|
SELÇÛKÎLER DEVRİNDE MEZÂHİB
Mehmet ŞEREFEDDİN
Selçûkîlerin
birinci padişahı Tuğrul
Bey’(455/1063)in veziri Amîdülmülk Ebu Nasr Kündürî (456/1064) tarafından
436(/1044) tarihinde ihdâs olunan azîm ve medîd bir hadise, Mezâhib-i İslamiyye
Tarihi’nin en mühim vukûâtından birini teşkil
eylemektedir.
Mezheben
Mu’tezilî olmakla, halk-ı ef’âle kâil bulunan Amîdülmülk,
sâir
mezâhibin de sû-i i’tikâdâtını cem’ ile, aynı
zamanda Râfızîler
gibi Şeyheyn’e
ve sâir ashaba sebbediyor ve Kerrâmiyye ve Mücessimeler
gibi Cenab-ı
Hakk’ı
tecsîm eyliyor idi.
Bu
babtaki koyu ve muzlim tassubuna inzimâm eden diğer bir mesele var idi ki; Amîdülmülk’ün
‘inân-ı
ihtiyarını
(tercih dizginini) elinden alıp,
kendisini irtikâb ettiği
tarz-ı
harekete sevk eden asıl bu idi. Şöyle ki:
Nisabur’da
Şafiîlerin
reisi olan pederi Cemâlü’l-İslam Kâdı Ebu Ömer’(Hibetullah b.
Muhammed b. el-Hüseyn 440/1048)in vefatından
sonra, Üstaz Ebu Kasım Kuşyeri’(465/1072)nin delâlet
ve tavassutuyla, pek genç iken Tuğrul Bey tarafından
bir hil’atle kendisine pederinin bu riyâset ve
lâkabı tevcih edilen, Mezheb-i Eş’arî
üzre usûl-i diniyyeye vakıf ve bu hususta hararetli bir müdafi
bulunmakla beraber deha, asâlet ve necâbetiyle
ve erbab-ı müracata
bazı
kere def’aten bin lira vermek gibi büyük bir sehâ ve lütuf ve âtıfetiyle
ve bunlardan başka
fevkal’ade şecâatıyla
umûmun hürmet ve muhabbetini kazanan, hergün
sofrası Hanefi ve Şafiî
eimmesine küşâde
olup, ikâmetgâhı
bilumum ulemanın
müllteka (buluşma) ve mahall-i münazara ve mübahasesi
olan, bu her türlü evsaf ve mezâyâsıyla Nisabur’un yegâne medar-ı şerefi
bulunan, ulema ve muhaddisînden Üstaz Ebu Sehl (Muhammed)
b. el-Muvaffak (el-Bistâmî) (456/1064) var idi
ki; bu zatın vezârete intihâb
edileceğinde
kimse şüphe
etmiyor ve işte,
bittab’ böyle bir zatın vücûdunu Amîdülmülk çekemiyor,
olanca kuvvetiyle istirkâb ediyor (son derece kıskanıyor) idi. Bunun için, en başta
bu zat olmak
üzere, bütün Eşâ’ira
aleyhine hareketle bunları Tuğrul Bey’in nazarında ıskat
etmek icâb ediyor idi ki; bu suretle Amîdülmülk,
asıl maksadı olan mevkiini muhakkak bir
tehikeden kurtardığı gibi, bî emân (amansız) hücûmlarını en
çok erbâb-ı
ݑtizale
tevcih eylemiş
olan Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’(324/935)den de ayrıca intikam
alarak teşfiye-i sadr etmiş (gönlünü
rahatlatmış) olacak idi. Bunun için ibtidâ,
sûret-i haktan görünerek, Tuğrul Bey’in her pazartesi ve
perşembe
günleri oruç tutan sadık
bir Sünnî ve Hanefi olmasından istifadeyle, kemal-i sühûletle
kendisinden bid’at sahiplerine minberlerde la’net olunmağa
emir aldı. Tuğrul
Bey’in yalnız
