|
DİYANET’İN “KONULU KUR’ÂN TEFSİRİ”NE HÜKÜM AYETLERİNİ ANLAMA BAĞLAMINDA BİR TA’LÎK
Ahmet YAMAN
Diyanet
İşleri Başkanlığınca uzun süredir üzerinde
durulan konulu tefsir çalışması, çıkarılan örnek
fasikülden
anlaşıldığı kadarıyla yayım aşamasına gelmiş
bulunmaktadır. İster İslama gönülden bağlanan
samimi dindarı olsun, ister dînî değerlere mesafeli
duranı olsun, günümüz insanının Kur’ân merkezli
bilgilenme ihtiyacını bu çerçevede giderecek böyle
bir çalışmanın gün yüzüne çıkarılması elbette
takdire şayandır.
Örnek
fasiküle seçilen başlıklar; ana konu, kavram ve
kurumlar itibariyle tefsirin, Kur’ân’ı bütünüyle
kuşatacak nitelikte olacağı anlaşılmaktadır. Bu
iyi bir aşamadır. Bununla birlikte seçilecek başlıkların,
özellikle de günümüzde tartışma konusu olan ya da
modern uygulamalar/dayatmalar dolayısıyla tartışılır
hale gelen konuların yazımında ilâhî vahyin/çağrının
durduğu noktada açık-seçik olunamazsa, çalışmanın
başarı ile taçlanması mümkün değildir.
İşte
burada, Konulu Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri Örnek Fasikül’e,
“Evliliğin Sona
Ermesi” başlığını
merkeze alarak bu açıdan bir bakış yapmaya çalışacağız.
Kur’ân’ın
vurguları ile modern hayat kurgusu arasında kalan “Evliliğin
Sona Ermesi” konusu, bu sebepledir ki, kendi içinde
çelişkiler ve muğlaklıklar taşımaktadır:
İlk
cümlelerde, Kur’ân’ın aile hayatına yönelik
emir ve tavsiyelerinin amel-i sâlih bilincinin yerleştirilmesini
hedef aldığı söylenmiş, ardından da amel-i sâlih
şöyle tanımlanmıştır: “Kişinin, Yaratıcıya
olan bağlılık ve sevgisini davranışlarına ve diğer
insanlarla ilişkilerine yansıtmaktır.” Müslümanım
diyen herkesi bağlayan böyle genel, bir başka
ifadeyle tarih ve toplum üstü bir belirleme, Kur’ân’ın
aile hayatıyla ilgili normlarının da tartışmasız
kabulünü ve sonrasında uygulanmasını öngörür.
Fakat bir paragraf sonra yer verilen şu ifadeler, söz
konusu normların tarih ve toplum özelinde kalabildiğini
ve dolayısıyla amel-i sâlihi başka diyarlarda aramamız
gerektiğini söylemektedir:
“Kur’ân’da
insanî ilişkiler ve kurumlarla ilgili normatif bir düzenleme
getirilmek istendiğinde, vahiy döneminde mevcut sosyal
realite ve telakkiler üzerinden bir anlatıma ağırlık
verildiği görülür. Bu sebeple aile hayatına ilişkin
âyetlerde vahyin ilk muhatapları olan toplumun geleneği
ve sosyal örgüsü dikkate alınarak, erkeğin ailenin
yöneticisi ve koruyucusu olduğuna vurgu yapılarak
aile birliğinin muhafazasında ona daha belirgin
sorumluluklar yüklenmiş, vecibelerin yerine
getirilmesinin yanı sıra hakların korunması ve
kullanımında da aktif bir rol verilmiştir. Kur’ân’da
boşama fiilinin erkeğe izafe edilmiş olması da böyle
bir anlam taşır.”
Aile
hayatına ilişkin ahkam âyetlerinde, –verilen örnekte
olduğu gibi boşama fiilinin erkeğe izafe edilmesinde-
vahyin ilk muhataplarının geleneği ve sosyal örgüsü
dikkate alındı ise,
Kur’ân’ın tasdik edicisi olduğu ve insanlara doğru
yolu göstermek üzere indirilen Tevrât ve İncil’de
bulunan aynı yöndeki şu emir ve tavsiyeler neyi
dikkate almıştır?:
“Bir
adam bir kadın alıp onunla evlendiği zaman vaki
olacak ki, onda utanılacak bir şey bulduğu için, kadın
onun gözünde lütuf bulamazsa, onun için boş kağıdını
yazacak ve onun eline verecek ve onu evinden gönderecektir...”;
“Ve kâhinlerin oğulları arasında yabancı karı
almış olan bazıları bulundu...Ve karılarını boşayacaklarına
dair el verdiler...”;
“Ve: ‘Kim karısını boşarsa ona boş kağıdını
versin’ denilmiştir. Fakat ben size derim ki, zinadan
başka bir sebeple karısını boşayan adam, onu zâniye
eder...”;
“Kocalı kadın, kocası sağ oldukça kanun ile ona
bağlıdır; fakat kocası ölürse, koca kanunundan
azat olur.”
