|
İSLÂMÎ BİR DİN BİLİMLERİ METODOLOJİSİNİN TEŞEKKÜLÜNE DOĞRU: BÎRÛNÎ ÖRNEĞİ
Kamar Oniah KAMARUZAMAN - Çeviren: Muhammet TARAKCI
Pek çok disiplin gibi Din
Bilimleri (Religionswissenschaft) de iki unsurdan oluşur:
Muhteva ve metodoloji. “Muhteva” ile, gerek şu anda dünyada var olan
gerekse artık müntesibi
kalmamış dinleri kapsayan konular anlaşılır.
“Metodoloji” ile kastedilen ise dinler ile ilgili
çalışmalarda kullanılan
yaklaşım ve
yöntemlerdir. Din Bilimleri’nin islâmîleştirilmesi derken, burada söz
konusu olan, gayet tabii, muhteva değil, metodolojidir. Gerçekten de
muhtevanın
“islâmîleştirilmesi”
mümkün değildir.
Zira bu içerikler, yani İslâm’ın dışında kalan dinler, kendi içlerinde
sabit ve karmaşık bir şekilde formüle edilip
belirlenmiş bütünlerdir;
herhangi bir parçasının değiştirilmesi,
bu dinlerin özünü ve kimliğini tamamıyla değiştirecek ve onları
olduklarından
başka
bir şey
haline getirecektir. Meselâ Hıristiyanların
teslis ve Hinduların
Trimurti
inanışı,
Hint ve Hıristiyan
teolojilerinin temel kavramlarıdır. İslâm ise, gerek birçok
uknûm (öz) içinde bir tanrı, gerekse sayısız
tanrılar
anlamında,
ulûhiyetin parçalara bölünmesini kabul etmez. İslâmîleştirmek amacıyla
bu kavramları
yeniden açıklamak,
onların özlerini
o derece değiştirecektir
ki bu yeni anlamları
teslis veya Trimurti diye tanımlamak artık mümkün olmayacaktır. Hıristiyanlık’ta
ve Hinduizm’de tarif edildiği ve kavramlaştırıldığı şekliyle
bir teslis ve Trimurti olmaksızın, Hıristiyanlık ve Hinduizm olamaz. Başka
bir örnek ise, tenâsüh yani karma-samsara ile
ilgili Hindu ve
Budist doktrinlerdir. İslâm’da
tenâsüh veya yeniden doğuş gibi bir anlayış
bulunmazken, Hinduizm ya da Budizm’in karma-samsara doktrinleri nasıl
islâmîleştirilebilir?
İslâmileştirmek
maksadıyla
karma-samsara’nın
tabiatını değiştirmek,
ona olduğundan
tamamen farklı
karakter verecek ve böylece karma-samsara anlayışını yok edecektir. Hinduizm ve
Budizm’de görüldüğü
şekliyle
bir karma-samsara anlayışı olmadan, Hinduizm ve
Budizm’den söz edilemez. Böyle bir durumda, Müslüman
bir din bilimcinin, Ebû
Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî’nin sözlerine
kulak vermek uygun olacaktır. Şöyle
der Bîrûnî:
Hakikatin dışındaki her şey bir sapmadır ve
küfür hakikatten uzaklaşması
sebebiyle tek millettir.
Gerçekten de ister teolojik, ister itikadi, isterse
ibadetle ilgili konularda olsun, diğer dinlerin “islâmîleştirilmesi”
veya herhangi bir şekilde
tashih edilmesi söz konusu olamaz; zira her din,
kendi içinde bir bütünlüğe
sahiptir. Ayrıca İslâm’ın doğası,
iman ve akide konularında senteze izin vermemektedir.
İslâm’da
diğer inanç
sahipleri için açık
olan yegâne kapı,
İslâm’ı gönülden
ve bilinçli olarak kabul edip Müslüman olmaktır. Aksi takdirde İslâm
sınırlarının dışında
kalacaklardır. İslâm,
şüphesiz
ki, kısmî
bir imanı
(bazı şeylere
iman edip diğerlerini
reddetmeyi) kabul etmez. Bunun sebebi, İslâm’ın inanç yapısının
daha başlangıçta,
yani Hz. Peygamber döneminde tamamlanmış olmasıdır. Bu nedenle İslâm,
inanç ve ibadet konularında
herhangi bir arttırmaya veya azaltmaya izin
vermez. Başka
bir deyişle,
bir inanç ve din olarak İslâm, başlangıcından itibaren tamamlanmış
kusursuz bir dindir.
