|
OKUYUCU VE METİN (SEMİYOTİKTEN HERMENÖTİĞE)
Sîzâ KÂSIM - Çeviren: Fethi Ahmet POLAT
İki
alemde yaşıyoruz:
Tabiat
alemi, medeniyet alemi. Tabiat aleminin sağır
ve dilsiz olduğunu
söyleyebiliriz: Ağaçlar,
çiçekler, dağlar,
taşlar,
denizler,
çöller, gezegenler ve yıldızlar;
hayvanlar ve haşerat;
tüm bunlar, bir parçası
olduğumuz
kainatta bizimle birlikte bir yer işgal
eden şeyler
ya da varlıklardır.
Tabiat, aynı
zamanda derinliklerimizde yaşar;
çünkü bizler, biyolojik varlığı
tabiat kanunlarına
boyun eğmiş
olan insanlarız.
Örnek vermek gerekirse
damarlarımızda,
kalbimizde ve organlarımızda
dolaşan
kanı;
derimizin rengini,
saçımızın
yumuşaklığını
ve uzunluğunu
ve hepsi de tabiatın
birer eylemi olan karakteristik özelliklerimizi ve
hasletlerimizi belirleyen genler… Peki ama, acaba bu
saydıklarımızın
tümünün bir anlamı
ya da göstergesi var mıdır?
Öyle görünüyor ki ilk etapta
bu sorunun cevabı
oldukça açıktır:
Hayır!
Dağın,
denizin, kalbin, kanın
ya da siyah deri, yumuşak
saçın
ne anlamı
olabilir?
Peki kanın
kırmızı
olmasının
bir anlamı
var mıdır?
Eğer
yoksa o halde neden bazı
insanlara, ‘damarında
mavi kan dolaşıyor’
denilir? Acaba neden bazı
insanlar derisinin renginin farklı
oluşundan
hoşlanmaz?
Peki insan
niçin denizle mukayese edilir? Yahut güzel bir kadın
gördüğümüzde
onu niçin dolunaya
benzetiriz?
İnsan
tüm gücüyle diğer
alem; medeniyet alemi doğrultusunda
çalışır.
Çünkü
medeniyet; sağır
ve dilsiz alemin, kendisiyle diyaloğa
girilebilecek -konuştuğum
zaman cevap verebilen- dil sahibi bir aleme dönüştürülmesi
demektir. Öncelikle şunu
söyleyebilirim: Tabiat alemi ile medeniyet alemi,
hayat alemi ile gösterge alemi ve yaşayanlar
alemi ile açıklayanlar
alemi arasında
çok güçlü bir çekim mevcuttur.
İnsan,
suskunluk ve sessizlik içerisinde yaşayamaz.
Bu sebeple dil, insanı
diğer
varlıklardan
ayıran
meleke olmuştur.
H. 4. asır
(M. 10) fakîhi Taberî, -dille ilgili çok az konuda
aynı
düşünseler
de- ‘dilin,
insanın
en ayırt
edici özelliği’
olduğu
noktasında
20. asır
dilcisi Chomsky’den farklı
düşünmemektedir.
Taberi şöyle
der: “Allah’ın
kullarına
verdiği
nimetlerin en büyüğü
ve mahlukatına
lütfettiklerinin en değerlisi,
onlara ihsan ettiği
beyan nimetidir. Öyle ki bu nimet sayesinde insanlar
beyan aracılığıyla
vicdanlarında
olanları
açıklarlar.
Onunla nefislerinde bulunan iradeleri ortaya koyarlar.
Onun sayesinde dilleri itaat etmiş,
insanlara
zor gelen şeyler
kolaylaşmıştır.
