|
MAKÂSIDÜ’Ş-ŞERÎA BİLGİSİNİN ÖNEMİ
Ali PEKCAN
Hukuk üzerinde çalışma yapanların, özellikle bu
alanda derinleşmek, toplumun problemlerine doğru ve
tutarlı hukûkî çözümler üretmek isteyen
kimselerin, hukukun gerçekleştirmek istediği hedef
ve amaçları bilmeleri gereklidir. Zira, hukukun gözettiği
gayelerini bilmemek, bilinse de hüküm çıkarırken
onları gözardı etmek sakıncalı sonuçlar doğurur.
İşte bu sebebten dolayı köklü hukuk sistemlerinde olduğu
gibi, İslâm Hukukunda da bu konuya gereken önem
verilmiştir. Fıkıh literatürüne bir göz attığımızda,
bu konuda önemli bahislerin bulunduğunu görürüz.
İslâm Hukuk tarihinde, günümüze kadar ulaşmış
ilk usul eseri olarak kabûl edilen er-Risâle
de, İmâm Şâfiî (ö:204/819), kıyas başlığı altında
kıyasın iki çeşidinden bahseder. Bunlar;
1. Kıyas’a konu olan asl’ın
belli ve açık olduğu durumlardır ki, bu tür kıyaslamada
ihtilaf söz konusu değildir.
2. Kıyas yapılırken esas alınacak asl’ın kesin ve açık olmayıp farklı ve birbirine benzeyen şeyleri
ifade etmesidir Bu durumda o asl’a
en çok ve öncelikli benzeyenin değerlendirmede göz
önünde bulundurulması gerekir (ki, kıyas eden
hukukçuların görüş ayrılığına düştükleri
ictihad konusu ve alanı budur).
İmâm Şâfiî’nin
bahsettiği ikinci alan, bizim için oldukça önemlidir.
Çünkü esas ictihad işleminin zor ve karmaşık
olduğu ve çok çeşitli bakış açılarının
bulunduğu yer bu alandır. Daha sonraki dönemlerde ictihad’ın
alanı ve nasıl yapılacağı tartışmaları bu
ikinci durumda söz konusu olmuştur.
İşte bu ikinci alanda gözetilecek bazı ilkelerin olması
gerekir ki, ihtilaflar azaltılsın, doğru-tutarlı
ictihatlar yapılabilsin.
Hukukun gayelerini bilmenin yararı işte bu noktada önem
kazanmaktadır. Zira, düzenli ve sağlıklı hukuk
çözümlemeleri ancak, bu temel ilke ve ölçüler göz
önünde tutularak üretilebilir.
İslâm Hukukunda, hukukun kaynağı, mantığı ve amaçladığı
hedeflerin ele alınıp incelendiği hukuk
felsefesi disiplinine üç temel isim altında yer
verilmektedir.
1.
Makâsıdü’ş-Şârî ya da Makâsıdü’ş-Şerîa
2. Hikmetü’t-Teşrî
3. Felsefetü’t-Teşrî
Şimdi bu temel isimlendirmeleri
sırasıyla ele alabiliriz.
A.
MAKÂSIDÜ’Ş-ŞERÎA
Makâsıd sözcüğü lügatte “maksıd",
kelimesinin çoğuludur. Maksıd ise, mekân ismi
olarak hedeflenen
yer demektir.
Şerîa, sözcüğü ise, lügatte, suyun doğup çıktığı yer, kaynak
anlamına gelir.
Terim olarak şeriat sözcüğü “Allah Teâlanın kullarına
din olarak belirlediği kural ve hükümlerin bütününü”
ifade eder.
Tahir b. Âşûr (ö. 1973), usûlcülerin makâsıdü’ş-şerîa’yı;
“Kanun (koyucu)nun hükümleri vaz‘ ederken, gözettiği
ve hedeflediği, hikmet, hedef, gerekçe ve mânâlardır.
” şeklinde tarif ettiklerinden bahsederken
Allâl el-Fâsî (ö. 1974) ise, “Makâsıdü’ş-şerîa’dan
kastedilen, şârî’in hükümleri koyarken amaçladığı
gaye ve sırlardır. ”
diye bir tanım yapar.
Bu yapılan tanımlardan da anlaşılacağı üzere, makâsıdü’ş-şerîa’dan
kasıt, “kanun
ve hükümlerin rûh ve mantığıdır”
denilebilir.
Tesbit edebildiğimiz kadarıyla, bu ismi ilk kez kullanan
kişi, İmâmü’l-Harameyn
lakabıyla tanınan, ünlü usûlcü ve fakîh, Cüveynî’dir.
(ö. . 478/1085) O bu terkîbi, el-Bûrhân
fî Usûli’l Fıkh adlı eserinde sıkça kullanır.
