ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Fethi Ahmet Polat: ARKOUN, HANEFÎ ve EBÛ ZEYD ÖRNEĞİ
Pehlül Düzenli: MÜZİK TARTIŞMALARI
Cağfer Karadaş: SÛFÎ İTİKADINININ DÖNEMLERİ
Kamil Güneş: MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE KUR’ÂN’IN YARATILMIŞLIĞIYLA İLGİLİ
BELİRLENEN AKLÎ ÇERÇEVE ve BUNUN BİLİMSEL DEĞERİ
Tuncay İmamoğlu: ORTA ÇAĞ BATI DÜNYASINDA DİN – SİYASET İLİŞKİSİ ve SEKÜLERLEŞME SEYRİNE GENEL BİR BAKIŞ 
Lütfü Cengiz: EMEVİLER DÖNEMİNDE KADER PROBLEMİ
Hüseyin Aydın: AKLIN VE VAHYİN ROLÜ
Harald Motzki Çeviri: Mustafa Öztürk: ARAP OLMAYAN MÜHTEDİLERİN ERKEN DÖNEM İSLÂM HUKÛKU’NUN GELİŞMESİNDEKİ ROLÜ
Mikâil Bayram: SADRU’D-DİN KONEVÎ KÜTÜPHANESİ VE KİTAPLARI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:
Ahmet Yaman: DİYANET’İN “KONULU KUR’ÂN TEFSİRİ”NE HÜKÜM AYETLERİNİ ANLAMA BAĞLAMINDA BİR TA’LÎK
Hidayet Işık: DİNLER TARİHİ DERNEĞİ’NCE DÜZENLENEN HIRİSTİYANLIK SEMPOZYUMU
 
NOSTALJİ:
Seyit Bahçıvan: ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMALPAŞA’NIN VASIYETNÂMESİ
  makaleler


MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE KUR’ÂN’IN YARATILMIŞLIĞIYLA İLGİLİ BELİRLENEN AKLÎ ÇERÇEVE ve BUNUN BİLİMSEL DEĞERİ

Kamil GÜNEŞ

Kelâm mezhepleri, ilgi alanlarına giren konular için naklî delillerin yanı sıra, özellikle aklî delillerle görüşlerini sağlama alma gayretinde olmuşlardır. Kur’ân’ın mahlûk olup-olmamasıyla ilgili Mu'tezile’nin getirdiği naklî delillerin ve sonuçta vardıkları yargıların aklî delillerden bağımsız olması mümkün değildir. Özellikle naklî delillerin anlam bakımından şekillenmesinde, aklî delillerin ve olgusal alan (şâhid)da çerçevesi çizilen yaklaşımların Mu’tezile üzerindeki belirgin etkisinden söz etmekte yarar vardır. Hatta onlara göre tevhid ve adâlet konusundaki tek belirleyici unsur, olgusal alanda varılan sonuçlar olmuştur.

Konuya başlarken, Allah’ın mütekellim ve Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu kabulde Ehl-i Sünnet ve Mu'tezile’nin görüş birliği içinde olduklarını belirtmekte yarar vardır. Nitekim Bâkıllânî (403/1013) Kur’ân’ın, Allah'ın kadîm kelâmı olduğunu, Kâdî Abdülcebbâr ise yaratılmış olduğunu savunurlarken, onun Allah'ın kelâmı olmasında birleşmektedirler. Kâdî Abdülcebbâr, Hz. Peygamber’in getirdiği İslâm dininde Kur’ân’ın hakiki anlamda Allah'ın kelâmı olup, hatta buna inanmanın zarûrîyyât-ı diniyyeden olduğunu söylemektedir. Ona göre Müslümanlar, Allah'ın mütekellim oluşunda ittifak etmişlerdir.[1] Hatta Kâdî Abdülcebbâr, mihraplarda okunan, sayfalarda yazılı olan şeyin Allah'ın kelâmı olduğunu, aksi takdirde helal-haram ayırımının kalmayacağından ve dinî hükümlerin dayanacağı bir kaynak yok sayılacağından dolayı küfür gerekeceğini söylemektedir.[2]

Bu konuda Ehl-i Sünnet ile arada yaşanan ihtilâf, Kur’ân’ın, acaba Allah’ın kelâmının hikâyesi mi olduğu, yoksa bizzât Allah'ın kelâmı mı olduğu hususundadır.[3] Mu'tezilî anlayışa göre Allah, kendi zâtının gereği olarak değil, muhdes bir kelâmla mütekellimdir, zira kelâmı hâdistir.[4] Ehl-i Sünnet’e göre ise Kur’ân, Allah’ın ezelî ve ebedî kelâmıdır. Allah bu kelâmla ezelde ve ebedde mütekellimdir. Kelâmı için başlangıç ve sondan söz edilemez. Kelâmullah mahlûk (yaratılmış), mec’ûl (yapılmış), muhdes (sonradan var kılınmış) değildir.[5]

