Son
dönemde İslam dünyası, gerek kendi bünyesinde,
gerekse bu bünyenin dışındaki dünyada gelişmiş
olsun bir çok siyasi, kültürel ve ekonomik sıkıntıyla
karşı karşıya kalmıştır. Bu sıkıntıların İslam
dünyasına yansıma biçimleri faklı farklı olmuş ve
bunların sonucunda müslüman bilinci kendisini yeniden
sorgulamak zorunda hissetmiştir. Özellikle modernizmle
başlayan bu süreç, günümüzde bir parça farklılaşarak
postmodern karakterlere bürünmüş ve din anlayışları
da buna bağlı olarak gözden geçirilmeye başlanmıştır.
Elbette ki İslam dünyasının, kendilerini dış dünyaya
kapatmak suretiyle bir otizm yaşamaları doğru değildir.
Aynı şekilde kendilerini hakikatin tek sahibi olarak görüp
-bu her din mensubunun hakkı olmakla birlikte,
dinlerinin otantikliğini savunma noktasında müslümanlar,
öteki dinlere karşı çok daha cesur tartışmalara
girmiştir- diğer düşüncelere kulak tıkayarak bir
solipsizme düşmeleri de yanlıştır. Hz. İsa hakkındaki
yanlış ilah tasavvurunu dahi anlatarak çürüten
Kuran’ın, bilginin körü körüne dışlanmasına
razı olmayacağı bedîhîdir. Dolayısıyla hiçbir
yeni okuma, sırf yeni olması sebebiyle ya da bir başka
kültür havzasında doğduğu için reddedilmemelidir.
Eleştiri ve ret tavrı, metodolojik ve epistemolojik
derinliğin sonucunda ortaya çıkmalıdır.
Biz
de bu makalede, benzer düşünce örgülerine sahip
olan üç araştırmacının görüşlerine kısaca değinecek
ve bilimsel açıdan artıları ve eksikleriyle konuyu
tartışmaya çalışacağız. Ancak burada şu hususun
belirtilmesi gerektiğini düşünüyoruz: Her ne kadar
söz konusu araştırmacılar aynı tarihsel dönemler içerisinde
yaşıyorlarsa da bu, etkilenmiş oldukları kaynakların
tümüyle aynı olduğu ya da hemen hemen aynı görüşlere
ve önerilere sahip oldukları anlamına gelmemektedir.
Burada söz konusu araştırmacıların yer yer farklı
yönlerine değinilmiş, kimi zaman da benzer şeyler söylemiş
oldukları konulara temas edilmiştir. Konuyla ilgili
daha detaylı bilgi ise ilgili doktora tezinden alınabilir.