|
KELÂM İLMİNİN
TEMELLERİNDE RASYONALİST (AKILCI) VE
LİTERALİST (NAKİLCİ, LAFIZCI) AKIMLAR VE
BÜYÜK KELÂM OKULLARI
Claude SALAMÉ - Çeviren:
Kamil GÜNEŞ
İslâm düşüncesinde birisi akılcı
(rasyonalist), diğeri de lafızcı (literalist,
naklî) olmak üzere karşılıklı iki akımdan söz
etmek mümkündür. Birinci akım, bilgi nesnesini
aklî düşünme biçimine göre ele almış, bunun aksi
olan şeyi de reddetmiştir. İkinci akım ise,
metne ve onun yazılı nakline bağlılığı esas alan
bir tavrı benimsemiştir.
Bu ayrım, fıkıh, hadis,
Kur'ân tefsiri ve kelâm gibi İslâmî ilimlerin
birçok disiplininde mevcuttur. Felsefenin her
şeyden önce aklî düşünce üzerinde kurulmuş
olması ve tasavvufun, aklı, tanrıyı bilme
hususunda doğruluğu kesin bir araç olarak kabul
etmemesine rağmen bu ayırım, felsefe ve
tasavvufta bile göze çarpabilir.
İslâm hukuku alanında bir
taraftan bu disipline katı kıyas yoluyla
düşünmeyi girdiren Ebu Hanife’yi görmekteyiz.
Matüridiyye gibi akılcı kelâm okulları,
kaynaklarını hep bu ekolden almışlardır. Aynı
şekilde tereddütsüz bir aklî çaba ortaya koyan
Mu'tezile’nin katılmaya çabaladığı ekol de
budur.[1]
Öte tarafta, İbn Hanbel ekolü tüm akılcı
akımlara ve özel bir öfke ile Mu'tezile’ye karşı
savaş açmıştı. Aynı zamanda bu ekol,
öğretilerini üzerinde kurmak istedikleri aklî
ilkelere tekrar dönmeyi deneyen müteahhir
Eş’arilere de savaş açmıştı. Dahası bu ekol,
genelinde kelâm ilminin dînî bir disiplin
olmasına da itiraz etmekteydi. Çünkü bu ilim,
akla büyük bir değer veriyordu.
Kelâm ilminin bilimsel
seyri, köklerine doğru incelendiğinde ve var
oluş sürecindeki düşünce ekolleri hesaba
katıldığında görülür ki, ilk kelâmcılar,
hakikati keşfetmede bir erişim aracı olarak aklı
kullanmamışlardır. Ancak diğer yönden onlar,
vahyedilen hakikatin iyice yerleşmesinde akla
başvurmaktan geri durmamışlardır. Her şeyden
önce bu, ilâhî metnin akılcı yorumuyla olmuştur.
Onların bu gerçekliği kurmaları muhaliflerine
karşı daha sonradan öğrendikleri akıllıca
savunma yöntemleriyle olmuş, kendisiyle tevhid
kavramına ulaştıkları felsefî bir düşünce
aracılığıyla gerçekleşmemiştir. Onlar, önce
basit bir tarzda tek Allah'a iman ettiler, sonra
bu kavramı yorumladılar ve aklî düşünme
sayesinde bunun savunmasını yaptılar.
Burada iki açıklama yapmak
gerekir. Her şeyden önce kelâmcılar, kelimenin
tam anlamıyla filozof değildiler. Gerçekten de
filozoflar, İbn Tufeyl’in Hayy b. Yakzân’da
anlattığı gibi Allah’ın varlığı ve birliği
bilgisine aklî düşünce ile doğrudan
ulaşabilirler. Üstelik felsefe, mutlak hakikate
ulaşma teşebbüsünde bulunmamıştır, zira kendi
mantığına göre felsefe, sadece hakikate ve kesin
bilgiye tasvir yoluyla bir ulaşma girişimidir.
Şayet hakikat ve yakînî bilgi, felsefe
tarafından kesinlikle ortaya konulmuş olsaydı,
onun buradaki rolü orada kalmış olacaktı. Bunun
aksine kelâmcılar, iman hakikatinin doğruluğuna,
yani aklî düşünce yoluyla sağlamlaştırmak veya
ispatlamak istedikleri doğruluğa inanmak
suretiyle zaten ulaşmışlardı.
Öte yandan Müslüman
filozoflar, dînî rivayetlere başvururlarken
bunun arkasında açıkça, akıl yoluyla ulaşılmış
olan düşünce ve yargıları korumaya
çalışıyorlardı. Filozofların çözmeye
çalıştıkları problemin ele alınabilecek temel
unsurları da işte burada yatmaktadır. Onlar işe
başladıklarında din, daha önceden imanın nasıl
olacağını tespit edip sınırlandırmıştı. Onlar
için insanların içlerinde hâkim olan
düşüncelerle çatışmalara neden olmaksızın imanın
temelleri, dinin ve metafiziğin ilkeleri
üzerinde araştırmalar yapmak zordu. Gerçekten de
akîde alanında dînî bir otoritenin yokluğu,
başka bir deyişle kesin olarak ispatlanmış bir
inanç açıklamasının olmayışı, metafizik alanda
tam bir hareket özgürlüğüne geçit vermektedir.
