Kelâm mezhepleri, ilgi alanlarına giren konular
için naklî delillerin yanı sıra, özellikle aklî
delillerle görüşlerini sağlama alma gayretinde olmuşlardır.
Kur’ân’ın mahlûk olup-olmamasıyla ilgili
Mu'tezile’nin getirdiği naklî delillerin ve sonuçta
vardıkları yargıların aklî delillerden bağımsız
olması mümkün değildir. Özellikle naklî delillerin
anlam bakımından şekillenmesinde, aklî delillerin ve
olgusal alan (şâhid)da çerçevesi çizilen yaklaşımların
Mu’tezile üzerindeki belirgin etkisinden söz etmekte
yarar vardır. Hatta onlara göre tevhid ve adâlet
konusundaki tek belirleyici unsur, olgusal alanda varılan
sonuçlar olmuştur.
Konuya
başlarken, Allah’ın mütekellim ve Kur’ân’ın
Allah kelâmı olduğunu kabulde Ehl-i Sünnet ve
Mu'tezile’nin görüş birliği içinde olduklarını
belirtmekte yarar vardır. Nitekim Bâkıllânî (403/1013) Kur’ân’ın, Allah'ın kadîm kelâmı olduğunu,
Kâdî Abdülcebbâr ise yaratılmış olduğunu
savunurlarken, onun Allah'ın kelâmı olmasında birleşmektedirler.
Kâdî Abdülcebbâr, Hz. Peygamber’in getirdiği İslâm
dininde Kur’ân’ın hakiki anlamda Allah'ın kelâmı
olup, hatta buna inanmanın zarûrîyyât-ı diniyyeden
olduğunu söylemektedir. Ona göre Müslümanlar,
Allah'ın mütekellim oluşunda ittifak etmişlerdir.
Hatta Kâdî Abdülcebbâr, mihraplarda okunan,
sayfalarda yazılı olan şeyin Allah'ın kelâmı olduğunu,
aksi takdirde helal-haram ayırımının kalmayacağından
ve dinî hükümlerin dayanacağı bir kaynak yok sayılacağından
dolayı küfür gerekeceğini söylemektedir.
Bu
konuda Ehl-i Sünnet ile arada yaşanan ihtilâf, Kur’ân’ın,
acaba Allah’ın kelâmının hikâyesi mi olduğu,
yoksa bizzât Allah'ın kelâmı mı olduğu hususundadır.
Mu'tezilî anlayışa göre Allah, kendi zâtının gereği
olarak değil, muhdes bir kelâmla mütekellimdir, zira
kelâmı hâdistir.
Ehl-i Sünnet’e göre ise Kur’ân, Allah’ın ezelî
ve ebedî kelâmıdır. Allah bu kelâmla ezelde ve
ebedde mütekellimdir. Kelâmı için başlangıç
ve sondan söz edilemez. Kelâmullah mahlûk (yaratılmış),
mec’ûl (yapılmış), muhdes (sonradan var kılınmış)
değildir.
Mu'tezile,
Kur’ân’ın yaratılmışlığı görüşü ile özdeşleşmiş
bir kelâm ekolüdür. Tarihte ilk kez grup olarak bu görüşü
savunanlar onlar olmuştur. Her ne kadar Cehmiyye’nin
bu konuda önceliği bulunsa da halku'l-Kur’ân
konusunda temsilci ekol olarak anılan ve ilk
zamanlardan beri tarih sahnesinde varlığını gösteren
mezhep, Mu'tezile olmuştur. Esasen Mu'tezile, sıfatlar
konusunda Cehm b. Safvân (128/745)’ı izlemiştir.
Kâdî
Abdülcebbâr,
Kur’ân’ın mahlûk, muhdes, mef’ûl, yok iken
var, Allah’ın dışında O’ndan başka bir şey
olduğunda ve Allah’ın onu, kullarının faydasına
binaen sonradan var ettiği ve benzerlerini var etmeye kâdir
olduğunda tüm Mu'tezile’nin icmâ ettiğini söylemektedir.
Onlara göre Allah Teâlâ, Kur’ân’ı var kılması
nedeniyle haber veren, söyleyen, emreden, nehyedendir.
O, Kur’ân’la mütekellimdir,
ancak kadîm kelâmının olması muhaldir.
Tarihsel arka plân ve destek amacıyla ümmetin çoğunluğunun
Kur’ân’ı mahlûk olarak vasfetmekten kaçındıkları
iddiasını doğru bulmayan Kâdî Abdülcebbâr’a göre
ümmet âlimlerinin çoğu Kur’ân’ın mahlûk olduğunu
söylemiştir. Kâdî Abdülcebbâr sahabeden delil
getirirken onların, Allah’ın her şeyin faili ve
yaratıcısı olduğunu söylediklerini, onlardan açıkça Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söyledikleri sabit
olmasa da, kafirlerin Kur’ân, Muhammed’in
fiilidir sözlerine karşılık sahabenin, Kur’ân’ın
Allah’ın fiili olduğunu söylemelerinden hareket
ederek arada ilgi kurmakta ve onların söylediklerini
varsaydığı ‘Bu Kur’ân beşerin değildir’ sözlerinin
altına Kur’ân’ın mahlûk olduğu sözünün de
gireceğini iddia etmektedir.
