ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Fethi Ahmet Polat: ARKOUN, HANEFÎ ve EBÛ ZEYD ÖRNEĞİ
Pehlül Düzenli: MÜZİK TARTIŞMALARI
Cağfer Karadaş: SÛFÎ İTİKADINININ DÖNEMLERİ
Kamil Güneş: MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE KUR’ÂN’IN YARATILMIŞLIĞIYLA İLGİLİ
BELİRLENEN AKLÎ ÇERÇEVE ve BUNUN BİLİMSEL DEĞERİ
Tuncay İmamoğlu: ORTA ÇAĞ BATI DÜNYASINDA DİN – SİYASET İLİŞKİSİ ve SEKÜLERLEŞME SEYRİNE GENEL BİR BAKIŞ 
Lütfü Cengiz: EMEVİLER DÖNEMİNDE KADER PROBLEMİ
Hüseyin Aydın: AKLIN VE VAHYİN ROLÜ
Harald Motzki Çeviri: Mustafa Öztürk: ARAP OLMAYAN MÜHTEDİLERİN ERKEN DÖNEM İSLÂM HUKÛKU’NUN GELİŞMESİNDEKİ ROLÜ
Mikâil Bayram: SADRU’D-DİN KONEVÎ KÜTÜPHANESİ VE KİTAPLARI
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:
Ahmet Yaman: DİYANET’İN “KONULU KUR’ÂN TEFSİRİ”NE HÜKÜM AYETLERİNİ ANLAMA BAĞLAMINDA BİR TA’LÎK
Hidayet Işık: DİNLER TARİHİ DERNEĞİ’NCE DÜZENLENEN HIRİSTİYANLIK SEMPOZYUMU
 
NOSTALJİ:
Seyit Bahçıvan: ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMALPAŞA’NIN VASIYETNÂMESİ
  makaleler


ARAP OLMAYAN MÜHTEDİLERİN ERKEN DÖNEM İSLÂM HUKÛKU’NUN GELİŞMESİNDEKİ ROLÜ

Harald MOTZKI - Çeviren: Mustafa ÖZTÜRK

Batılı araştırma geleneği İslâm Hukuku’nun oluşum safhasında Arap olmayan ulemânın oynadığı role büyük bir önem atfetmektedir. Bu düşünce tenkit edilebilir. Hicrî beşinci (mîlâdî on birinci) asırda önemli fıkıh âlimleri hakkında telif edilen tabakat türü bir eserden alınan bir örneklemede hakiki Araplar büyük çoğunluğu oluşturmaktadır. Arap olmayan âlimlerin dörtte üçü ise doğu kökenli ve eski Sasani İmparatorluğu’na ait bölgelerden gelmektedirler. Sadece çok az ulemânın açık bir şekilde hıristiyan veya yahudi kökenli olduğu görülmektedir. Bu sonuç Arap asıllı olmayan fukahânın, kendi kökenlerine ait hukuk sisteminden -Roma, Roma eyâlet hukuku ve yahudi hukuku- ilk devir İslâm Hukuku’na çözümler getirdikleri faraziyesini teyit etmez.

Giriş

Ebû İshâk Şîrâzî’nin hicrî beşinci asırda (mîlâdî, onbirinci asır) müslüman hukukçular hakkında yazılmış bir biyografik eser olan Tabakâtu’l-fukahâ’sında aşağıdaki şu söz bulunmaktadır: “Abâdile öldüğünde -Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Amr b. el-As- bütün beldelerde fıkıh bilgisi mevâlîye (Arap kökenli olmayan müslümanlar) intikal etti. Mekke fakîhi Atâ, Yemeninki Tâvûs, Yemâme’ninki Yahya b. Ebî Kesîr, Basra’nınki Hasan el-Basrî, Kûfe’ninki, İbrahim en-Nehaî, Surîye’ninki Mekhûl, Horasan’ınki Atâ el-Horâsânî’dir. Tek istisna ise Medîne’dir. Allah Teâlâ bu şehre Kureyş kabîlesinden meşhur fakih Saîd b. el-Müseyyeb isimli bir zâtı nasip etmiştir.[1]

Bu ifade Hz. Peygamber’den sonraki ilk nesilde çoğunlukla fıkıh öğretiminin Arapların elinde olduğunu ancak hemen ikinci nesilde, yani, İslâm’ın ilk asrının ikinci yarısında (milâdî yedinci asır), söz konusu ilmin İslâm memleketlerinin hemen hemen bütün bölgelerinde Arap kökenli olmayan mühtedilerin eline geçtiğine işaret etmektedir.

Yine mevâlî hakkında yukarıda zikredilen malumat doğruysa, bu durum bazı soruları akla getirmektedir. Bu değişimin sebepleri nelerdir? Mevâlînin söz konusu ilimdeki hâkimiyeti yalnız kısa bir dönem midir yoksa bu olgu devam etmiş midir? Arap olmayan unsurlar nerelidir? Beraberlerinde nasıl bir kültür getirmişlerdir? Onların İslâm fıkhına ne tür etkileri olmuştur?