Yunanlıların da düşünsel, sosyal ve politik
gelişimleriyle paralel olarak İslâm
felsefecilerinin, din ve inançlarını
geliştirmeye güç yetirmeleri de böyle olmuştur.
Fakat tersine olarak, dînî inançlar her
seferinde oldukça dar ve katı bir terminoloji ve
düşünce çerçevesi öne sürmüştür. Bunun sonucunda
felsefî tasavvura açık alan daralmıştır. Bu,
metafiziğin hâkim olduğu daha önceki zamanlarda
ve felsefî araştırmaların tercih edildiği
ortamda özellikle doğru idi. Onlar
araştırmalarını, dinin çok yakın bir alanına
kadar çekiyorlardı. Dînî inançlar daha zayıf bir
kabulle ele alındığında yorum alanı genişliyor,
düşünsel özgürlük kendini açıkça belli ediyordu.
İslâmî düşünceyi ve bu
düşüncenin sadece akılcı olup olmadığı ya da
belirli nassî gerçeklikleri hesaba katıp
katmadığını bildikten sonra, ilk zamanlardaki
İslâm medeniyetinin sahip olduğu görünümü
dikkatlice incelemek gerekiyor. Din, gerçekte
İslâmî düşünceyi harekete geçirme nedeni oldu.
Dolayısıyla İslâmî düşünce, sadece akla
dayanmadı. Aynı zamanda o, vahyi de hesaba
katmaya mecbur oldu. Bununla birlikte bu
düşüncenin sadece, bütünüyle aklîlikten uzak bir
takım varsayımlar üzerine kurulduğundan da
bahsedilemez. Çünkü İslâmî düşüncenin doğuşuna
yön veren tarihî şartlar, ortaya çıkışından
itibaren ona, büyük ölçüde yeni problemlerin
alanını genişletme imkanı vermiştir. İlk
zamanlarında bir medeniyet, genellikle
yeniliklere açık bir düşünce ortaya koyar. Fakat
doğrudan harekete geçireninin bu yeni din olduğu
düşüncenin yeniliklere açık yapısı, tamamen
vahyedilmiş dinin içerdiği ön kabullerle
yönlendirilmiştir.
Buna ek olarak İslâm
dininin kendisi, bilgileri desteklemek ve
yükseltmek için aklın kullanımı övüp, bunu
tavsiye etmiştir. Nitekim Kur'ân, özellikle
vahiy karşıtlarının sözlerini reddetmek üzere
aklî delilleri ele alıyordu.[2]
(Hz.)*
Muhammed, kendisinden rivayet edilen
hadislerinde bir çok kere, dînî düşüncenin
esaslarından birisi olarak aklı, onun mevkiini
ve günlük işlerde hakem olarak belirleyiciliğini
övmüştür. Hatta zaman zaman ilmi, zühd
hayatından daha üstte tutan ifadelerde
bulunmuştur.[3]
Dînî metinlerin nakledilmesi, raviler zincirinin
aklî değerlendirmeye tâbi tutulması sonucunu
beraberinde getirmiştir. Bunun için İslâmî
düşüncenin en önemli özelliği, aklî delillerle
desteklenmiş bir dînî düşünce biçimi olmasıdır.
Her iki bakış; iman ve vahye dayalı ön kabuller
bir taraftan, aklî istidlâl de bir taraftan uzun
asırlar boyunca İslâmî düşüncenin gelişim
seyrinde birlikte yürümüşlerdir. Bakış
tarzlarından birisi bazan diğerine üstünlük
kurarken, bazen de diğeri karşısında
silinmiştir. Bu dengeler, pek bozulmaksızın tâ
literalist bakışın kesin galip geldiği zamana
kadar devam etmiştir.
[1]
Bk. Taşköprüzâde,
Miftâhu’s-seâde
, 1. Baskı,
Haydarabad, I, 29.
[2]
Kur'ân-ı
Kerim, XXXIX/9; XVI/44; LXXXVI/5; II/164.
*
Peygamberimiz için kullanılan
“Hz.” sıfatları tarafımızdan eklenmiştir.
[3]
İbn Mâce,
Sünen,
Mukaddime, Bâb: 17, Hadis: 233, Neşr.
Fuad Abdülbaki, 1952; Buhari, Sahih, Leiden, 1862, Kitabü’l-ilm,
s. 33, 37; Ebu Davud, Sünen,
Kitabü’l-ilm, Bâb: 1.
|