Mu'tezile, Kur’ân’ın yaratılmışlığı görüşü ile özdeşleşmiş bir kelâm ekolüdür. Tarihte ilk kez grup olarak bu görüşü savunanlar onlar olmuştur. Her ne kadar Cehmiyye’nin bu konuda önceliği bulunsa da halku'l-Kur’ân konusunda temsilci ekol olarak anılan ve ilk zamanlardan beri tarih sahnesinde varlığını gösteren mezhep, Mu'tezile olmuştur. Esasen Mu'tezile, sıfatlar konusunda Cehm b. Safvân (128/745)’ı izlemiştir.[6]

Kâdî Abdülcebbâr, Kur’ân’ın mahlûk, muhdes, mef’ûl, yok iken var, Allah’ın dışında O’ndan başka bir şey olduğunda ve Allah’ın onu, kullarının faydasına binaen sonradan var ettiği ve benzerlerini var etmeye kâdir olduğunda tüm Mu'tezile’nin icmâ ettiğini söylemektedir. Onlara göre Allah Teâlâ, Kur’ân’ı var kılması nedeniyle haber veren, söyleyen, emreden, nehyedendir. O, Kur’ân’la mütekellimdir, [7] ancak kadîm kelâmının olması muhaldir.[8] Tarihsel arka plân ve destek amacıyla ümmetin çoğunluğunun Kur’ân’ı mahlûk olarak vasfetmekten kaçındıkları iddiasını doğru bulmayan Kâdî Abdülcebbâr’a göre ümmet âlimlerinin çoğu Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söylemiştir. Kâdî Abdülcebbâr sahabeden delil getirirken onların, Allah’ın her şeyin faili ve yaratıcısı olduğunu söylediklerini, onlardan açıkça Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söyledikleri sabit olmasa da, kafirlerin Kur’ân, Muhammed’in fiilidir sözlerine karşılık sahabenin, Kur’ân’ın Allah’ın fiili olduğunu söylemelerinden hareket ederek arada ilgi kurmakta ve onların söylediklerini varsaydığı ‘Bu Kur’ân beşerin değildir’ sözlerinin altına Kur’ân’ın mahlûk olduğu sözünün de gireceğini iddia etmektedir.[9] Aslında Kâdî Abdülcebbâr’ın, sahabenin genel söz ve tavrından Kur’ân’ın yaratılmışlığı ile ilgi kurması hakiki anlamda bir ilgi olmaktan öte gerçek dışı bir kurgu niteliği taşımaktadır. Onun, sahabenin Kur’ân’ın Allah'ın fiili ve yaratması olduğunu aralarında açığa vurmamalarını, zâten bu konuda herhangi bir ihtilâfları yoktu, şeklindeki izahı[10] da bunu göstermektedir.

Mu'tezile’nin Kur'ân’ın yaratılmışlığı iddiasının karşısında, Kur’ân’ın asla yaratılmamış ve Allah'ın ezelî kelâmı olduğunu savunan Ehl-i Sünnet vardır. Bâkıllânî’ye göre zâtının aynı da gayri da olmayan sıfatlarla Allah'ın kendini isimlendirmesi ve vasfetmesi, O’nun kavli ve kelâmıdır; kelâmı ise zât sıfatlarından olup ezelidir.[11] Bâkıllânî, Allah'ın zâtıyla kâim kelâm sıfatının kadîm olduğunu söylemekle birlikte ezberlenen, okunan, yazılan şeylerin de mecaz değil hakiki anlamda Allah’ın kelâmı olduğunu belirtmektedir.[12]

Kâdî Abdülcebbâr’ın söylediğinin aksine Bâkıllânî, Kur’ân’ın mahlûk olmadığında sahabenin icmâ etmiş olduğunu söylemektedir. Bâkıllânî ve Ehl-i Sünnet’in bu konudaki görüşü Kur’ân’ın muhdes, hâdis, halk, mahlûk, ca’l, mec’ûl, fiil, mef’ûl gibi nitelemelerden uzak olduğu yönündedir. Bâkıllânî’nin sahabe icmâsını delil getirirken izlediği yol, Hz. Ali’nin, tahkim olayı ve Hâricîlerin takındığı tavır münasebetiyle sahabenin huzurunda söylediği “Vallahi! ben herhangi bir yaratıkla değil Kur’ân ile hükmettim” sözü üzerine sahabeden hiç kimsenin buna itirazda bulunmamasını onların, yaratıklar karşısında yaratılmamış Kur’ân anlayışında olduklarını varsaymak olmuştur.[13] İmam Buharî, çoğunluğunu tâbiûnun oluşturduğu birçok âlimden Kur’ân’ın mahlûk olmadığına ilişkin görüşler aktarmaktadır.[14]

