ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Fethi Ahmet Polat: ARKOUN, HANEFÎ ve EBÛ ZEYD ÖRNEĞİ
Pehlül Düzenli: MÜZİK TARTIŞMALARI
Cağfer Karadaş: SÛFÎ İTİKADINININ DÖNEMLERİ
Kamil Güneş: MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE KUR’ÂN’IN YARATILMIŞLIĞIYLA İLGİLİ
BELİRLENEN AKLÎ ÇERÇEVE ve BUNUN BİLİMSEL DEĞERİ
Tuncay İmamoğlu: ORTA ÇAĞ BATI DÜNYASINDA DİN – SİYASET İLİŞKİSİ ve SEKÜLERLEŞME SEYRİNE GENEL BİR BAKIŞ 
Lütfü Cengiz: EMEVİLER DÖNEMİNDE KADER PROBLEMİ
Hüseyin Aydın: AKLIN VE VAHYİN ROLÜ
Harald Motzki Çeviri: Mustafa Öztürk: ARAP OLMAYAN MÜHTEDİLERİN ERKEN DÖNEM İSLÂM HUKÛKU’NUN GELİŞMESİNDEKİ ROLÜ
Mikâil Bayram: SADRU’D-DİN KONEVÎ KÜTÜPHANESİ VE KİTAPLARI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:
Ahmet Yaman: DİYANET’İN “KONULU KUR’ÂN TEFSİRİ”NE HÜKÜM AYETLERİNİ ANLAMA BAĞLAMINDA BİR TA’LÎK
Hidayet Işık: DİNLER TARİHİ DERNEĞİ’NCE DÜZENLENEN HIRİSTİYANLIK SEMPOZYUMU
 
NOSTALJİ:
Seyit Bahçıvan: ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMALPAŞA’NIN VASIYETNÂMESİ
  makaleler


EMEVİLER DÖNEMİNDE KADER PROBLEMİ


Lütfü CENGİZ

Kader meselesi, her devirde bütün İslâm kelâmcılarını en fazla meşgul eden itikâdî ve fikrî problemlerden biri olmuştur. Bu problem, bir yandan mutlak ilim, mutlak irade ve mutlak kudret sahibi, her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın hakimiyetini; diğer yandan ise, âlemde bir şeyler yapmakla görevli olan ve bu görevi de kendisine zaman zaman peygamberler vasıtasıyla bildirilen insanın hürriyetini direkt olarak ilgilendirmektedir[1]. Kader konusunda günümüze kadar yapılan tartışmalar, işte bu iki tarafın rollerini belirlemede düğümlenmektedir[2]. Acaba Allah ile insanın, fiiller konusundaki rolleri nasıl gerçekleşmektedir? Ortaya çıkan fiiller, Allah’a mı, yoksa insana mı aittir? Eğer Allah’a ait ise, insanın sorumluluğu nasıl izah edilebilir? Allah’a ait değil de, insana ait ise, bu kez Allah’ın mutlak hakimiyeti nasıl temellendirilecektir? İşte bu tür sorular, kader probleminin temelini teşkil etmektedir.

İslâm düşünce tarihinde bir grup müslüman düşünür, insanın teklife muhatap olduğu gerçeğinden hareketle insanın hürriyetini esas almış, fiillerin insana ait olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşü ortaya atıp savunan kesim kaderi inkar etmeleri sebebiyle, önceleri, “Kaderiyye” olarak anılmış, daha sonra “Mutezile” adını almıştır. Diğer bir grup da her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın hakimiyetini temel kabul ederek, fiillerin Allah’a ait olduğunu belirtmiştir. Düşünce sistemleri içerisinde insanın ortaya koyduğu fiillerde rolünün olmadığını, onun fiilleri karşısındaki sıfatının “iradesizlik” (cebr) olduğunu tesbit eden bu kesim, “Cebriye” olarak isimlendirilmiştir. Bu grupların ifrat ve tefrit noktalarında olduğunu düşünen üçüncü bir grup ise (Ehl-i Sünnet); Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu, ancak insanın da fiillerini kesbederek kendisine mâl ettiğini ileri sürmüş, böylece orta bir yol bulmaya çalışmıştır[3]. Ancak buna rağmen insan hürriyetinin nereye kadar geçerli olduğu veya fiillerinde mecbur ise ne dereceye kadar mecbur olduğu gibi sorular tam olarak açıklık kazanamamıştır.

Şunu da belirtmekte yarar var ki; kader problemi İslâm Dini ile birlikte ortaya çıkmış bir mesele değildir[4]. İnsanın yeryüzüne ayak basmasıyla birlikte, tâ ilk çağlardan günümüze kadar pek çok filozof ve ilim adamı bu konu üzerinde fikir yürütmüştür. Bu konu, her devirde insan zihnini meşgul eden en karmaşık bir problem olmuştur. Böyle olmasına rağmen, yine de insan aklının kabullenebileceği bir çözüme ulaşıla­ma­mıştır[5]. Hatta bu noktada, bazı anlaşılması güç ve çelişik sonuçlara ulaşanlar da olmuştur. Örneğin Jean Paul Sartre (v. 1905-1980) gibi bazı filozoflar, insan hürriyetini, Allah’ın varlığını inkârla temellendirmeye çalışmışlar[6], problemin çözümünde O’nun yokluğunu hareket noktası kabul etmişlerdir. İnsana tam ve sınırsız bir hürriyet tanıyan bu düşünce de çelişkiden kurtulamamıştır.

