Bu
yazının amacı, genel olarak, zoraki modernleşme
deneyimlerinin Türkiye’deki muhafazakâr Müslümanları[1]
içine çektiği pratik bir çıkmazı, ‘ahlâk’
ile ‘cinsellik’ arasındaki kararsızlığı
anlamaya çabalamaktır. Dünya ile âhiret arasında
sürekli bir kararsızlık yaşayan ve ikisinden
birini bir şekilde feda etmek durumunda kalacağını
iyiden iyiye hisseden modern Müslümanlara, belki
de iyi niyetle, yol göstermek üzere kaleme alınan
‘bilimsel’ metinlerden bazılarının kritik
konusu edileceği bu yazıda, akademik ve entelektüel
temsil acziyetinin kışkırttığı oryantalist
kavrayış sorgulanarak, ‘ahlâk-cinsellik’
ikileminden kurtulmaya yönelik bir düşünceye
ulaşılmaya çalışılacaktır.
Cinsellik,
Kadın ve Ahlâk
Batı
dışı toplumların, Batı’dan gelen çağrılara
kulak vererek koyuldukları modernleşme yolunun
zahmetli aşamalarından bir tanesi,
‘cinsellik’in ontolojik bir yenilenmeyle Batılı
bir zeminde yeniden tanımlanması girişimidir.
Çünkü özel tür bir ‘cinsellik’ anlayışı,
Batı’ya has bir yaşam tarzının olmazsa olmaz
bir koşuludur. Aslında, yakın zamanda kaybettiğimiz
tanınmış dil filozofu Jacques Derrida’nın
bize önerdiği ‘post-yapısalcı’ kuramı[2]
merkeze alarak ‘cinsellik’ üzerinde kavramsal
bir analize girişirsek, başka kavramlarda olduğu
gibi ‘cinsellik’te de ontolojik bir
zeminsizlik (kavramsal nihilizm) gerçeğiyle karşı
karşıya kalırız. Yani başka her şeyde olduğu
gibi ‘cinsellik’te de belirlenmiş bir tür
‘anlam’ kalıbı yoktur, ‘anlam’ı
insanlar ve moda kazandırır ‘cinsellik’e.
Batı dışı toplumların da ilerlemek için
varmak zorunda oldukları nokta burasıdır.
Cinselliğin yeniden inşasında aşılması
gereken bir bariyer vardır: ‘Ahlâk’ın geri
kalmış zamanlara özgü ‘anlam’ dünyası ve
bu dünyanın bütün referansları. Elbette
eskimiş ahlâkî anlatıların üzerinde
temellendiği konu, ‘kadının ontolojik tanımı,
yeri ve toplumsal statüsü’ konusudur. Yapılması
gereken, her şeyden önce, ‘kadın’ı tanım,
yer, toplumsal statü ve rol bakımından
ontolojik bir yenilenmeye tâbi tutmaktır. Böyle
bir yenilenme için de kadınların eskimiş kalıplardan
kurtulmaları, yani ‘özgürleştirilmeleri’
gerekir. Nilüfer Göle’nin, İslâm ahlâkına
has gördüğü bir gerçek, ‘toplumsal ahlâkın,
kadınların belirlenmiş, sınırlı rollerin
varlık bulduğu sınırlı mekânlara yönlendirilmesiyle
temellendirildiği ve sağlandığı’ gerçeği[3]
tam da burada işe yarar. İslâmcı[4]
dünya görüşünün cinsellik dolayımında
modernleştirilmesi (Friedric Wilhelm Hegel’in
tarihsel evrimi okuyuş ve anlama biçimiyle, ‘özgürleştirilmesi’[5])
için kadının özgürleştirilmesi şarttır.[6]
İslâm toplumlarındaki kadınların özgürleşme
hareketlerinin, İslâm ahlâkı ve İslâm
cinselliği, daha az dolayımlı bir vurguyla, Müslüman
kadınlar üzerindeki antropolojik ve sosyolojik
alan araştırmalarının böyle tutkulu bir amaçları
vardır.