Onunla tevhide
ererler, tesbih ve takdiste bulunurlar. İhtiyaçlarını
onunla giderir, aralarında
onunla diyalog kurar, tanışır,
iş
görürler…”
Her
ne kadar Chomsky’nin hareket noktası
Taberî’ninkinden özsel anlamda farklı
ise de, -çünkü Chomsky dilin de, tıpkı
insandaki
görme ve yürüme melekesine benzediğini
ya da kuşlardaki
uçma yetisi gibi biyolojik bir meleke olduğunu
savunmaktadır-
dilin orijini hakkındaki
bu büyük farklılığa
rağmen,
her ikisi de, insanı
içerisinde yaşamakta
olduğu
tabiat aleminden farklı
kılan
dilin,
geçmişte
olduğu
gibi bugün de ilk sırayı
aldığı
noktasında
müttefiktir.
Taberî
‘beyan’ı
-bununla en yüksek düzeyleriyle dili kast
etmektedir- tanımlarken
İlahi
Mesajı
göz önünde tutmaktadır.
Yani dilsel bir mucize oluşu
ve tüm mükemmelliğine
rağmen
beşeri
dillerin hepsinden daha anlaşılır
olması
hasebiyle Kuran!. . Oysa Chomsky dilin, kurallarına
boyun eğdiği
ve kazanım
ya da eğitim
yoluyla açıklanamayacak
olan gramatik yapıları
göz önüne
almaktadır.
Taberi’nin önem verdiği
yön, beyan
ve niyet yönüdür.
Yani herhangi bir konuşucu,
içini kuşatan
duyguları
nasıl
açıklar
ve diğer
insanlarla nasıl
iletişim
kurar?...Oysa gramatikçi, üretimci ve dönüşümcü
Chomsky, doğru
gramatik cümlelerin nasıl
üretilebileceğini
ortaya koymaya çalışır.
Bu her iki yaklaşımda
da temel özenin, insan hayatında
dilin üretici ya da işlevsel
rolü üzerinde yoğunlaştığını
görürüz. Ancak bu noktada bizi daha çok
ilgilendiren; bu girizgahın
karşı
tarafındaki
alandır:
Acaba dil nasıl
algılanır?
Ya da nasıl
anlaşılır?
Anlam, herhangi bir
kaynaktan alıcısına
nasıl
iletilir? İnsanlar
birbirini nasıl
anlar?
Peki
‘dilin kaynağı
nedir?’
sorusuna cevap vermeden bu suali nasıl
cevaplandırırız
ki? Bana öyle geliyor ki son otuz yılda
bu sorunun cevabı,
dili elde etmenin biyolojik temelleriyle ilgili
araştırmasının
ilk sonuçlarını
ortaya koyan Amerikalı
dilbilimci Eric Lindbergh’in, araştırmalarıyla
birlikte refleksiv felsefe alanından
nöro-biyoloji sahasına
kaymıştır.
Bugün dilbilimin, doğal-biyolojik
bilimlerde derin köklere sahip olduğuna
kuşku
yoktur.
Ancak bu araştırmalar
hâlâ emekleme aşamasında
olup dilin sosyal ve medeni boyutlarına
dair bir çok yönü henüz aydınlatabilmiş
değildir.
Beşere
ait diğer
her şeyde
olduğu
gibi dilin de hem tabii, biyolojik ve vehbi bir yönü,
hem de kazanımsal
bir yönü
bulunmaktadır.
Bundan dolayı
araştırmamızı,
dil ile beşeri
alandaki ilişkilerimiz
üzerinde serimleyebiliriz.
O
halde az önce dile getirdiğimiz
suallerimize yeniden dönelim: İnsanlar
birbirini nasıl
anlamaktadır?
İçinde
yaşadıkları
alemi nasıl
anlamaktadırlar?
Tabiatı
ve medeniyeti nasıl
anlamaktadırlar?
Kendilerini nasıl
anlamaktadırlar?
Anlama, acaba bilginin karşılığı
mıdır
yoksa ondan farklı
olarak ruhî, aklî
bir durum mudur? Yanlış
anlamadan bahsedebildiğimiz
gibi yanlış
bilgiden
de bahsedebilir miyiz? Anlama, tefsir ve tevile
gereksinim duyar mı
ya da anlama tefsirden önceki bir merhalenin mi adıdır?