bu emri, Amîdülmülk’ün maksadı için kâfi idi. Usûlen
Mu’tezili olan birkısım
Hanefilerin, maksadına
hizmet için müheyyâ (hazır) bir kuvvet olduklarından
emin idi. Bunlar, vezir ile derhal birleşerek Tuğrul Bey’i Mezheb-i Şafiî
ve umûmiyetle Eşa’ira
aleyhine birtakım
isnâdât ile tahrik etmeye başladılar. Bu si’âyetlerin
(jurnallerin) ve aslı
olmayan bu isnâdâtın
neticesi olarak, bir müddet sonra, usûlen Eş’arî olan Hanefiler de dahil
olduğu
halde, bütün Şafiîler
bid’at sahiplerinden olmuş, kendileri va’z ve tedris ve
hitâbet gibi vezâif-i dîniyye icrasından men’ olunup Tuğrul
Bey’in bu emri suisti’mal edilmiş ve hassaten sermezhep
(mezhebin başı,
imamı)
Ebu-l-Hasen el-Eş’arî
ve bilumum Ehl-i Sünnet’e resmen ve alenen minberlerde
sebbedilmeye başlanılmış
idi. Nisaburdaki Şafiilerin
reisi olan mezkûr Ebu Sehl b. el-Muvaffak, kıyâm ile Rey’de bulunan ordugâha
biddefe’ât mürâcaâttan geri durmadıysa da, Tuğrul Bey’i görmeye muvaffak
olamadı.
Çünkü Tuğrul
Bey ile mülâkât (buluşmak)
ancak, hasım
olan Amîdülmülk’ün vesâtâtına mütevakkıf
bulunuyor idi.
Aradan
çok geçmeden Tuğrul
Bey tarafından
er-Reîs el-Furâtî (Ebu’l-Fazl Ahmed b.
Muhammed b. Ahmed 446/1054), Üstâz Ebu Kasım
Kuşeyrî,
İmâmu’l-Harameyn
(478/1085), Ebu Sehl b. el-Muvaffak’ın tevkîf ve nefy (sürgün) ve
iclâ (kovulma)ları için
bir emir vurûd etti ve bu emir alenen halka
okundu. Bu sırada
maksad-ı hakîkî
kendisi olan Ebu Sehl b. el-Muvaffak,
Nisabur’dan hariç bulunmakla, ayak takımı derhal şehirde buldukları Üstâz
Ebu Kasım
Kuşeyrî
ve er-Reîs el-Furâtî’yi tutup hakaretlerle sürüklemiş ve şehrin eski kalesine hapseylemiş idiler.
İmamu’l-Harameyn
ise işin
vahâmetini evvelce anlayıp ihtifâ eylemiş ve
gizlice Kirmân tarîkıyla
Hicaz’a azîmet eylemiş idi ki, kendisine bu ünvan,
oradaki bu sûretle olan dört sene kadar mücâveretinden
dolayı verilmiş idi.
Kuşeyrî
ile Furâtî kalede bir aydan ziyâde mahpûs kaldılar. Şecâat ve nufûzuna güvenen
Ebu Sehl b. el-Muvaffak harp ve darbe kâdir
adamlarıyla Bâharz tarafından
hareketle Nisabur kapısına geldi ve bu iki zatın
tahliyesini talep etti. Mersûm-i sultânî mûcibince
kendisinin de tutulup onların
yanına götürüleceği sûretiyle
vukû’ bulan tehdîdâta ehemmiyet vermeyerek
talebinde devam etti ve gece şehre
girip Kuşeyrî
ile Furâtî’yi cebren almaya karar verdi. Beldenin valisi de İbnu’l-Muvaffak
ile harbe hazırlanmış idi.
Ebu
Sehl geceleyin şehrin
kapısı yanında
olan kendisine âit bir köy üzerine yürüdü ve buradan birdenbire şehir
dahilindeki mahellesine ve hânesine girmeye muvaffak oldu ve yanındakiler
yüksek nakkâre (kös) sesleriyle bu
muvaffakiyetlerini ilân ettiler.
