|
GELENEK VE DİN: TÜRKMENİSTAN’IN DİNÎ HAYATINDA GELENEĞİN ROLÜ
Vejdi BİLGİN
Dinin modern toplumdaki yerini tartışmak, hiç şüphesiz
modernlik-öncesi toplumlardaki konumunu tartışmakla
yakından ilgilidir. Klâsik anlamda modernliğin, her
şeyden önce bilincimizi ve beraberinde yaşam tarzımızı
dinî kayıtlardan kurtararak seküler bir dünyaya
yol aldığı düşünülüyordu. Burada modernlik öncesi
durumu ifade etmek için bir kavramsallaştırmaya
ihtiyaç duyuldu ve “gelenek” ya da “geleneksel
hayat tarzları” sosyoloji literatürüne girdi.
İlk dönem sosyologlarının hemen hepsi sosyal değişmeyi
açıklamak için tarihi çeşitli dönemlere ayırmışlardı
ve içinde bulundukları dönemden öncesi bir nevi
geleneksel dönemi temsil ediyordu. Geleneksel-modern
ayrımının öncülerinden Tönnies’in
“gemeinschaft”ında geleneksel hayat tarzının
temel belirleyicileri topluma uyum, gelenek-görenek
ve dindir.
Geleneksel
ve modern toplum ayrımında esas problem geleneksel
olanın tanımlanmasıdır. Modernlik esas olarak Batı’ya
(Avrupa ve Kuzey Amerika) ait bir durum olarak
nitelendirilir.
Yani insanlığın önüne model olarak konulan tek
bir modernlik vardır, diğer toplumların modernleşmesinde
veya yeni kavramsallaştırmayla batı-dışı
modernlikte de temel referans ya da kıyas aracı Batı
modernliğidir. Ama geleneksel denince anlaşılan
“modern” olmayandır ve bu modernlik-öncesi Batı’dan,
İslâm, Çin, Hint ve Güney Amerika medeniyetlerine
kadar birbirinden çok farklı özelliklere sahip bir
küme oluşturur. Burada birden çok gelenek söz
konusu olduğundan “Hangi modernlik?”
sorusundan ziyade, daha çetrefilli olan “Hangi
gelenek?”
sorusu karşımıza çıkar. Bunları bir bütün
halinde incelememizi ve genellemelerde bulunmamızı
sağlayacak ortak özellikler ne oranda bulunabilir?
Burada ancak kendi içlerinde değil de, karşıt
durumla mukayese edersek –pratik olarak- bir cevap
bulabiliriz. Modernlikle (daha da özelde modern zihin
dünyası ile) karşılaştırıldığında herhalde
bu geleneklerin en önemli ortak yönü
“dinsellik”leri olacaktır.
Geleneksellik
ve modernlik ayrımında sık sık gördüğümüz popüler
bir yaklaşım, son yüzyıla ait teknolojik gelişmenin
modernlikle özdeşleştirilmesi
ve gündelik hayatımızda kullandığımız
teknolojik ürün ve araçların “modern” olarak
nitelendirilmesidir. Geleneksel olanı kavramak için
bu yaklaşım tarzını da reddetmemiz gerekir. Modern
toplum “modern” teknolojinin ve araçların kullanıldığı
bir toplum olarak tanımlanamayacağı gibi geleneksel
toplum da bunların kullanılmadığı bir toplum
olarak düşünülmemelidir. Bunların zamansal olarak
birbirlerine paralel olmaları, birbirlerinin zorunlu
sonuçları olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla,
geleneksel yapıyı savunan muhafazakâr insanların
“modern” teknolojiyi kullanmaları sanki şaşırtıcı
bir durummuşçasına sunulmamalıdır. Hem modern Batı
toplumlarında hem de modernleşme süreci içine
giren diğer toplumlarda teknolojiye sırtını çeviren
gruplar marjinal olmaktan öteye gidemezler. Teknoloji
konusundaki modern ve geleneksel ifadeleri bir terim
olmaktan ziyade bir sıfat olarak düşünülmelidir.
Burada
kültürün maddî ve maddî olmayan tarzda ayrımı
tartışmalarına da değinen ince bir ayrıntı vardır.
