|
HADİS ARAŞTIRMALARINDA DİKKATSİZLİK PROBLEMİ
Zekeriya GÜLER
Hüseyin Kâzım Kadri (v. 1353/1934), dikkat
kelimesi hakkında “İncelik,bârîkî, zihnin bir
şeye intıbâkı, zihnin tefehhümde kendi nefsine
ric’ati, sırf zihin etmek, ihtimam ile nazar,
(felsefede) zihnin şuur ve irâde ile münhasıran
bir şeye taalluku” şeklinde açıklama
getirdikten sonra, aynı kökten gelen tedkîk
için de “dikkatle ve inceden inceye araştırmak,
tefahhus etmek, isbâtü’d-delîl bi’d-delîl”
ifadesini kullanır.
Zeki Velidî Togan (v. 1390/1970) , Batı ile Doğu
arasındaki alâmet-i fârıkayı açıklarken, yaratma
zihniyetinin Batı’da, aşağılık ruhunun da
Doğu’da meydana geldiği fikrinden hareket
ederek, Batı’nın elde ettiği yaratma
zihniyetinin; medeniyet, bilim ve teknolojinin
ortaya çıkışında belirleyici iki miyarın/unsurun
olduğunu vurgular: Birisi, müstakillen vücuda
getirilen eser,diğeri ise dikkat’tir. O, dikkat
miyarı/unsuru üzerine şu tahlilde bulunur:
“El-Bîrûnî, Yunanlılarda bulunan bu dikkat
hususun(un) İslâmlarda bulunmadığından şikâyet
etmekte, hatta dikkatsizliği ‘bu bizim kavmin
umumî eksikliğidir’ diye vasıflandırdıktan
sonra, ‘şöyle ki, yazıları tashih etmek ve aslı
ile karşılaştırmak hususunda bize hâkim olan
dikkatsizlik yüzünden böyle yazma eserlerin
varlığı ile yokluğu müsavi oluyor, hatta böyle
kitapların içinde mündereç malûmatı bilip
bilmemenin ehemmiyeti bile kalmıyor...’
(demektedir). Dikkat, ırkî hususiyet değil,
i’tiyad ve terbiye neticesidir; fakat
dikkatsizliğe alışmış olan kavimlerde taammümü
zaman ve ihtimam ister; İslâm milletleri aldırış
etmezler, dikkat ve itinanın ehemmiyeti
hususunu takdirde geç kalır ve bunu yeni
nesillere hususi terbiye ile aşılamak çaresine
girişmezlerse, bilhassa teknik ilimler
sahasında, daima Garbın gerisinde kalacaklardır”.
Togan, dikkat mahsulü, müstakil ve orijinal
eser meydana getirebilmek için nasıl ve ne zaman
muvaffak olunacağı suâline de şu cevabı verir:
“Herhalde içtihad yollarının kapalı kalmasında
başlıca âmil olan askerî idare sisteminden
demokrasiye geçmek bu işi kolaylaştıracaktır”.
İslâm târihinin ilk asrına kadar uzanan
kaynakların ilmî usüllere göre neşredilmemesi
ve onların muhtevâlarının ilmî ölçüler içinde
değerlendirilmemesi halinde meydana gelecek
vahim sonuçlara işaret eden Mehmed Said
Hatiboğlu’nun şu ifadeleri de dikkat çekicidir:
“Allâh’ın son peygamberinin insanlığa bıraktığı
kültürel mîras diyebileceğimiz sünnet’in yazıyla
tesbiti işi, bizzat O’nun hayatında başlamış ve
küçük defterler hâlinde ilk meyvelerini veren bu
mubârek faâliyet, birkaç asır sonra binlerce
cildi bulan bir seviyeye ulaşmışdır ki, İslâm
kültür dâiresi dışında bunun bir benzerini
bulabilmek herhalde muhaldir. Meselâ IV./X.
Asrın Asyalı bir muhaddisi, Neysâbur’lu
Mâsercisî’nin (ö.365/975) yüzelli cild tutan
1300 cüzlük Musned-i Kebîr vücûda getirmiş
olması (Sem’ânî, XII,36; Nubelâ, XVI,288) bu
işin azametini göstermeye yeterlidir.
