinden büyük-küçük
kim yakalanmışsa öldürüldüğü, pek çok zulüm
işlendiği gibi sadece bununla kalınmamış,
genellikle Ömer b. Abdülaziz hariç tüm Emevî
idarecileri alabildiğine kötülenmiştir. Meşhur Mâlikî
kadısı Ebûbekr İbnu’l-Arabî, el-Avâsım
mine’l-Kavasım adlı eserinde bazı saray tarihçilerinin
sultanların hatırı için kitaplar yazdıklarını
ve bunların verdiği bilgilerin birçoğunun
yalan-yanlış şeyler olduğunu belirterek îkazda
bulunur.
Gerçi
büyük İslâm âlimleri ve muteber tarihçilerimiz,
sultanların gayr-ı meşru isteklerine boyun eğmemiş,
-minnet altında bırakacak ve karşılığını
bekleyecek şekilde- onların va’d, teklif ve ısrar
ettikleri, hatta tehdit ve bilfiil tecziyelerle almaya
zorladıkları mevki ve mansıplara itibar ve iltifat
etmemişlerdir. Ama kabul etmek gerekir ki ulemâ sınıfından
sayılan bazıları devlet ricalinin yanında yer almış
ve onların politikası doğrultusunda kalem oynatmıştır.
İşte buna bağlı olarak Emevî hilâfetini ve
halifelerini aşırı bir şekilde kötüleyen, buna
mukabil Abbasî hilâfetini öven ve müjdeleyen
rivayetler, bizzat Hz. Peygamber’e nispet edilen
hadisler bile ortaya çıkmıştır.
İşte
bunların halk üzerinde belli ölçüde tesir icra
ettiği ve genel bir kültür oluşmasında etkili
olduğunu inkâr etmemek gerekir. Nesilden nesile
intikal eden bu kültürden daha sonraki devrede tabiî
olarak tarihçiler de etkilenmiş, eserlerinde ılımlılıkla
bağdaşmayan bazı aşırılıklara yer verebilmişlerdir.
Meselâ birçok alanda yüzlerce eser vermiş Süyûtî,
tarih alanında yazdığı Târîhu’l-Hulefâ’ adlı
kitabının giriş kısmında şöyle bir başlık açar:
“Emevî Halifeliğine karşı Uyarı Niteliğindeki
Hadisler” ve burada Emevî hilâfetini kötüleyen,
bazı hadislere yer verir.
Arkasından: “Abbasî Halifeliğini Müjdeleyen
Hadisler” başlığı altında Abbasî hilâfetini
öven ve müjdeleyen hadisleri uzun uzadıya nakleder.
Gerçi bu hadislerin bir kısmını râvîleri açısından
cerhetmekte ve zayıf olduklarını belirtmektedir ama
bir kısmının ardından: “Senedi zayıftır fakat
bu rivayeti destekleyen başka benzerleri de vardır...”,
“... Ben derim ki: Bu ve bundan önceki hadis, bu
konuyla ilgili rivayetlerin en uygunudur.”,
“.. Andolsun ki hadisin manası -reddi gerekli- uzak
bir mana değildir...”
gibi lâfızlarla tasdikini ifade etmektedir. Bu
konuda hiç değerlendirme yapmadan naklettiği
rivayetler de vardır. Kaldı ki kitabında böyle bir
bahis açması da Süyûtî’nin temelde bu hadisleri
kabul ettiğinin bir ifadesidir.
Bu
hadislerden birisi şu şekildedir: “Hz. Peygamber rüyasında
minberi üzerine Ümeyye Oğulları’nın maymunun sıçradığı
gibi sıçrayıp tırmandıklarını gördü ve bu
O’nu çok üzdü. Ardından minberine Abbâs Oğulları’nın
çıktıklarını gördü. Bu durum da O’nu
sevindirdi.”
Süyûtî’nin naklettiği bir diğer rivayete göre
Hz. Peygamber, Ümeyye Oğulları’nı minberi üzerinde
görünce buna çok üzülmüş, O’nu teselli etmek
üzere Cenâb-ı Hak: “Biz sana Kevser’i
verdik.”
ve “Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde
indirdik... Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır...”
ayetlerini indirmiştir ki buradaki bin aydan kasıt
Emevîlerin hâkim olduğu devredir. Râvî der ki:
“Emevî dönemini saydık gördük ki ne eksik, ne
fazla, tamtamına bin aydır.”
Elbette
bu hadislerin uydurma olduğu aşikârdır. Peki, Süyûtî
niçin bu rivayetleri eserine almıştır. Süyûtî’nin
Abbasî baskısı altında olduğunu ya da bu hususun
Abbasî idarecilerine yaranmak gibi bir za’ftan
kaynaklandığını söyleyemeyiz, şüphesiz. Çünkü
Süyûtî’nin vefat tarihi 911/1505’tir; Abbasî
Devleti’nin yıkılışı ise 656/1258... Yani Süyûtî’nin
vefatından tam iki buçuk asır önce Abbasî sultası
sona ermişti. Bu durumda -bazıları Süyütî’nin
iyi bir hadisçi olduğunu iddia etse bile- asırlara
mal olmuş bir kültürden ve İslâm literatürüne
girmiş rivayetlerden onun da etkilenerek naklettiği
hadislere yeterince dikkat etmediği anlaşılıyor.
Nitekim Süyûtî, hadis değerlendirmeleri ve
naklinde “mütesâhil” (gevşek) davranmakla
tenkit olunmuştur.
İslâm
tarihçiliğinde aşırılığı doğuran sebeplerden
birisi de Taberî’de örneğini gördüğümüz üzere
mukaddem İslâm tarihçilerinin derlemeci bir rivayet
metodu izlemiş olmalarıdır. Bu metotta olaylarla
ilgili doğru-yanlış tüm rivayetler nakledilir ve
bunların kritiği yapılmaz. Dolayısıyla bu tür
eserlerde birbirleriyle tezat teşkil eden bilgilere,
tamamen uydurma rivayetlere ve hatta İslâm esasları
ve prensipleriyle asla bağdaşmayan bir takım malûmata
rastlamak mümkündür. Tabi ki bu tür eserlerden
istifade ederken hassasiyet ve titizlikle iyi bir seçimin
yapılması, aşırılıklardan kaçınıp ılımlı
ve makul bir üslûbun takip edilmesi gerekmektedir.
Ancak her zaman bu işin sıhhatli bir şekilde yapılabildiğini
söylemek mümkün değildir.
Söz
konusu ettiğimiz sebepler dolayısıyla eski ve yeni
pek çok İslâm tarihi kitabında birçok aşırılıklar
mevcuttur.
|