Meselâ o; şeriatı anlamada makâsıdü’ş-şârînin öneminden bahsederken, usûl-ı fıkıhta
mübah
kavramını inkar eden Mu’tezilî âlim el-Ka’bî
’ye (ö. 319/931) cevap sadedinde şöyle der; “Emir
ve nehiylerde bulunan maksadları iyice kavramayan
kimse, şeriat konusunda bâsiret üzere değildir. ”
“Makâsıdü’ş-şerîa” tabiri Gazzâlî (ö.
505/1111), İbnü’l-Hâcib (ö. 646/1249), İzz b.
Abdisselâm (ö. 660/1261), Karâfî (ö. 684/1284),
Şatıbî (ö. 790/1388), gibi daha sonraki usulcüler
tarafından da çok yaygın bir biçimde kullanılmıştır.
İslâm Hukukunda, hukûkî hükümlerin gaye ve
hedeflerinin söz konusu edildiği kavramlardan biri
de “hikmetü’t-teşrî”
terimidir.
Hikmet
sözcüğü, lügatte engel olup, alıkoymak, demek
olan “hakeme" fiilinden türemiş bir isimdir.
Üzerine binilen hayvanı, sağa sola sapmadan arzu
edilen yöne sevk etmeye yaradığı için Arapça’da
gem’e, “hakeme” denilmiştir.
Nitekim hikmete, sahibini kötü davranış ve
hareketlerden alıkoyduğu için bu ismin verildiği söylenmiştir.
Bunların yanısıra hikmetin daha bir çok anlamından
söz edilmiştir.
Teşrî, sözcüğü ise, ‘şerea' kökünden türemiş tef'îl
kalıbında masdar olup, “yasa
ve kanun koymak” manasını ifade eder.
Terim olarak:“ İnsanın dünya ve ahirette mutlu
olmasını sağlayacak en güzel hükümlerin kainatın
yaratıcısı olan Allah tarafından, Rasûlullah
(sav) aracılığıyla belirlenip düzenlenmesidir.
”
Şeklinde tarif edilmiştir.
Bir isim tamlaması olarak, “hikmetü’t-teşrî” şöyle tarif edilebilir:
“Her hukûkî hükmün konuluşunda, asıl itibariyle
adalet ve maslahat temeline dayalı olarak amaçlanan
hedefler ve gayelerdir. ” Bu
yüzden İslâm Hukukuna göre, adalet ve hakîkî-geçerli
maslahatların dışında amaçlanan hiçbir hedef ve
gaye yoktur.
İslâm Hukuk felsefesini ifade etmek üzere kullanılan
kavramlardan biri de “Felsefetü’t-Teşrî”
dir.
Felsefe, bir ilmî disiplin olarak, “Varlık, bilgi ve değerler
alanına ilişkin problemleri akılcı, tenkitçi yöntemlerle
inceleyen ve temellendiren sistemli fikrî
faaliyetlerin tümünü” ifade eder.
Bir başka deyişle felsefe;
a. Hikmet sevgisi; insan, toplum ve evren hakkında küllî,
bütünsel, kapsayıcı bir îzah denemesi,
b. İnsan zihninin eşyayı yorumlaması; insan aklının
varlık ve oluşu sorgulaması; hakîkati arama
yolunda üretilen bilgiler bütünü,
c. Bizzat birşeyin kendisinin sorgulanması (mesela, konuşmanın
konuşulması, düşünmenin düşünülmesi, tartışmanın
tartışılması),
d. Modern anlamda bütün ilim dallarının, düşünce
tarihinin değişik aşamalarında kendisinden çıktığı
ana disiplinin adıdır.
Teşrî, yukarıda da belirttiğimiz gibi “kanun koyucu tarafından yasa ve kanunların belirlenmesi ve düzenlenmesidir.
” Burada söz konusu İslâm Hukuku olunca, teşrîden
kast edilen, Allah Teâlanın, Nebî aracılığıyla,
insanların hayatını düzenleyici hükümleri
belirlemesidir.
Terim olarak felsefetü’t-teşrî; bütün yasa ve kanunların gaye ve felsefelerini,
konulan hükümlerin gerçekçelerini ve hükümle
hedeflenen amaçlarını ifade eder.
Buna göre, bir mesele hakkındaki şer’î hüküm
ile amaçlanan maddî-mânevî fayda, kamu yararı
maslahatı ve sosyal menfaatler, o hükmün şer’î
hikmetleridir.
İslâm Hukuk literatüründe “felsefetü’t-teşri”
kavramı bu yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır.
Modern hukukta, hukukun kaynağı ve hedefleri,
“hukuk felsefesi” adı altında incelenirken, bu yönelişin
İslâm dünyasındaki yansıması “felsefetü’t-teşrî”
adıyla olmuştur.
|