Aslında Kâdî Abdülcebbâr’ın, sahabenin genel söz
ve tavrından Kur’ân’ın yaratılmışlığı ile
ilgi kurması hakiki anlamda bir ilgi olmaktan öte gerçek
dışı bir kurgu niteliği taşımaktadır. Onun,
sahabenin Kur’ân’ın Allah'ın fiili ve yaratması
olduğunu aralarında açığa vurmamalarını, zâten
bu konuda herhangi bir ihtilâfları yoktu, şeklindeki
izahı
da bunu göstermektedir.
Mu'tezile’nin
Kur'ân’ın yaratılmışlığı iddiasının karşısında,
Kur’ân’ın asla yaratılmamış ve Allah'ın ezelî
kelâmı olduğunu savunan Ehl-i Sünnet vardır.
Bâkıllânî’ye göre zâtının aynı da gayri da
olmayan sıfatlarla Allah'ın kendini isimlendirmesi ve
vasfetmesi, O’nun kavli ve kelâmıdır; kelâmı ise
zât sıfatlarından olup ezelidir.
Bâkıllânî, Allah'ın zâtıyla kâim kelâm sıfatının
kadîm olduğunu söylemekle birlikte ezberlenen,
okunan, yazılan şeylerin de mecaz değil hakiki
anlamda Allah’ın kelâmı olduğunu belirtmektedir.
Kâdî
Abdülcebbâr’ın söylediğinin aksine Bâkıllânî,
Kur’ân’ın mahlûk olmadığında sahabenin icmâ
etmiş olduğunu söylemektedir.
Bâkıllânî ve Ehl-i Sünnet’in bu konudaki görüşü
Kur’ân’ın muhdes, hâdis, halk, mahlûk, ca’l,
mec’ûl, fiil, mef’ûl gibi nitelemelerden uzak olduğu
yönündedir. Bâkıllânî’nin sahabe icmâsını
delil getirirken izlediği yol, Hz. Ali’nin, tahkim
olayı ve Hâricîlerin takındığı tavır münasebetiyle
sahabenin huzurunda söylediği “Vallahi!
ben herhangi bir yaratıkla değil Kur’ân ile hükmettim”
sözü üzerine sahabeden hiç kimsenin buna itirazda
bulunmamasını onların, yaratıklar karşısında
yaratılmamış Kur’ân anlayışında olduklarını
varsaymak olmuştur.
İmam Buharî, çoğunluğunu tâbiûnun oluşturduğu
birçok âlimden Kur’ân’ın mahlûk olmadığına
ilişkin görüşler aktarmaktadır.
Esasen
Bâkıllânî’nin icmâya ilişkin istidlâlinin Kâdî
Abdülcebbâr’ın istidlâlinden pek farkı yoktur.
Zira Hz. Ali, Kur’ân’ın yaratılmamışlığını
düşünerek ve hedefleyerek bu sözü söylemiş değildir.
Sırf sözün delâleti bakımından düşünüldüğünde
herhangi bir yaratığın değil, Allah'ın kelâmıyla
hükmettim lafzından, Kur’ân’ın başkaları
değil, Allah tarafından fiil edildiği manasının
anlaşılabileceği gibi yaratıklar gibi mahlûk
olmayan fakat kadîm olan Allah'ın kelâmıyla hükmettim,
manası da anlaşılabilir. Doğrusu, o zamanki cereyan
eden olay ve bağlamı, halku'l-Kur’ân konusunun
tarih olarak ortaya çıkışı ve Müslümanların
zihinlerinde henüz böyle bir konunun tasavvurunun gündemde
olmaması durumları göz önünde bulundurulduğunda bu
gerekçelerden hareketle her iki anlamın da
kastedilmediği sonucu çıkabilir. Bizce de uygun olanı
budur.
Hem
Ehl-i Sünnet, hem de Mu'tezile, Kur’ân’ın Allah
kelâmı olduğunda birleşmelerine rağmen, Tanrı ile
kelâm arasındaki ilişkiyi kurarken Kur’ân’ın
yaratılıp-yaratılmadığı noktasında farklı
yerlerde durmuşlardır. Bu bağlamda Ehl-i Sünnet ve
Mu’tezile’nin kendi hesaplarına belirledikleri bir
aklî çerçeve vardır. Bu yazımızda, Kâdî Abdülcebbâr’ı
(415/1025) ön plânda tutarak Mu’tezile’nin,
halku’l-Kur’ân etrafında çizdikleri bu aklî çerçevenin
ne olduğunu ve bilimsel değerini, Ehl-i Sünnet adına
Bâkıllânî’nin bakış açısıyla ortaya koymaya
çalışacağız.