Ne var ki, bugün, binlerce müslüman âlimin on
dört asırlık son derece zengin ilmî çalışmaları
ismen az çok bilinebiliyorsa da, bunların mevcud
olanlarından hiç olmazsa en mühimlerinin
baskıları henüz tamamlanabilmiş olmadığı gibi,
basılanlarının da ilmî tesbitleri bütüniyle
yapılabilmiş değildir. Özellikle İslam
dünyasının geleceği bakımından mutlak
doldurulması gereken bu boşluk ortada kaldıkça,
İslâm adına konuşabilmek pek mümkün olmadığı
gibi, İslâmın ilk yıllarına kadar inen
kaynakları okumadan, onların muhteviyâtını ilmî
ölçüler içinde değerlendirmeden ortaya atılacak
her iddiânın, İslâma hizmetten ziyâde, yeni
müşkiller doğurması bakımından zararlı olması
gâyetle mümkündür. Böyle bir menfî katkıya ortak
olmamanın tek yolu, hiç olmazsa yüksek araştırma
kurumlarında çalışan her ilim adamının, her
türlü peşin hükümden uzak kalarak, kaynakları
doğru anlamaya, onlardan doğru sonuçlar
çıkarmaya çalışması ve bunları tanıtmasıdır”.
Yer verilen tespit ve değerlendirmelerde
ifadesini bulduğu üzere, İslâm târih ve
medeniyetine ait yazılı vesikaların, hadis
ilmine dair matbu ve mahtut eserlerin dikkatle
okunması sonucunda gelişme, dikkatsiz okunması
durumunda ise gerileme kaçınılmazdır. Bu temel
ilkeye rağmen, bazı yeni araştırmalarda hiç de
küçümsenmeyecek derecede bir dikkatsizlik
problemi yaşandığı görülmektedir. Kanaatimizce
bu durum, İslâm dünyasının geleceği bakımından
menfî bir katkıya ortak olmak demektir. Bu
itibarla, “Böyle bir menfî katkıya ortak
olmamanın tek yolu, hiç olmazsa yüksek araştırma
kurumlarında çalışan her ilim adamının, her
türlü peşin hükümden uzak kalarak, kaynakları
doğru anlamaya, onlardan doğru sonuçlar
çıkarmaya çalışması ve bunları tanıtmasıdır”
diyen Hatiboğlu, problemin çözüm yoluna da
işaret etmiş olmaktadır.
Bu makalede, Mehmet Emin Özafşar, M. Hayri
Kırbaşoğlu, Yusuf Ziya Keskin gibi
meslektaşlarımızdan örnekler verilerek, hadis
araştırmalarında/okumalarında dikkat unsurunun
önemi vurgulanacak, dikkatsizliğin yol açtığı
yanlış yorum ve anlayışlar dikkatlere
sunulacaktır. Hemen belirtilmelidir ki,
dikkatlere sunulacak olan hata örnekleri, söz
konusu araştırmalar; kitap veya makaleler
eleştirel metodla baştan sona okunarak tespit
edilmiş değildir. Bunlar, merak edilen bazı
bölümlerin okunması neticesinde, soru işareti
bırakan bazı bilgilerin dipnotlardaki
referanslarıyla mukayese edilmesinden ortaya
çıkmıştır. Mukayese esnasında, neredeyse
müelliflerin kullandıkları kaynaklarla iktifa
edilmiştir. Tabii dikkatlere sunulacak olan hata
örnekleri, sadece bunlardan ibaret değildir. Söz
gelimi, birinci sırada verilecek olan örnekler,
ilgili kitabın iki konusu; el-Hudûdu Teskutu
bi’ş-Şubuhât (ki kitabın yaklaşık on sayfasıdır)
ve Dirâyet Kavramı ve Hadîs Metinleri (ki
yaklaşık beş sayfadır) ile sınırlı tutulmuştur.
Bu demektir ki, söz konusu kitapta daha başka
hata örneklerinin ortaya çıkması kaçınılmaz
olacaktır. Nitekim bizi işkillendirdiğinden
incelenmesini gerekli gördüğümüz bazı yorum ve
anlayışlar, bu gerçeğin ipuçlarını verir
mahiyettedir.
|