Batılı araştırmacılar on dokuzuncu asrın ikinci yarısından beri bu meselelerle ilgilenmektedirler. Paul de Lagarde 1866’da yazdığı eserde önde gelen müslüman âlimler arasında Sâmî kökenli hiç bir kimsenin bulunmadığını belirtmektedir.[2] Alfred Von Kremer ise bu konuda “Öyle görülüyor ki bu ilmî çalışmalar (kıraât, tefsir, hadis rivâyeti ve fıkh) ilk iki asırda ağırlıklı olarak mevâlî tarafından yürütülmüştür”[3] diyerek meseleye biraz daha ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Bu hükme, bazı Arapların ilimle meşgul olduklarını kabul eden ancak onların çok azının başarılı olduğunu düşünen Goldziher de katılmaktadır.[4] Müslüman ulemâ içerisinde Arap olmayan âlimlerin sayısal üstünlüklerine kanaat getiren Goldziher, bu mesele hakkında yapılacak istatistiki bir çalışmanın mezkur iddiayı ispat edebileceğini öngörmektedir.[5]

Goldziher’in önerdiği gibi bir istatistiki araştırmaya şu ana kadar teşebbüs edilmemiştir. Muhtemelen buna çok etkin ve son derece saygın olan bu İslâm araştırmacısının otoritesi engel olmuştur. Sebep ne olursa olsun benzer görüşler bugün de tedavüldedir.[6] Son dönem batılı araştırmacıların genel görüşü Patricia Crone tarafından ifade edildiği üzere şöyle özetlenebilir: Ortadoğuyu müslüman Arapların feth etmesinin ardından Arap olmayanların müslüman Arap toplumuyla bir bütünleşme (entegrasyon) süreci başlamıştır. Başlangıçta Arap olmayanlar etnik ön yargıya maruz kalmalarına rağmen eğitimleri, becerileri ve sayılarının çokluğu öyle bir durumdaydı ki hızlı bir şekilde etki makamlarını elde etmişler, ilim dünyasına hâkim olmuşlar ve de İslâm inancının oluşmasında çok önemli bir rol oynamışlardır.[7] Burada altı çizilmesi gereken nokta, fethedilen bölgelerin önceki yerli elitleri, üstün beceri ve kültürlerini yeni Arap efendilerinin hizmetine sunarak, hızlıca müslüman toplum içerisinde asimile edilmiş olmalarıdır. Bu görüş makul gözükmektedir ve ben de yakın zamana kadar bunu benimsemekteydim. Ancak yoğun bir şekilde biyografi (tabakat) litaratürünü okuduktan sonra Arap ulemânın sayısının düşündüğüm kadar az olmadığına kani oldum. Bu izlenimi tahkik etmek maksadıyla konu hakkında bir istatistiki araştırmaya girişmeye karar verdim.


[1] Ebû İshâk eş-Şîrâzî, Tabakâtu’l-fukâhâ (Beyrut, 1401/1981), 58. Bu bir mevlâ olan Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’in (ö. 182/798-799) rivâyetidir. Şîrâzî, bu rivâyeti yoruma gitmeksizin İbnu’l-Müseyyeb başlığı altında zikreder. Onun fukahâ hakkındaki tabakatı söz konusu iddianın aksini içerdiğinden, Abdurrahman’ın mevâlîyle ilgili görüşüne katılması muhtemel gözükmemektedir. Zührî’den kendisiyle Halîfe Abdulmelik arasındaki diyalog şeklinde mana olarak benzer bir rivâyet nakledilmektedir. Fakat burada -Yezid b. Ebi Habîb (Mısır) ve Meymun b. Mihrân (el-Cezîre)- iki başka isim daha zikredilmektedir. Saîd b. el-Müseyyeb ve Yahya b. Ebî Kesîr ise bulunmamaktadır. Horasan’ın önde gelen âlimi olarak Atâ’nın yerini Dahhak b. el-Müzâhim almıştır. Krş. I. Goldziher, Muhammedanische Studien (Halle, 1889), I, 114-115. Bu diyaloğun başka bir şekli de İbn Manzura ait Târîhu Muhtasari Dimaşk li-İbni Asâkir (Dimaşk, 1984-88), XVII, 70-71’de bulunmaktadır. Burada İbrâhim en-Nehaî bir Arap olarak zikredilmektedir.

[2] P. de Lagarde, Gesammelte Abhandlungen (yy. 1866, [Osnabrück, 1966], s. 8, dipnot 4 (vurgu bana ait). Ayrıca bk. Goldziher, Studien, I, 109.

[3] A. Von Kremer, Culturgeschichtliche Streifzüge auf dem Gebiete des Islams (Leipzig, 1873), s. 16 (vurgu bana ait). Ayrıca bk. Goldziher, Studien, I, 109.

[4] Goldziher Studien, I, 112: “Bununla Araplar’ın ilmi çalışmayı tamamen terk ettikleri söylenemez. İslâm ilimler tarihinde bazı gerçek Arap kökenli âlimler de bulunmaktadır...” 113. “Bunu sadece küçük bir azınlık başarmıştır. Bununla birlikte onlar entellektüel sahalarda doğuştan gelen öğrenme arzularını fetihle ortaya çıkan ilişkilere uygulayan yeni ele geçirilmiş yabancılar tarafından kolayca geride bırakılmışlardır. (vurgu benim).

[5] Age., 114: “Her hal ü kârda bu sayısal orantı hakkında yapılacak istatistikî bir inceleme Arapların oldukça aleyhine bir sonuç ortaya çıkaracaktır.”

[6] M.J. Kister yakında yazdığı bir makaleyi şu ifadeyle bitirmektedir: ”Muhtemelen çoğunluğunu mevâlînin oluşturduğu (benim vurgum) yeni ulemâ nesli tarafından [yani ikinci asrın başından itibaren, H. M.] Peygamberler ve veliler hakkındaki kıssalar, menkibeler ve hadislerin nakli yaygınlaştırılmaktaydı.” (Bk. M. J. Kister, “…Lâ taqra’ü’l-qur’âne ‘alâ l-mushafiyyîn wa-lâ tahmilû l-‘ilme ‘ani l-sahafiyyîn…Some Notes on the Transmission of Hadîth”, Jerusalem Studies in Arabic and Islam 22 (1988), 127-62, özellikle, 162.

[7] P. Crone, “Mawlâ”, El², VI, 874-82, özellikle, 877.