Sabah
olunca bazı
zatlar sulh için araya girip vâliye Üstâz ile
Reîs’in ıtlâk olunmasını (salıverilmesini) rica ettilerse de,
vali sulha yanaşmayıp askerleriyle Ebu Sehl’in
mahallesine yürüdü. Sokakta muhârebe ediliyor
ve Ebu Sehl’in adamları sebât
ve mukâvemet gösteriyorlar, kahramanca mudâfaa
ediyorlar idi. Hücûm nöbeti bunlara gelince hep
birden def’aten hücûm ile askeri târumâr ve
valiyi
cerîhadâr (yaralı)
eylediler. Fitnenin teskîni için halk araya
girmiş ve Üstâz ile Reîs’i
kaleden alıp
Ebu Sehl’in hanesine teslim etmiş idiler. Ebu Sehl, matlûbuna nâil
olmuş
idiyse de muhâlefet vâkıasından
dolayı müsamaha
edilmeyeceğini
biliyor ve binâen’aleyh havf ve herâs (korku) içinde bulunuyor idi. Bazı
adamlarıyla
bilmuşâvere,
Üstüvâ tarafına
çıkıp
oradan Tuğrul
Bey’e dehâlete (ulaşmaya)
karar verdiler. Muhâsımlar dahi diğer
bir tarîk ile Tuğrul
Bey’e gidiyorlar idi. Rey’de cümlesi birleştiler. Tuğrul
Bey’e mâcerâ (olay) hikâye olunmuş ve Şâfiler’in cümlesi ve husûsiyle
Ebu Sehl
hakkında
luzûmu kadar söz söylenmiş idi. Kendi eliyle teslîm-i
nefs eylemiş
olan Ebu Sehl derhal derdest olunup bir kaleye hapis ve emvâli müsâdere ve
çiftlikleri bey’ ve furûht olundu (satıldı).
Her ne
suretle ise bilâhere bu felâketten tahlîs-i girîbâne
(yakasını kurtarmaya)
muvaffak olmuş ve
Hicaz’a azîmet eylemiş idi. İşte, sırf Amîdülmülk’ün sâikâ-i taassup ve te’mîn-i
mevki’ dâ’iyesiyle (tassup sebebi ve makam
elde etme sevdasıyla) îkâ’
etmiş (yapmış) olduğu bu
hareket, Horasan, Şam, Irak,
Hicaz gibi aktâr-ı
islamiyyeyi herc ü merc etmiş, ve usûlen Eş’arî olan bilimum Mezâhib-i Ehl-i Sünnet ulemâ
ve eimmesini terk-i dâr ve diyâra mecbûr eylemiş idi. Nisabur, Merv gibi Horasan merâkizindeki
ulemânın bir kısmı Irak’a ve içlerinde meşâhîr-i
muhaddisînden Hafız Ebu Bekr
Beyhakî (458/1065) ve ekâbir-i mutasavvifeden
felâket-dîde (felâketzede) Üstâz Ebu Kasım Kuşeyrî ve İmâmu’l-Harameyn
olmak üzre bir kısm-ı azîmi
dahi Hicaz’a gitmişler idi
ki; o sene hacda bunlar gibi terk-i diyâra mecbûr
olmuş Şafiî ve
Hanefî tam dörtyüz kadar kadı bulunmakta idi. Vak’a
ibtidâen bütün mezâhib ulemâsınca kemâl-i hayretle karşılanmış ve aktâr-ı
islamiyyeden Arabî ve Fârisî lisanlarıyla istiftâ sûretleri etrafa yayılarak büyük bir hareket gösterilmiş idi. Bu fetvâlarda
İmam
Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’nin
‘uluvv-i ka’b ve menzileti nazar-ı dikkati câlip bir sûretle gösteriliyor ve meslek u
hidemâtı izâh
olunarak kendisine la’net ictisârında (cesaretinde) bulunanların veliyyu’l-emr tarafından şiddetle men’i luzûmu ihtâr olunuyor;
nihâyetleri Malikî, Hanbelî, Şafiî ve Hanefî eimme ve ulemâsı tarafından imza
ediliyor idi.
|