Boşama
yetkisiyle ilgili olarak konunun son sayfasında daha açık
ifadeler kullanılmıştır:
“Özellikle
son yüzyılda İslam dünyasında toplum ve onun bir
parçası olarak aile yapısındaki değişim, kadının
sosyal hayata katılımı ve kadın hakları telakkisi,
aile hukukunun yasal düzenlemelere konu edilip
evlenmenin yanı sıra boşanmanın da resmî prosedüre
bağlanması gibi gelişmeler, doğal olarak diğer birçok
tartışma yanında, Kur’ân’da yer alan evliliğin
sona ermesiyle ilgili hükümlerin günümüzde nasıl
anlaşılması gerektiği sorununu da ön plana çıkardı.”
Bu
tespit de şöyle gerekçelendirilmiştir:
“Çünkü
şekilci bir anlayışla bakıldığında Kur’ân’da
evlilik birliğinin kurulması ve sona erdirilmesinin
daha çok ikili ilişki olarak görülüp böyle bir çerçevede
taraflara yönelik telkinlerin yapıldığı, topluma sınırlı
bir ödev yüklendiği, devletin aktif müdahalesinden
ise hiç söz edilmediği
sonucuna varılabilir...Yeni dönemde evliliğin
kurulması, sona erdirilmesi ve aile içi ödevler gibi
temel konularda toplumsal denetim ve katkı amacıyla
yasal düzenlemeye gidilmesine ihtiyaç doğduğundan
birinci bakış açısının geçerlilik derecesi tartışılır
hale gelmiş olsa da, ikinci açı her zaman için önemini
korumaktadır.”
Bu
saptamaları takip eden şu satırlar ise, hem bir gerçeği,
hem de eleştirdiğimiz noktalara hakim olan zihnî çelişkileri
ortaya koymaktadır:
“Konunun
iki farklı yönü arasında sıkışan çağımız İslam
bilginlerinin önemli bir kısmı, aile kurumunun günümüzdeki
sosyal yapısını ve yasal şeklini Kur’ân’ın çizdiği
çerçevenin dışında hıristiyan Batı kültürünün
etkisinin ürünü bir sapma olarak görürken, ikinci
bir kesim, bu yeni durumu ilke olarak olumlu karşılamış
ve Kur’ân’ın geniş yorumunun bu tür değişimlere
de imkan verdiği kanaatine sahip olmuştur...Ancak bu
yapılırken âyetler arasında seçmeci bir tavır
izlemenin ve karşı görüşü açıkça destekleyen âyetlere
zorlama yorum getirmenin tedirginliğinden de tamamen
uzaklaşılmış değildi.”
Boşama
ehliyeti konusunu yeniden ele alabilir ve İslam
hukukunun kaynak ve yöntemlerini kullanarak yetki
sahibini yeniden belirleyebilirsiniz. Bu bir çabadır;
ama bunu yaparken Kur’ân’ı göz ardı etmek veya
onun öngörülerini 623-632 yılları arasına
hasretmek başka bir şeydir.
Tefsirin
başka bazı hüküm konularında da karşılaşacağımızı
tahmin ettiğim bu tür yaklaşımlar karşısında,
tekrar, başta yapılan amel-i sâlih tanımına dönerek
düşünelim:
Allah’a
olan bağlılık, O’nun normatif düzenlemelerini
tamamıyla uygulamada nasıl gösterilebilir? Ben,
O’nun yarattığı, şekil verdiği ve herşeyimle
bana hakim olan yaratıcının yerine kendimi koyarak,
O’nun kelimelerinin arkasındaki asıl muradını
bilebilir miyim? Murâd-ı ilâhîyi ben mi
belirliyorum; bir başka ifadeyle, Allah adına konuştuğum
için o murâdı ben mi tespit ediyorum? Bu belirlemede beni
hangi kıstas sınırlandırıyor? Pekiyi o sınırlandıran
kıstas ne kadar kesin? Özne ben olduktan sonra
onu da bir şekilde esnetemez miyim? Mesela Sudanlı
hukukçu Mahmud Muhammed Tâhâ ve öğrencisi Abdulhâdî
Ahmed Nâ’im’in tarihi tersine çeviren bakışıyla
bakıp
–dilin de kemiği olmadığı için- çok rahat bir biçimde,
Mekkî ayetlerin yasama normlarını içeren Medenî
ayetleri neshettiğini söyleyerek, ahkâm ayetlerinden
bütünüyle kurtulamaz mıyım? Yine söz gelimi yaşanılan
zamanın hakim ve galip temayülleri ya da âdetleri,
Tanrı’nın çizdiği çerçevenin dışına taşmayı
sonuçladığında (nass ile âdet teâruz ettiğinde),
benim rotamı kim çizecek; Tanrı mı, baskın temayül
mü? Allah’ın kendi kelamı olan Kur’ân’da
ortaya koyduğu normatif değerleri/buyrukları, şekil
ve özüyle ebedî ve evrensel midir, yoksa indiği coğrafyanın,
tarih ve toplumun özellikleriyle mi irtibatlıdır?
|