|
ARAP OLMAYAN MÜHTEDİLERİN ERKEN DÖNEM İSLÂM
HUKÛKU’NUN GELİŞMESİNDEKİ ROLÜ
Harald MOTZKI - Çeviren: Mustafa ÖZTÜRK
Batılı
araştırma geleneği İslâm Hukuku’nun oluşum
safhasında Arap olmayan ulemânın oynadığı role büyük
bir önem atfetmektedir. Bu düşünce tenkit
edilebilir. Hicrî beşinci (mîlâdî on birinci) asırda
önemli fıkıh âlimleri hakkında telif edilen tabakat
türü bir eserden alınan bir örneklemede hakiki
Araplar büyük çoğunluğu oluşturmaktadır. Arap
olmayan âlimlerin dörtte üçü ise doğu kökenli ve
eski Sasani İmparatorluğu’na ait bölgelerden
gelmektedirler. Sadece çok az ulemânın açık bir şekilde
hıristiyan veya yahudi kökenli olduğu görülmektedir.
Bu sonuç Arap asıllı olmayan fukahânın, kendi kökenlerine
ait hukuk sisteminden -Roma, Roma eyâlet hukuku ve
yahudi hukuku- ilk devir İslâm Hukuku’na çözümler
getirdikleri faraziyesini teyit etmez.
Giriş
Ebû
İshâk Şîrâzî’nin hicrî beşinci asırda (mîlâdî,
onbirinci asır) müslüman hukukçular hakkında yazılmış
bir biyografik eser olan Tabakâtu’l-fukahâ’sında
aşağıdaki şu söz bulunmaktadır: “Abâdile öldüğünde
-Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer
ve Abdullah b. Amr b. el-As- bütün beldelerde fıkıh
bilgisi mevâlîye (Arap kökenli olmayan müslümanlar)
intikal etti. Mekke fakîhi Atâ, Yemeninki Tâvûs, Yemâme’ninki
Yahya b. Ebî Kesîr, Basra’nınki Hasan el-Basrî, Kûfe’ninki,
İbrahim en-Nehaî, Surîye’ninki Mekhûl, Horasan’ınki
Atâ el-Horâsânî’dir. Tek istisna ise Medîne’dir.
Allah Teâlâ bu şehre Kureyş kabîlesinden meşhur
fakih Saîd b. el-Müseyyeb isimli bir zâtı nasip etmiştir.
Bu
ifade Hz. Peygamber’den sonraki ilk nesilde çoğunlukla
fıkıh öğretiminin Arapların elinde olduğunu ancak
hemen ikinci nesilde, yani, İslâm’ın ilk asrının
ikinci yarısında (milâdî yedinci asır), söz konusu
ilmin İslâm memleketlerinin hemen hemen bütün bölgelerinde
Arap kökenli olmayan mühtedilerin eline geçtiğine işaret
etmektedir.
Yine
mevâlî hakkında yukarıda zikredilen malumat doğruysa,
bu durum bazı soruları akla getirmektedir. Bu değişimin
sebepleri nelerdir? Mevâlînin söz konusu ilimdeki hâkimiyeti
yalnız kısa bir dönem midir yoksa bu olgu devam etmiş
midir? Arap olmayan unsurlar nerelidir? Beraberlerinde
nasıl bir kültür getirmişlerdir? Onların İslâm fıkhına
ne tür etkileri olmuştur?
Batılı
araştırmacılar on dokuzuncu asrın ikinci yarısından
beri bu meselelerle ilgilenmektedirler. Paul de Lagarde
1866’da yazdığı eserde önde gelen müslüman âlimler
arasında Sâmî kökenli hiç bir kimsenin bulunmadığını
belirtmektedir.
Alfred Von Kremer ise bu konuda “Öyle görülüyor ki
bu ilmî çalışmalar (kıraât, tefsir, hadis rivâyeti
ve fıkh) ilk iki asırda ağırlıklı olarak mevâlî
tarafından yürütülmüştür”
diyerek meseleye biraz daha ihtiyatlı yaklaşmaktadır.
Bu hükme, bazı Arapların ilimle meşgul olduklarını
kabul eden ancak onların çok azının başarılı olduğunu
düşünen Goldziher de katılmaktadır.
Müslüman ulemâ içerisinde Arap olmayan âlimlerin
sayısal üstünlüklerine kanaat getiren Goldziher, bu
mesele hakkında yapılacak istatistiki bir çalışmanın
mezkur iddiayı ispat edebileceğini öngörmektedir.
Goldziher’in
önerdiği gibi bir istatistiki araştırmaya şu ana
kadar teşebbüs edilmemiştir. Muhtemelen buna çok
etkin ve son derece saygın olan bu İslâm araştırmacısının
otoritesi engel olmuştur. Sebep ne olursa olsun benzer
görüşler bugün de tedavüldedir.
Son dönem batılı araştırmacıların genel görüşü
Patricia Crone tarafından ifade edildiği üzere şöyle
özetlenebilir: Ortadoğuyu müslüman Arapların feth
etmesinin ardından Arap olmayanların müslüman Arap
toplumuyla bir bütünleşme (entegrasyon) süreci başlamıştır.
Başlangıçta Arap olmayanlar etnik ön yargıya maruz
kalmalarına rağmen eğitimleri, becerileri ve sayılarının
çokluğu öyle bir durumdaydı ki hızlı bir şekilde
etki makamlarını elde etmişler, ilim dünyasına hâkim
olmuşlar ve de İslâm inancının oluşmasında çok
önemli bir rol oynamışlardır.
Burada altı çizilmesi gereken nokta, fethedilen bölgelerin
önceki yerli elitleri, üstün beceri ve kültürlerini
yeni Arap efendilerinin hizmetine sunarak, hızlıca müslüman
toplum içerisinde asimile edilmiş olmalarıdır. Bu görüş
makul gözükmektedir ve ben de yakın zamana kadar bunu
benimsemekteydim. Ancak yoğun bir şekilde biyografi (tabakat)
litaratürünü okuduktan sonra Arap ulemânın sayısının
düşündüğüm kadar az olmadığına kani oldum. Bu
izlenimi tahkik etmek maksadıyla konu hakkında bir
istatistiki araştırmaya girişmeye karar verdim.
|