|
KELAM ATOMCULUĞUNUN KAYNAĞI SORUNU
Cağfer KARADAŞ
Atom fikrinin kelam
ilminde yer alması,
kelamcıların
bir alem tasavvuru oluşturma
düşüncesinin
sonucudur. İslam
toplumunun genişlemesine
paralel olarak yeni kültürlerle ve düşüncelerle
karşılaşma,
İslam
düşünürlerini
bu kültür ve düşünceler
karşısında
yeni bir duruş
ve bakış
belirlemeye itmiştir.
Bir duruş
ve bakış
ortaya koyabilmek için öncelikle kendini tanıtabilme
ve karşıdakini
tanıyabilme
verilerine ve donanımına
sahip olmak gerekir. Diğer
bir deyişle
öncelikle bir tez ortaya koymak ardından
buna paralel olarak diğerlerinin
tezine karşı
antitez geliştirmek
gerekir. Ötekinin kendini ve başkalarını
tanımlama
biçimi de örnek bir şablon
olarak görülebilir. İşte
bu saikle ilk İslam
düşünürleri
diyebileceğimiz
kelamcılar,
İslam
vahyini temel referans alarak yabancı
kültür ve dinler karşısında
kendi dinlerini bir tanımlama
ve tanıtma
diğer
bir ifade ile aklî izah ve ifadeye dökme faaliyeti içerisine
girmişlerdir.
Vahyin referans alınması
yapılan
faaliyeti bir dini düşünce
niteliğine
büründürmüş
ve bunun doğal
sonucu olarak merkeze o dinin tanrısı
alınmış,
diğer
konular ona göre tanımlanmıştır.
Tanım
öncelikle bir tasavvuru gerektireceğinden
dinin tanrısı
olan Allah’tan başlamak
üzere bir tasavvur oluşturma
çabası
çerçevesinde dinin asıl
kaynağı
olan Kur’an’a başvurulması
ve oradan hareketle bir tasavvur oluşturulması
yoluna gidilmiştir.
Kur’an’da
Allah’ın
iki vasfı
çok sık
vurgulanmaktadır:
ezelilik ve yaratıcılık.
Zira “Allah kendisinden başka
ilah olmadığına
şehadet
etti. Sürekli adaleti gözeten melekler ve ilim
sahipleri de Aziz ve Hakim olan Allah’tan başka
ilah olmadığına
şehadet
ettiler. ”
mealindeki ayet gereğince
Allah’tan başka
ilah olmadığına
şehadet
etmek, O’nun her şeyi
yaratan tek yaratıcı,
her olayın
ilk sebebi, her şeyin
en sonu yani “ezelî” ve “ebedî” olduğunu
kabul etmek demektir. Nitekim Allah Teala “Allah
sizi ve işlerinizi
yaratmıştır.
”
“Allah her şeyin
yaratıcısıdır.
”
“Yaratan yaratmayan gibi midir?”
mealindeki ayetlerde özellikle Allah’ın
“yaratıcılık”ı
vurgulanmıştır.
Bu ve benzeri naslardan hareketle şu
hükümler ortaya konulmuştur:
Allah, “öncesi olmamayı”
hatta “zaman içine dahil edilememeyi” ifade eden
“ezelilik” vasfına
sahiptir. O’nun dışındakiler
böyle bir vasfa sahip değildirler
ve ancak O’nun “yaratma”sıyla
varlık
kazanmaktadırlar.
“Dışındakiler”
dediğimiz
varlıklar,
“alem”i oluşturmaktadır.
Böylelikle alem tasavvuru tanrı
tasavvuruna göre şekillendirilmiş
ve Tanrının
“ezelilik” sıfatının
aksine alemin “sonradan olma (hadis)” ve
“yaratılmış
olma (mahlûk)” özellikleri ön plana çıkarılmıştır.
Alemin ezeli olmadığının
en önemli göstergesi, alem ve içindeki varlıklar
için bir ilk noktanın
bulunmasıdır.
Buna ilaveten dünyada varolan şeylerde
bölünme ve parçalanma bir gerçek olduğuna
göre, bu işlemin
sonsuza gitmesi maddenin ezeliliği
düşüncesini
doğuracağından
bir noktada bitmesi gerekir. İşte
bu bittiği
nokta bölünemeyen en küçük parça “atom”dur.
Bunu ifade için kelamcılar
kimi zaman “cüz ellezî lâ yetecezzâ=bölünemeyen
en küçük parça” gibi bir terkibi, kimi zaman da
“cevher” kelimesini kullanmışlardır.
