|
NASLARI ANLAMADA
YETKİ VE YÖNTEM SORUNU (Genel Bir Tasvir)
H. Yunus APAYDIN
Yetki ve yöntem sorunu denilince kabaca
Kur’an’ın ve Sünnet metinlerinin kim
tarafından ve ne şekilde anlaşılıp
açıklanacağı meselesi akla gelir. İlk
dönemlerden itibaren ortaya çıkan, Kur’an
metinlerinin anlaşılmasında lafız ve anlama,
daha genel ifadeyle zahir ve batına itibarın
ölçüsü, Sünnetin değeri, Hz. Peygamberin ictihad
edip etmediği, Hz. Peygamberden sonra onun
temsil ettiği hukuki, siyasi otoritenin kim
tarafından ne şekilde devam ettirileceği, sahabe
ictihadının mahiyeti ve sahabi sözünün değeri,
icma'ın mahiyeti, kıyas, istihsan ve ıstıslahın
meşru çıkarım yöntemleri olup olmadıkları, kesin
bilgiye dayalı olmaksızın sırf zanna göre
hareket etmenin caiz olup olmadığı ve şer’î
hükme ulaşmada aklın rolü gibi konulardaki
tartışmalar nihai tahlilde, yetki ve yöntem
sorununun sınırlarını çizmektedir. Nasların
anlaşılmasında aklın rolü ve faaliyet alanı
konusundaki tartışmaya indirgenebilecek görüş
farklılıkları, sahabe ve tabiundan sonra değişik
eğilimlerin, yaklaşımların, ekollerin ortaya
çıkmasına sebep olacaktır. Bu görüşlerin teorik
temellerinin, kendi içlerinde ve birbirlerine
karşı kullandıkları argümanların bilinmesinin
günümüz açısından ilginçliği bir yana, şu anda
yaşanan bazı teorik sorunların çözümüne de katkı
sağlayacağı umulmaktadır.
Hükmetme ve hüküm koyma yetkisinin Allah'a ait
olduğunu ifade eden ayetler (En'am 6/57, 62;
Yusuf 12/40, 67; Maide 5/1; Şura, 42/10)
yanında, bu yetkiyi bazı kayıtlarla peygamber
için (Nisa 4/105; Maide 5/42, 47) ve ulülemr
için de tanıyan ayetlerin (Nisa 4/58) bulunması,
esasında, hükmün Allah'a ait oluşunun mutlak ve
inhisari olmadığını göstermektedir. Bu yetkinin
kullanımında Hz. Peygamber için getirilen kayıt,
“Allah'ın gösterdiği ile” hükmetmektir. Ümmet
için getirilen kayıt ise, bu ifadenin daha genel
biçimi olan “Allahın indirdiği ile” hükmetmedir.
Yetki ve yöntem sorunu da bir bakıma söz konusu
ifadeye atfedilen anlam etrafında çeşitlenip
şekillenmekte, kıyas ve benzeri yöntemlerle
açıklanan şahsi görüşlerin Allahın indirdiği ile
hükmetmek anlamına gelip gelmeyeceği bu sorunun
özünü teşkil etmektedir.
Sağlığında
teşrîî ve siyasi otoriteyi temsil eden Hz.
Peygamberin ölümüyle birlikte sahabenin
karşılaştığı ilk sorun, özellikle siyasal alanda
ümmeti kimin sevk ve idare edeceği sorunu,
klasik terimle imamet (siyasal otorite) sorunu,
bununla yakından ilgili olan ikinci sorun ise
yasamanın kim tarafından ve ne şekilde
yapılacağı sorunu, genel anlamda ictihad (hukukî
otorite) sorunu idi. Sahabe, Kur'an’ın ve onun
beyanı mahiyetinde olan Sünnet’in esas alınması
gerektiğinde tereddüt göstermediler. Ancak anlam
potansiyeli güçlü olsa bile söylenip tamamlanmış
açıklamalardan ibaret olan Kur'an ve Sünneti
anlamak, açıklamak üzere Hz. Peygamberin Kur'an
karşısındaki konumuna benzer bir konumu üstlenme
ve gereğini yerine getirme konusunda nisbi bir
kararsızlık geçirdikleri söylenebilir. Muaz
hadisi diye meşhur olan ve Muaz’ın, Kitab ve
Sünnette hükmünü açıkça bulamadığı konularda,
şahsi görüş ve anlayışını (rey) devreye sokacağı
yönündeki ifadesinin Hz. Peygamber tarafından
onaylandığını içeren diyalog adeta bu süreci
özetlemektedir.
Sahabe
arasında şahsi görüş ve anlayış serdedebilecek
yetkinlikte kimseler mevcuttu. Fakat sahabe, Hz.
Peygamber’den farklı olarak kendilerinin
yanılmaz (ma’sûm) olmadıklarının ve vahiy
yoluyla düzeltilme imkanından yoksun
bulunduklarının bilincinde idiler. Gerçi Hz.
Peygamberin sağlığında sahabenin şahsi görüş
açıklama yönünde münferit denemeleri olmuştu,
fakat, bunların teorik planda bile olsa, Hz.
Peygamber tarafından düzeltilme imkanı bulunduğu
için bu denli zorluk çekmemişlerdi. Bu durumda,
bir yandan yanılma (hata) imkanı olsa bile görüş
açıklama hak ve yetkisinin devam ettirilmesi,
bir yandan da Hz. Peygamberin yanılmazlığı
esprisinin bir biçimde devam ettirilmesi
gerekiyordu. “İctihad edip isabet eden iki
ecir, hata eden bir ecir alır” mealindeki
hadisler, yanılma riskinin dikkate alınmaması
gerektiği konusunda imdada yetişirken, “Ümmetim
yanlış üzerinde birleşmez” mealindeki
hadisler de, Hz. Peygamberin yanılmazlığını,
O'nun ölümünden sonra ümmet tarafından başka bir
form altında devam ettirme imkanının bulunduğunu
göstererek onları rahatlattı. Bu suretle
“Alimler peygamberlerin varisleridir”
sözünde ifadesini bulduğu üzere, Hz. Peygamberin
açıklama fonksiyonunun, bazı kayıtlarla, devam
ettirilebileceği ortaya konulmuş oldu ve rey
ictihadı kavramıyla ifade edildi. Böylelikle
beşer aklı, teşrî sürecine açık bir şekilde
girmiş oluyordu.
Bu tasvir
daha çok lafız yanında anlamı da dikkate alan ve
anlama itibar etmenin yollarından olan rey ve
kıyasa sistemlerinde yer veren Ehl-i Sünnet ile
Mutezilenin çizgisine uygun düşmektedir. Genelde
Batıniler[1],
özelde Şia, peygamberin yanılmazlığının, ancak,
masum imam tarafından devam ettirilebileceğini,
onun dışında kimsenin açıklama yetkisine sahip
olmadığını, tam karşı kutupta yer alan Zahiriler[2]
ise, nasların literal anlamlarına sıkı sıkıya
bağlı kalarak yasama ve yorumda beşer aklına
hemen hiç yer vermemişlerdir.
|