“Modern” teknoloji ile üretilen ulaşım araçları
bugün evrensellik gösterir ve bu durum farklı kültürler
için önemli bir tehdit ya da problem olarak görülmez.
Ama aynı şekilde “modern” makineler ile üretilen
elbiselerin renk, desen ve kesimleri evrensellik göstermez;
bütün dünyada Batı tarz bir giyime yönelme söz
konusu olsa da mahallî kıyafetlerin önemli ölçüde
yaşadığını söyleyebiliriz. Bugün erkek
giyiminde takım elbise ve kravat, kadın giyiminde
etek-tayyör “modern” bir kıyafet olarak görülmektedir,
zira Batı tarzı bir kıyafettir. Yerel kıyafetler
ise geleneksel olarak nitelendirilir. Yukarıda değindiğiniz
probleme örnek olacak şekilde tek bir “modern
giyim biçimi” vardır ama “geleneksel giyim biçimleri”
oldukça çoktur. Toplumlar, teknoloji konusunda
hassas değilken geleneksel olduklarına inandıkları
giyim konusunda zaman zaman hassasiyet gösterirler ve
bunların “modern” olana doğru değişmesini kültürleri
için bir tehdit olarak görürler.
Modern
teknolojiyi kullansa da hâlâ geleneksel olan
toplumlar olabileceğine göre, teknolojiyi bertaraf
edersek, geleneksel toplumlar ile modern toplum arasındaki
–özellikle zihniyet dünyasından ziyade pratiğe
yansıyan- fark ne olabilir ya da hangi toplumlara
geleneksel demeliyiz?
Kanaatimizce geleneksel toplum, örf-âdet ve halk
inançlarının göreli yoğun olarak yaşandığı
toplumdur. Modernleşme süreci bütün bunları tam
anlamıyla yok edemedi, zira Giddens’ın da belirttiği
üzere modernleşme özellikle yönetim ve iktisat
kurumlarında önemli değişimlere sebep oldu ancak
diğer pek çok alanda geleneksel yapı büyük ölçüde
devam etti.
Dolayısıyla geleneksel toplum ve modern toplum
kavramsallaştırmasını birer ideal tip olarak görmek
daha doğrudur. Geleneksel yapının da kendi içinde
bir değişim yaşadığını kabul etmek gerekir
ancak örf-âdet ve halk inançlarının önemli ölçüde
itibarını ve yaygınlığını yitirdiği bir dönemin
olup olmadığı ayrıca bir araştırma konusudur. Şu
an için herhalde şunu söylemek mümkün; şehirleşmeyle
birlikte şehirlerde oturanlar kırsal kesimde
oturanlara göre ya da zamanın akışıyla her yeni
nesil bir önceki nesle göre örf-âdetin yaptırımını
daha az hissediyor, bunları daha az uygulama
zorunluluğunu duyuyor ve aynı şekilde halk inançlarını
daha az biliyor ve inanıyor. Bu arada modern hayatın
da yeni kurallar ve inançlar ürettiğini hatırdan
çıkarmamak gerekiyor.
Günümüzde
çeşitli toplumların gelenek ve inanışları
konusunda yapılan araştırmalar sosyolojik açıdan
çok fazla bir şey ifade etmiyor. Zira bu çalışmalarda,
bir kısmı literatüre dayanarak bir kısmı da
kaynak kişilere dayanmak suretiyle hayatın her alanıyla
ilgili pek çok âdet ve inanış derleniyor ancak
bunların hâli hazırdaki uygulanma durumu ayrıca
incelenmediği için sosyolojik olarak toplumların
modernleşme eğilimleri tespit edilemiyor. Fakat en
azından bu araştırmalar bize, çok olağan görünen
konularda teferruatlı inanç ve geleneklerin var olduğunu
göstermesi ve yalın bir gözlemle bunların günümüzde
ne derece kabul edildiğini ve uygulandığını
mukayese etmemiz açısından önemli ipuçları
veriyor.