Bu, diğer
dinlerde bulunmayan bir özelliktir. Meselâ, Hıristiyanlık’ta bir gelişme süreci,
Yahudilik’te dinin aslının değiştiği
görülmektedir. Hinduizm’de teolojik ve ritualistik
farklılıklar,
Budizm’de yerel inanç farklılıkları ve içinde bulunulan ortama
uygunluk
veya Uzak Doğu
dinlerinde ve din felsefelerinde klan, kabile ve köylü inançları
kabul edilmektedir. Zerdüştîlik’te inanç yapısının değiştiği ve geliştiği söylenmektedir.
Sihizm ise diğer
dinlerin doktrin ve teolojilerinin uzlaştırılması temeline dayanmaktadır.
İslâm söz konusu olduğunda gelişim ve değişmelerin, sadece inanç yapısının ve
ibadetlerin dışında kalan konularla ilgili olduğu
belirtilmelidir.
İnanç
ve ibadetlerin dışında kalan bu değişiklikler,
zaman-mekân
bağlamında
meydana gelen zorunlu gelişmelere
hazır
olabilmek ve ayak uydurabilmek için gereklidir; ancak bu gelişmeler
bile Şeriat
tarafından
kontrol edilmekte ve tevhit ruhu ile sınırlandırılmaktadır.
Bu durumda dinlerarası işbirliği ile dinler ve toplumlararası
birliktelik ruhu, inanç yapısı ve
ibadet alanının dışında
düşünülmelidir.
Vekillik ve şahitlik
ile yükümlü olan Müslümanların, bıkıp usanmadan, rengine ve dinine
bakmadan bütün insanlarla işbirliği yapmayı kabul
ve takdir etmemesi ve onları muhafaza eden bir tutum içinde
olmaması düşünülemez.
Bu nedenle Müslümanlar, çoğulcu bir toplumda yaşamayı
beklemeli ve buna alışmalıdır. Bununla birlikte işbirliği ve
birliktelik ruhu, inancın bozulmasını gerektirmemekte;
böyle bir şeye
işaret
ya da temayül etmemektedir. Şüphesiz ki hiçbir Müslüman,
inancının
zayıflatılmasını,
sulandırılmasını,
tecrit edilmesini
ima ya da teşvik
eden herhangi bir programa katılmayacaktır.
Beşeri
ihtiyaçlar ve ilişkiler
ile ilgili sorumluluklar senkretizme sevk etmemeli, ibadet ruhu içinde
algılanmalı ve
karşılanmalıdır.
Bu bağlamda Attas’ın dile getirdiği ve
Malakka dilinde bir kelime olan “muhibah”,
çoğulculuk
konusunda Müslümanların tavrını en iyi şekilde
yansıtmaktadır.
Çünkü “muhibah” kelimesi, sevgi, saygı ve birlikteliği anımsatmaktadır;
bu anlamda bir tenezzül tutumunu ima eden İngilizce “dinî tolerans”
teriminden oldukça farklıdır.
Dinî tolerans,
kişinin,
meyli olmayan bir şeye
veya kimseye tahammül etmek zorunda olması
anlamına
gelmez.
“Muhibah” kelimesi ise, asla inanç konusunda bir
uzlaşmayı ifade etmemektedir.
Tekrar
belirtmek gerekirse, Din Bilimleri’nin “islâmîleştirilmesi” meselesi, sadece bu disiplinin
metodolojisi ile ilgilidir, muhtevası ile değil. Bununla birlikte, Müslüman bir bakış açısıyla
metodolojilerin analizini yapmadan önce, ilk olarak,
hem İslâm dünyasında hem de
Batı’da bu
disiplinin tarihçe ve gelişimine bakmak gerekmektedir.
|