Atom
kelimesi karşılığında
İslâm
kelam düşüncesinde
kullanılan
“cevher” kelimesi için sözlükler
“kendisinden faydalı
bir şey
çıkarılan
her taş”
anlamını
verirler. Ayrıca
“bir şeyin
cevheri” denildiğinde
“onun aslı
ve özü”nün kastedildiğini
ileri sürerler. Dilsel açıdan
bu kelimenin Farsça “gevher” kelimesinin
arapçalaşması
(muarrab) ile oluştuğu
kanaati yaygın
olmakla birlikte bazı
Arap sözlük yazarları,
bu kelimenin “açığa
çıkmak/ortaya
çıkmak”
anlamına
gelen Arapça (c-h-r) kökünden geldiğini
iddia ederler.
Yukarıdaki
anlamlarından
hareketle felsefe ve kelam disiplinlerinde terim
olarak kullanılan
“cevher” kavramı
her iki disiplinin arasındaki
ihtilafı
yansıtacak
bir anlama kavuşmuştur.
Nitekim felsefede cevherin “kendi kendine kaim,
kendi başına
bulunan ve bir konuda bulunmayan” anlamı
tercih edilirken, kelamda “özü itibariyle yer
kaplayan arazın
mukabili mevcud” anlamı
tercih edilmiştir.
Kelamda “cevher” kavramı
ilk zamanlarda hem cisim hem de cismin bir cüzü; hem
madde hem de cevher için kullanılmış,
daha sonraları
“bölünemeyen en küçük parça=cüz ellezî
lâ yetecezzâ” anlamında
terimleşmiştir.
Kelam
alimleri “cevher” kavramını
kimi yerde yalın
olarak kullanmakla birlikte maksatlarını
tam ifade için bir terkip olmasına
rağmen
“parçalanamayan en küçük varlık”
anlamında
“cüz ellezî lâ yetecezzâ”yı
terim olarak kullanmayı
ısrarla
sürdürmüşlerdir.
Cevher kavramını
kullandıklarında
da “tek/bir/biricik” anlamlarına
gelen “ferd” kelimesini ilave ederek, diğer
bir deyişle
“ferd” kelimesiyle kayıtlayarak
“cevher-i ferd” şeklinde
kullanmaya özen göstermişlerdir.
Onlara göre cevher, “mütehayyiz, hacmi olan ve
arazları
kabul eden şeydir”.
Kelamcılar’ın
genelde benimsedikleri “cevher-i ferd”,
filozofların
anladığı
manadaki mücerred cevherlerden farklı
olup, en belirgin özelliği
“mütehayyiz” oluşu
ve “maddeden mücerret” olmayışıdır.
Kelamcıların
bu tanımı
onların
âlem ve tanrı
tasavvurlarının
bir gereğidir.
Bundan dolayı
da “parçalanamayan en küçük parça” anlamındaki
cevher-i ferd, onların
âlem ve tanrı
tasavvurlarının
vaz geçilmez öğesi
haline gelmiştir.
Bundan vaz geçmeleri, tanrı
ve âlem tezlerinin bütünüyle değişmesi
veya çökmesi anlamına
geleceğinden,
diğer
bir ifade ile cevher, araz ve cisim onların
âlemin geçiciliğini
ve tanrının
kadîmliğini
ispat teorileri olan “hudûs teorisi”nin birbiri
ile sıkı
irtibatlı
temel unsurlarını
teşkil
ettiğinden
bu hususa özen göstermişlerdir.
Bu da onları,
felsefecilerle aralarındaki
farkı
lafız
düzeyinde de göstermek ve vurgulamak için söylenmesi
ve yazılması
zor bu terkipleri (cüz ellezî lâ yetecezzâ ve
cevher-i ferd) kullanmaya itmiştir.
Kelamda
“cüz ellezi la yetecezza=parçalanamayan cüz” ve
“cevher” ifadeleriyle anılan
atom düşüncesinin
nereden geldiği
temel sorunlardan biridir. Çünkü nereden geldiği
veya hangi düşüncenin
yansıması
olduğu
noktasında
açık
ve kesin bilgiler bulunmamaktadır.
Ancak benzerliklerden ve bazı
ipuçlarından
hareketle dört görüş
ileri sürülmüştür:
-İslâm’ın
temel kaynaklarından
elde edilmiştir,
-Yunan
düşüncesinden
gelmiştir,
-Hint
düşüncesinden
alınmıştır,
-Kelam
atomculuğunun
doğduğu
bölge kültüründen yararlanılmıştır.
Bu
dört görüş
kendi içerisinde değerlendirilecek
ve hangisinin daha tutarlı
ve mesnetli
olduğu
ortaya konmaya çalışılacaktır.
|