Esasen Bâkıllânî’nin icmâya ilişkin istidlâlinin Kâdî Abdülcebbâr’ın istidlâlinden pek farkı yoktur. Zira Hz. Ali, Kur’ân’ın yaratılmamışlığını düşünerek ve hedefleyerek bu sözü söylemiş değildir. Sırf sözün delâleti bakımından düşünüldüğünde herhangi bir yaratığın değil, Allah'ın kelâmıyla hükmettim lafzından, Kur’ân’ın başkaları değil, Allah tarafından fiil edildiği manasının anlaşılabileceği gibi yaratıklar gibi mahlûk olmayan fakat kadîm olan Allah'ın kelâmıyla hükmettim, manası da anlaşılabilir. Doğrusu, o zamanki cereyan eden olay ve bağlamı, halku'l-Kur’ân konusunun tarih olarak ortaya çıkışı ve Müslümanların zihinlerinde henüz böyle bir konunun tasavvurunun gündemde olmaması durumları göz önünde bulundurulduğunda bu gerekçelerden hareketle her iki anlamın da kastedilmediği sonucu çıkabilir. Bizce de uygun olanı budur.

Hem Ehl-i Sünnet, hem de Mu'tezile, Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunda birleşmelerine rağmen, Tanrı ile kelâm arasındaki ilişkiyi kurarken Kur’ân’ın yaratılıp-yaratılmadığı noktasında farklı yerlerde durmuşlardır. Bu bağlamda Ehl-i Sünnet ve Mu’tezile’nin kendi hesaplarına belirledikleri bir aklî çerçeve vardır. Bu yazımızda, Kâdî Abdülcebbâr’ı (415/1025) ön plânda tutarak Mu’tezile’nin, halku’l-Kur’ân etrafında çizdikleri bu aklî çerçevenin ne olduğunu ve bilimsel değerini, Ehl-i Sünnet adına Bâkıllânî’nin bakış açısıyla ortaya koymaya çalışacağız.     


[1] Kâdî Abdülcebbâr, b. Ahmed (415/1025), el-Muğnî fî ebvâbi’t-tevhîd ve’l-adl, (Halku’l-Kur’ân konulu cilt) (thk. İbrahim el-Ebyârî, edisyon Tâhâ Hüseyin), Matbaatü dâri’l-kütüb, Mısır, 1961, VII, 61; Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib (403/1013), el-İnsâf fî mâ yecibü i’tikâdühû ve lâ yecûzü’l-cehlü bih (thk. Zâhid el-Kevserî), Mektebetü’l-Hâncî, Kâhire, 1993, s. 37, 71, 106, 110.

[2] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, (thk. Abdülkerim Osman), Mektebetü Vehbe, Kâhire, 1988, s. 550.

[3] Kâdî Abdülcebbâr, b. Ahmed (415/1025), el-Muğnî fî ebvâbi’t-tevhîd ve’l-adl, (Halku’l-Kur’ân konulu cilt) (thk. İbrahim el-Ebyârî, edisyon Tâhâ Hüseyin), Matbaatü dâri’l-kütüb, Mısır, 1961, VII, 61; Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib (403/1013), el-İnsâf fî mâ yecibü i’tikâdühû ve lâ yecûzü’l-cehlü bih (thk. Zâhid el-Kevserî), Mektebetü’l-Hâncî, Kâhire, 1993, s. 37, 71, 106, 110.

[4] Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, VII, 5, 61.

[5] Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib (403/1013), el-İnsâf fî mâ yecibü i’tikâdühû ve lâ yecûzü’l-cehlü bih (thk. Zâhid el-Kevserî), Mektebetü’l-Hâncî, Kâhire, 1993, s. 37, 71, 106, 110.

[6] Şehristânî, Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdülkerim (548/1153), el-Milel ve’n-nihal (thk. Ahmed Fehmi Muhammed), I-III, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1990, I, 73.

[7] Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, VII, 3; a. mlf., el-Muhît bi’t-Teklîf, (Kitabı toplayıp el-Mecmûu’l-Muhît bi’t-Teklîf fi’l-Akâid adıyla aktaran Hasen b. Ahmed b. Metteveyh (Mettûye)’dir, thk. ve tkd. Ömer Seyyid Azmî, ed. Ahmed Fuâd el-Ehvânî), ed-Dâru’l-Mısriyye, Kâhire, ts., s. 331; a. mlf., Fazlü’l-i’tizâl ve Tabakâtü’l-Mu’tezile (Fazlü’l-i’tizâl ve Tabakâtü’l-Mu’tezile içinde, thk. Fuad Seyyid), ed-Dâru’t-Tûnisiyye li’n-neşr fî Tunus ve el-Müessesetü’l-vataniyye li’l-küttâb fi’l- Cezâir, Tunus, 1986, s. 157.

[8] Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, VII, 111.

[9] Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, VII, 218-219.

[10] Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, VII, 91, 222.

[11] Bâkıllânî, et-Temhîd, s. 246, 262.

[12] Bâkıllânî, el-İnsâf, s. 27, 92.

[13] Bâkıllânî, el-İnsâf, s. 72, 110-111.

[14] Buhârî, Muhammed b. İsmail (256/870), “Kitâbü halkı ef’âli’l-ibâd” (Akâidü’s-selef içinde, nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr-Ammâr Tâlibî), Münşeetü’l-maârif, İskenderiyye, 1971, s. 117-137.