ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Hakkı Ş. Yasdıman: HIRİSTİYANLIĞIN MİMARI PAVLUS'UN KADINLARIN ÖRTÜNMESİYLE İLGİLİ SÖZLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Hulusi Arslan: DOĞAL FELAKET VE ISTIRAPLAR KONUSUNDA KELAMCILARIN GÖRÜŞLERİ -TAHLİL, TENKİD VE ÖNERİLER-
Ekrem Keleş: RÜ’YET-İ HİLAL MESELESİ
Mustafa Ertürk: ÇOCUĞUN DÎNÎ EĞİTİMİNDE KULLANILAN BİR HADÎS VE TAHLÎLİ
Cağfer Karadaş: KELAM ATOMCULUĞUNUN KAYNAĞI SORUNU
Osman Güner: ERDEM VE ESARET ARASINDA YOKSULLUK
-İslam Geleneğinde Yoksulluk Söyleminin İzdüşümleri-
Ejder Okumuş: KÜRESELLEŞME VE MEDENİYETLERARASI DİYALOG
Ali Tenik: AHÎLİĞİN TASAVVUFÎ BOYUTU VE ŞANLIURFA’ DA AHÎLİK İZLERİ
Kamar Oniah Kamaruzaman Çeviri: Muhammet Tarakcı: İSLÂMÎ BİR DİN BİLİMLERİ METODOLOJİSİNİN TEŞEKKÜLÜNE DOĞRU: BÎRÛNÎ ÖRNEĞİ
Sîzâ Kâsım Çeviri: Fethi Ahmet Polat: OKUYUCU VE METİN (SEMİYOTİKTEN HERMENÖTİĞE)
W. Montgomery Watt Çeviri: Tuncay İmamoğlu - Celal Büyük: KUR’ÂN’DA ELEŞTİRİLEN HIRİSTİYANLIK
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Ali Pekcan: MAKÂSIDÜ’Ş-ŞERÎA BİLGİSİNİN ÖNEMİ

Erdinç Ahatlı: İZMİRLİ İSMAİL HAKKI’NIN YENİDEN NEŞREDİLEN HADİS TARİHİ ADLI ESERİ ÜZERİNE

 
NOSTALJİ:
Mehmed Şerefeddin: SELÇÛKÎLER DEVRİNDE MEZÂHİB
  makaleler


ERDEM VE ESARET ARASINDA YOKSULLUK -İslam Geleneğinde Yoksulluk Söyleminin İzdüşümleri-

Osman GÜNER


Bilindiği gibi yoksulluk, insanlık için toplumsal bir realite, sosyal bir vakıadır. Yaşanan tarihsel süreç, böyle bir realitenin toplumsal hayatta her zaman varolduğunu ortaya koymaktadır. İnsanların, tarihte yaşamış en eski toplumlarda ‘zenginler ve fakirler’ diye iki tabakaya ayrıldığı, zenginler ve soylular sınıfının mevcut imkanlardan sınırsız bir şekilde faydalanırken, fakirlerin ise büyük bir yokluk ve sefalet içerisinde kıvrandıkları bilinmektedir. Keza günümüz toplumlarında da aynı manzara hakimdir. Öyle ki, bir taraftan aynı toplumda lüks içinde yaşayan servet sahipleriyle bir lokma ekmeğe muhtaç insanların varlığına tanık olurken; diğer taraftan dünya ölçeğinde ülkelerin refah düzeylerine göre, ‘gelişmiş ve (gelişmekte olan) geri kalmış ülkeler’ diye temelde iki gruba ayrıldığını görmekteyiz. Bu da gösteriyor ki, yoksulluk, insanlık tarihi boyunca varlığı her dem hissedilmiş köklü ve önemli bir sorundur.

Biz bu tebliğimizde, öncelikle İslam dininin temel kaynaklarında fakirliğin nasıl algılandığını ortaya koyduktan sonra, yoksulluk söyleminin İslam geleneğinin tarihsel boyutunda hangi paradigmalara dayalı olarak pratize edildiğini ve yoksulluğun insan yaşamındaki olumsuz etkilerini önemli bazı anekdotlarla irdelemek istiyoruz.

İslamî Literatürde Fakirlik:

İnsanın bir şeye güç yetirememesi ve başkasına muhtaç olması nedeniyle maddi bakımdan sıkıntı içinde bulunması’ demek olan fakirlik kavramı, Kuran’da ‘fakr, fakîr ve (çoğulu) fukarâ’ olmak üzere on iki yerde geçmektedir. Bu ayetler incelendiğinde, bunlardan iki ayette[1] fakirlik kelimesinin ‘manevî anlamı kastedilmiş ve buna göre ‘insanların gerçekte kendi kendilerine yetmeyip Allah’a muhtaç oldukları (el-fukarâ ilallâh), Allah’ın ise hiç kimseye muhtaç olmadığı (va’llahu’l-ganî)’ vurgulanmıştır. Kelimenin bu anlamı tasavvufta ayrı bir önem kazanmış ve ‘fakr’ terimi tasavvuf literatürünün en önemli kavramlarından biri haline gelmiştir. Fakire yardım edilmesi, barındırılması ve korunması gibi konulardan bahseden diğer ayetlerde[2] ise, fakirlik kelimesi ‘maddî anlamda’ kullanılmıştır. Bu anlamda fakir, zengin olmayan, maddî sıkıntısı bulunan ve başkalarına muhtaç durumda olan kimse demektir. Dolayısıyla fakirlikten bahseden ayetlerin çoğunda bu mananın kastedildiği görülür. Nitekim yurdunu terk edip günlerce aç susuz dolaşan Hz. Mûsa’nın, “...doğrusu bana indireceğin bir hayra muhtacım (fakîran)”[3] şeklindeki ifadesinde de, Mekke’den Medine’ye göç eden Muhacirlerden “yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış, fakir muhacirler (li’l-fukarâi’l-muhâcirîn)”[4] diye bahsedilmesinde de yine maddi ihtiyaç göz önünde bulundurulmuştur.