Kader problemi, İslâm’ın gelişinden sonra, özellikle Hz. Peygamber ve Hulefa-i Râşidin devirlerinde ciddi olarak tartışılmamış, daha doğru bir ifadeyle kader tartışma konusu olarak görülmemiştir. Çünkü Hz. Peygamber her fırsatta, müslümanları kader konusunda münakaşaya girmekten şiddetle menetmiş, aralarında fitne ve fesat tohumlarının saçılmasına, dolayısıyla tesis edilmiş olan birlik ve beraberliğin bozulmasına sebep olabilecek her türlü ihtilaf noktalarından şiddetle kaçınmalarını kendilerinden istemiştir[7]. Üzerinde durulan nokta, sadece müşriklerin kaderle ilgili düşünce ve davranışlarının doğru olmadığı istikâmetinde olmuştur[8]. Ancak Hz. Osman’ın (v. 35/656) şehit edilmesini takip eden olaylar, Hz. Ali (v. 40/661) döneminde meydana gelen iç savaşlar, müslümanlar üzerinde büyük tesir icrâ etmiş, çok acı hatıralar bırakmış ve neticede bir inanç problemi olarak kader gündeme gelmiştir.

Kader problemi üzerine yapılan eski ve yeni çalışmaların sayısı oldukça fazladır. İnsanoğlunun zihnini en fazla meşgul eden problemlerden biri olan kader, genelde kelâmî veya felsefi nitelikli eser ve araştırmalarda karşımıza çıkmaktadır. Konu, insan hürriyeti, kaza-kader, insanların fiilleri, cebr ve kader, cebr ve ihtiyar, cüz’i irâde, irade hürriyeti gibi başlıklar altında incelenmektedir. Bu çalışmada, genelde insanlığın ve özelde de İslâm kelâmının problemi olan kader meselesinin Emevîler dönemi (H. 41-132/M. 661-750) boyutu irdelenmeye çalışılacaktır.Böyle bir konunun seçilmesinin amacı; kader kavramının güncelliğini koruyor olması ve konuyla ilgili kelâmî düzeyde ilk ciddi tartışmaların bu dönemde ortaya çıkmış olmasıdır. Bu bağlamda, Emevîlerin, itikâdi bir konu olan kader meselesini siyâsi alana taşıma gayretleri, yaptıkları kötülükleri Allah’ın kaderi ile ört-bas etmeye çalışmaları, konunun ehemmiyetini ortaya koymaktadır.


[1] Keskin, Halife, İslâm Düşüncesinde Kader ve Kazâ, s. 7, İstanbul, 1997.

[2] Yazıcıoğlu, M. Sait, Mâturîdî Kelâmında İnsan Hürriyeti Meselesi, AÜİFD., c. XXX, s. 157, Ankara, 1988; Akbulut, Ahmet, Allah’ın Takdiri-Kulun Tedbiri, AÜİFD., c. XXXIII, s. 140, Ankara, 1992.

[3] Toprak Süleyman, Nesefi’nin Tabsıratü’l – Edillesinde Kaza ve Kader, SÜİFD, sy. I, s. 133-134, Konya, 1985; Keskin, a.g.e., s. 7.

[4] Semih Dağim, Felsefetü’l-Kudur fi’l-Fikri’l-Mu’tezile, s. 79, Beyrut, 1992.

[5] Gölcük, Şerafettin, İslâm Akâidi, s. 168, Konya, 1992; Öner, Necâti, İnsan Hürriyeti, s.12, Ankara, 1995; Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, s.155, İstanbul, 1992; Yazıcıoğlu, a.g.m., c.XXX, s.155; Akbulut, a.g.m., c.XXXIII, s.129.

[6] Öner, a.g.e., s. 44; Yazıcıoğlu, a.g.m., c. XXX, s. 168.

[7] Tirmizi, Kader, 1 (c. IV, s. 443); İbn Mâce, Mukaddime, 10 (c. I, s. 33); İbn Hanbel, Müsned, c. II, s. 178 ve 196. Ayrıca bkz. Gazzâlî, Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed, Kitâbu’l-Erbaîn fi Usuli’d – Din, s. 10, Beyrut, 1988; İbn Ebi’l-İzz, Ali b. Ali b. Muhammed, Şerhu’l-Akideti’t-Tahâviyye, Tahkik: Abdullah b. Abdilmuhsin et-Türkî, Şuayb el – Arnavut, c.I, s. 338, Beyrut, 1995.

[8] Bkz. Câsiye, 45/24: Nahl, 16/35, A’raf, 7/28; En’âm, 6/148; Zuhruf, 43/20; Yâsin, 36/47