Bilgiyle
alakalı
suallerin cevabı,
bilinç sahibi öznenin kendisini kuşatan
alemi bilmesinin mümkün olup olmadığını;
bu alemin bilen özneden bağımsız
bir
varlık
mı
yoksa bu öznede var olan yetiler, tecrübeler ve eğilimlerinden
mi çıkarıldığını
inceleyen epistemolojiye aittir. Epistemoloji, ister
tabiata isterse medeniyete ait olsun, insan varlığının
dışındaki
şeylerin
tümüyle
ilgilenir. Çünkü epistemoloji, ya da bilgi
felsefesi, ‘anlama’ya
adım
attığımız
ilk kapıdır.
Epistemolojideki özsel yön, ‘anlama’
noktasındaki
tutumumuzu
etkilemektedir. Örneğin
alemin bizden bağımsız
bir varlığı
olduğunu
kabul ettiğimiz
andaki anlama ile
alemin bizde var olanın
bir ürünü
olduğunu
kabul ettiğimizdeki
anlama birbirinden farklı
olacaktır.
Epistemoloji
iki temel bölümden oluşur:
İlk
bölüm, tabiat alemine mahsus problemleri içerir ki
bu bölümden doğa
bilimleri neş’et
etmiştir.
İkinci
bölüm ise medeniyet alemine dair problemlerle
ilgilidir ki bu bölümden de beşerî
bilimler doğar.
Kuşkusuz
insana ait olan her şey,
bu iki bölümden birisini tercih edecektir. Ancak iki
alem daha vardır
ki bunlar, neredeyse yapışık
bir şekilde
ikinci bölüme aittirler: Semiyotik ve hermenötik.
Esas
itibarıyla
bu ikisi, insanoğlunun
çevresini, çeşitli
aracılarla
insanî bir çevreye dönüştürmek
için
ürettiği
şeylerle
ilgilenir. Burada ‘insanî’
derken, ‘bir
anlama sahip çevre’yi kast etmekteyim.
Makalemin
henüz başlarında
semiyotik ve hermenötik için bir
tanım
yapmam gerekirse şunu
söyleyebilirim: Hermenötik, metinleri anlama yolları
ve araçlarını
ortaya çıkarmaya
çalışırken
semiyotik, insanoğlunun
icat ettiği
göstergeleri tanıtmaya,
sınıflandırmaya
ve analiz etmeye çalışır.
İlk
etapta, tüm gösterge türleriyle
ilgilendiğinden,
semiyotiğin
daha genel olduğunu
söyleyebiliriz. Oysa hermenötik, doğal
dil çerçevesinde yaratılan
metinlere sıkı
sıkıya
bağlıdır.
Ancak işin
aslına
bakılacak
olursa, her iki alemin de temelde
okuma ameliyesini geliştirdiğini,
onun için
kurallar koyduğunu
ve okumayla
ilgili her türlü probleme el attığına
şahit
oluruz. Gerçekte hem semiyotik hem de hermenötik,
göstergeler ve metinleri okumak için başvurmak
zorunda olduğumuz
yöntemlerden ibarettir.
Herhangi
bir okuyucu, herhangi bir metne yöneldiği
zaman ne olur? Okuyucuyla metin arasındaki
bu karşılaşmadan
doğan
ilişkinin
türü nedir? Metin ile okuyucuyu birbirinden ayırmak
mümkün müdür? Okuyucu metinde neyi arar?
Sanırım
okuma uğraşısını,
bir tür helezonik bir merdivene tırmanma
tarzı
olarak
takdim edebilirim. Öncelikle birinci basamağa
adım
atılır.
Burası
tüm çeşitleriyle
birlikte göstergeler katıdır.
Ardından
ikinci kata; her türlü metne ait olan dil katına
ulaşılır.
Daha sonra metnin tefsir ve tevilinden ibaret
olan üçüncü kata, en nihayet ulaşma
imkanına
sahip olduğumuz
dördüncü
kata, zirveye… Burası,
bütüncül kavrama/kuşatma
ya da metinle hemhâl olma katıdır.
|