Yukarıda
söylediklerimizin bir nevi tekrarı pahasına da
olsa, konunun daha iyi anlaşılması için geleneksel
ve modern yaşam tarzı arasındaki ayrımı
incelerken yine bir ayrım yapmamız gerekir: Batının
geleneksel ve modern yaşam tarzı ile Batılı
olmayan toplumların geleneksel ve modern yaşam
tarzları. Batı için modernleşme, kendi geleneksel
yapısının modern olana doğru değişimini ifade
eder. Mevcut modern yapı her şeyiyle gelenekselden
farklı değildir ve geleneksel olandan pek çok öğeyi
de içerir (dolayısıyla Batılılardaki geleneksel
ve modern arasındaki ayrım/farklılaşma Batılı
olmayanlar kadar keskin değildir). Oysa Batı dışı
toplumlar için modernleşme bir nevi Batılılaşmak,
Avrupalılaşmak ya da Amerikanlaşmak olduğu için
burada geleneksel yaşam tarzı ile modern yaşam tarzı
arasındaki ayrım ya da tezat Batı’nın durumuna göre
çok daha keskin/farklı olmaktadır. Batı dışı
toplumlar, özellikle de “gönüllü otoriter
modernizasyon projeler”e sahip olanlar modernleştikçe
kendi geleneksel yapılarını daha radikal biçimde
ve toplumsal akışkanlığı bozacak şekilde ret ve
terk etmeye çalışmakta,
kıyafetten görgü kurallarına, aile içi ilişkilerden
mekânın düzenlenmesine kadar (belki de en az etki
bilinç düzeyinde oluyor) gündelik hayatın her alanında
Batılı toplumlara oranla çok daha keskin dönüşümler
yaşıyor.
Batılı,
modern, kapitalist değerlere ve yaşam tarzına karşı
koymanın mümkün görünmediği bir dünyada
geleneksel yaşam tarzlarının hâlâ oldukça
belirgin olduğu toplumlar tabiî olarak sosyologların
ilgisini çekiyor. Bu açıdan, Sovyetler Birliği’nden
siyasî olarak bağımsızlığını kazanan Türkmenistan
bir taraftan hâkim geleneksel yapısı diğer
taraftan ise söz konusu yapıyı tehdit eden hızlı
değişim süreci ile önemli bir inceleme alanı
olarak karşımıza çıktı. Bu çalışma, Türkmen
toplumunun geleneksel yapısını, gelenek-din ilişkisi
çerçevesinde ele almayı amaçlıyor. Türkmenlerin
dinî inanç ve uygulamaları İslâm dünyasındaki
modernleşme hareketlerinden, dini otantik haliyle
yeniden ele alıp inceleme düşüncesinden neredeyse
hiç etkilenmeden tamamen geleneksel bir anlayışla
devam etmişti. Sovyetler Birliği dönemindeki din
aleyhtarı yapı içerisinde dinin hayatını sürdürmesi
esas olarak kitabî bilgiye dayanan bir din anlayışından
değil, Türkmen geleneği ile özdeşleşmiş bir
anlayışa dayanmaktaydı. Hâlâ devam eden bu yapının
incelenmesinin, geleneğin doğası, gelenek-din ilişkisi
ve halk dini tartışmaları açısından oldukça
faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Araştırma,
gözlemlerimize ve literatür incelemesine dayanıyor.
Eylül 2003-Temmuz 2004 tarihleri arasında on aylık
bir dönemde Aşgabat şehir merkezi ve yakın çevresindeki
gözlemlerimiz din sosyolojisi açısından önemli
veriler elde etmemizi sağladı. Bizatihi yüksek din
öğretimi yapan bir fakültede görev yapıyor oluşumuz
alanımızla ilgili gözlemlerde bulunmamızda ve
bunları teyit ettirmemizde bize avantaj sağladı.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için hem günümüzü
hem de Türkmen tarihini inceleyen eserlere de müracaat
ettik. Ancak burada ulaştığımız sonuçlarla
sosyolojik bir genelleme yapılırken, çalışmamızın
Sovyetler sonrasında toplumun doğal akışının
zedelendiği, yukarıda belirtilen yer ve zamanla sınırlı
olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
|