Hadislerde geçen fakirlik kelimesinin de genellikle aynı anlamda kullanıldığı görülür. Hadis kaynaklarının Zühd (Dünyaya Rağbet Etmeme) ve Rikâk (Kalbe İncelik Verme) gibi bölümlerinde fakirlik ve fakirlerden bahseden çok sayıda hadis/rivayet vardır. Bu hadislerdeki fakirlik kelimesinden de – ayetlerde olduğu gibi – daha çok maddî anlamdaki fakirlik kastedilmiştir. Bu rivayetlerde, fakirlik ve fakirlerden hem övgüyle hem de yergiyle bahsedilmesi dikkat çekicidir. Sözgelimi, Peygamber’in (a. s. ) “Allah'ım! Fakirlikten (fakirlik fitnesinin şerrinden) sana sığınırım...”[5] sözleriyle, fakirliğin olumsuz etkileri dikkate alınmak suretiyle istenmeyen bir durum olduğu ifade edilirken; “Bana cennet gösterildi de ahalisinin çoğunun fakirler olduğunu gördüm...”[6] şeklindeki ifadeleriyle de, fakirliğin toplumsal bir vakıa olduğuna işaret edip fakir insanları ümitsizliğe kapılmamaları konusunda motive etmek maksadıyla söylenmiş sözler olduğu anlaşılmaktadır.[7]

Zahitliği bir dünya görüşü olarak benimseyen tasavvuf doktrininde ise ‘fakr’ veya ‘fakirliğin’ özel bir anlam ve yeri vardır. İlk dönem mutasavvıflar da, fakirliğin maddî anlamını dikkate alarak, mal ve metaı terk etmeyi temel bir prensip olarak kabul etmişlerdir. Nitekim İbrahim b. Edhem gibi sûfîlerin fakirliğe ilişkin sözleri incelendiğinde bu yaklaşımı görmek mümkündür. O, kendisine on bin dirhem para vermek isteyen birine: “Bu parayla ismimi fukara defterinden silmek mi istiyorsunuz? Hayır, bunu yapamam” diyerek bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.[8] H. III. asırdan itibaren ise, sûfilerin fakirlik kavramına ‘felsefî/manevî’ bir mana kazandırdıkları görülür. Buna göre ‘fakr’, Allah’tan başka herkesten ve her şeyden müstağni olmak ve sadece ‘Allah’a muhtaç olmak’ demektir. Bu anlamıyla fakir, günlük yiyeceği olmayan, hırpani, üstü başı yırtık ve maddeten yoksul kimse değil, Allah’a muhtaç olma bilinciyle yaşamını sürdüren kimse demektir. Meşhur sûfî Şiblî (v. 334/945) de, fakiri, ‘Allah’tan başka hiçbir şeye sahip olmayandır’ diye tanımlar. O halde sûfîlere göre fakr veya fakirlik, azığı olmamak değil, gönlünü mâsivaya karşı yok ve yoksun kılmak demektir.[9]


[1] Fâtır, 35/15; Muhammed, 47/38; Haşr, 59/8.

[2] Bakara, 2/268, 271, 273; Âl-i İmrân, 3/181; Nisâ, 4/6, 135; Tevbe, 9/60; Hacc, 22/28; Nûr, 24/32; Kasas, 28/24; Haşr, 59/8.

[3] Kasas, 28/24.

[4] Haşr, 59/8.

[5] Nesaî, İstiâze, 14; İbn Hanbel, VI/57, 207.

[6] Buhârî, Rikâk, 16; Müslim, Zikr, 94; İbn Hanbel, I/234, 359.

[7] Bu konuda daha fazla rivayet için bkz. A. J. Wensinck, Concordance et Indices de la Tradition Musulmane (el-Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzı’l-Hadîsi’n-Nebevî), Çağrı Yay. , İstanbul, 1986, V/186-189.

[8] Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyri Risâlesi, (haz. S. Uludağ), Dergah Yay. , İstanbul, 1991, s. 440-1.

[9] Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf: İslam’da Manevî Hayat, (trc. E. Demirli-A. Kartal), İz Yay. , İstanbul, 1996, s. 233-4. Fakr’ın tanımı ve daha fazla bilgi için bkz. Kuşeyrî, Kuşeyri Risâlesi, s. 440-9; Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb (Hakikat Bilgisi), (haz. S. Uludağ), Dergah Yay. , İstanbul, 1982, s. 99-110; Kelâbâzî, Ta’arruf (Doğuş Devrinde Tasavvuf), (haz. S. Uludağ), Dergah Yay. , İstanbul, 1979, s. 144-6.