Bu
çalışmada özellikle sünnî sûfî ekoller ve itikadî
alanda geçirdikleri dönemler incelenecektir. Ekollerin
isimlendirilmesinde Fahreddin er-Razî’nin (ö.606/1210)
tasnifi esas alınmıştır. İtikadî safhalar
hususunda ise bütün tasavvufî eserler değil, itikadî
alanda eser vermiş veya eserlerinin başında itikadî
görüşlerini belirtmiş olan sûfîlerin görüşleri
gözden geçirilmiştir.
Giriş
Hz.
Peygamber, Sahâbe ve Tabiîn dönemlerinde rastlanmayan
“sûfî” kelimesinin ortaya çıkış tarihi
belirsiz olmakla birlikte, genel kanaat, hicrî ikinci
asırdan itibaren yaygınlık kazandığı şeklindedir.
Aynı belirsizlik, söz konusu kelimenin menşei için
de geçerlidir. Sûfîliğin dışarıdan etkilenme ile
meydana geldiğini iddia edenler, kelimenin menşeini dışarıda;
bu hareketin İslâm toplumu içinde, İslâm’ın
temel kaynaklarından çıkarılan yorumlarla oluştuğunu
iddia edenler ise, içeride aramaktadırlar.
İlk
dönem sûfîler, ibadet ve zühd ile uğraşan, “zâhid,
âbid, nâsik” diye nitelenen kimselerdi. Bu dönem sûfîlerinden
bahsedildiğinde bu özellikte şahıslar anlaşılıyor
veya kastediliyordu. Sûfîlik bu devirde doğal ve sade
bir görüntü sergiliyor, güzel ahlak ve dindarlık
olarak görülüyordu.
Dînî
ilimlerin bağımsızlığını kazanması, farklı öğretim
metotlarının gelişmesi, buna paralel olarak bilgi
birikimi ve çeşitliliğinin ortaya çıkması, diğer
disiplinlerde olduğu gibi yabancı kültür ve bilimin
etkisiyle tasavvufî alanda da yeni arayışların ve
farklı yaklaşımların oluşumuna zemin hazırladı. Sûfîler,
tekkelerle birlikte, yerleşik öğretim ve eğitim
mekanlarına kavuştular, ardından kendi usûl ve eğitim
metodlarını tesbite başladılar. Bu gelişmeler,
tasavvufun hem farklı yönlerini hem de diğer ilim
dallarına alternatif olmasını gündeme getirdi. Diğer
bir ifade ile tasavvuf ilmi kendine özgü esaslar ile
diğer ilimlerden farkını ortaya koyarken, aynı
zamanda onların dengi ve alternatifi bir ilim dalı
olduğunu da göstermiş oldu...