|
ERDEM VE ESARET ARASINDA YOKSULLUK -İslam Geleneğinde Yoksulluk Söyleminin İzdüşümleri-
Osman GÜNER
Bilindiği
gibi
yoksulluk, insanlık
için toplumsal bir realite, sosyal
bir vakıadır.
Yaşanan
tarihsel
süreç, böyle bir realitenin toplumsal hayatta her
zaman varolduğunu
ortaya koymaktadır.
İnsanların,
tarihte yaşamış
en eski toplumlarda
‘zenginler ve fakirler’ diye iki tabakaya ayrıldığı,
zenginler ve soylular sınıfının
mevcut imkanlardan sınırsız
bir şekilde
faydalanırken,
fakirlerin ise büyük bir yokluk ve sefalet içerisinde
kıvrandıkları
bilinmektedir. Keza günümüz toplumlarında
da aynı
manzara hakimdir. Öyle ki, bir taraftan aynı
toplumda lüks içinde yaşayan
servet sahipleriyle bir lokma ekmeğe
muhtaç insanların
varlığına
tanık
olurken; diğer
taraftan dünya ölçeğinde
ülkelerin
refah düzeylerine göre, ‘gelişmiş
ve (gelişmekte
olan)
geri kalmış
ülkeler’ diye temelde iki gruba ayrıldığını
görmekteyiz. Bu da gösteriyor ki, yoksulluk, insanlık
tarihi boyunca varlığı
her dem hissedilmiş
köklü ve önemli bir sorundur.
Biz
bu tebliğimizde,
öncelikle İslam
dininin temel kaynaklarında
fakirliğin
nasıl
algılandığını
ortaya koyduktan sonra, yoksulluk söyleminin
İslam
geleneğinin
tarihsel boyutunda hangi paradigmalara
dayalı
olarak pratize edildiğini
ve yoksulluğun
insan yaşamındaki
olumsuz etkilerini önemli
bazı
anekdotlarla irdelemek istiyoruz.
İslamî
Literatürde Fakirlik:
‘İnsanın
bir şeye
güç yetirememesi ve başkasına
muhtaç olması
nedeniyle maddi bakımdan
sıkıntı
içinde bulunması’
demek olan fakirlik
kavramı,
Kuran’da ‘fakr, fakîr ve
(çoğulu)
fukarâ’ olmak
üzere on iki yerde geçmektedir. Bu ayetler incelendiğinde,
bunlardan iki
ayette
fakirlik kelimesinin ‘manevî
anlamı’
kastedilmiş
ve buna göre ‘insanların
gerçekte kendi kendilerine yetmeyip Allah’a muhtaç
oldukları
(el-fukarâ ilallâh),
Allah’ın
ise hiç kimseye muhtaç olmadığı
(va’llahu’l-ganî)’
vurgulanmıştır.
Kelimenin bu anlamı
tasavvufta ayrı
bir önem kazanmış
ve ‘fakr’
terimi tasavvuf literatürünün en önemli kavramlarından
biri haline
gelmiştir.
Fakire yardım
edilmesi, barındırılması
ve korunması
gibi konulardan bahseden diğer
ayetlerde
ise, fakirlik kelimesi ‘maddî
anlamda’ kullanılmıştır.
Bu anlamda fakir, zengin olmayan, maddî sıkıntısı
bulunan ve başkalarına
muhtaç durumda olan kimse demektir. Dolayısıyla
fakirlikten bahseden ayetlerin çoğunda
bu mananın
kastedildiği
görülür. Nitekim
yurdunu terk edip günlerce aç susuz dolaşan
Hz. Mûsa’nın,
“...doğrusu
bana indireceğin
bir hayra muhtacım
(fakîran)”
şeklindeki
ifadesinde de, Mekke’den Medine’ye göç eden
Muhacirlerden
“yurtlarından
ve mallarından
uzaklaştırılmış,
fakir muhacirler
(li’l-fukarâi’l-muhâcirîn)”
diye bahsedilmesinde de yine maddi ihtiyaç göz önünde
bulundurulmuştur.
Hadislerde
geçen fakirlik kelimesinin de genellikle aynı
anlamda kullanıldığı
görülür. Hadis kaynaklarının
Zühd
(Dünyaya Rağbet
Etmeme)
ve Rikâk (Kalbe
İncelik
Verme) gibi bölümlerinde fakirlik ve fakirlerden
bahseden çok sayıda
hadis/rivayet vardır.
Bu hadislerdeki fakirlik
kelimesinden de – ayetlerde olduğu
gibi – daha çok maddî anlamdaki
fakirlik kastedilmiştir.
Bu rivayetlerde, fakirlik ve fakirlerden hem övgüyle
hem de yergiyle bahsedilmesi dikkat çekicidir. Sözgelimi,
Peygamber’in (a. s. ) “Allah'ım!
Fakirlikten (fakirlik fitnesinin şerrinden)
sana sığınırım...”
sözleriyle, fakirliğin
olumsuz etkileri dikkate alınmak
suretiyle
istenmeyen bir durum olduğu
ifade
edilirken; “Bana cennet gösterildi de ahalisinin çoğunun
fakirler olduğunu
gördüm...”
şeklindeki
ifadeleriyle de, fakirliğin
toplumsal bir vakıa
olduğuna
işaret
edip fakir insanları
ümitsizliğe
kapılmamaları
konusunda motive etmek maksadıyla
söylenmiş
sözler olduğu
anlaşılmaktadır.
Zahitliği
bir dünya görüşü
olarak benimseyen tasavvuf doktrininde
ise ‘fakr’ veya ‘fakirliğin’
özel bir anlam ve yeri vardır.
İlk
dönem mutasavvıflar
da, fakirliğin
maddî anlamını
dikkate alarak, mal ve metaı
terk etmeyi temel
bir prensip olarak kabul etmişlerdir.
Nitekim İbrahim
b. Edhem gibi sûfîlerin fakirliğe
ilişkin
sözleri incelendiğinde
bu yaklaşımı
görmek mümkündür. O, kendisine on bin dirhem para
vermek
isteyen birine: “Bu parayla ismimi fukara
defterinden silmek mi istiyorsunuz? Hayır,
bunu yapamam” diyerek bu konudaki tavrını
ortaya
koymuştur.
H. III. asırdan
itibaren ise, sûfilerin fakirlik kavramına
‘felsefî/manevî’
bir mana kazandırdıkları
görülür. Buna göre ‘fakr’, Allah’tan
başka
herkesten ve her şeyden
müstağni
olmak ve sadece ‘Allah’a
muhtaç olmak’ demektir. Bu anlamıyla
fakir, günlük yiyeceği
olmayan,
hırpani,
üstü başı
yırtık
ve maddeten yoksul kimse değil,
Allah’a
muhtaç olma bilinciyle yaşamını
sürdüren kimse demektir. Meşhur
sûfî Şiblî
(v. 334/945) de, fakiri,
‘Allah’tan başka
hiçbir şeye
sahip olmayandır’
diye tanımlar.
O halde sûfîlere göre
fakr veya fakirlik, azığı
olmamak değil,
gönlünü mâsivaya karşı
yok ve yoksun kılmak
demektir.
|