ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Hakkı Ş. Yasdıman: HIRİSTİYANLIĞIN MİMARI PAVLUS'UN KADINLARIN ÖRTÜNMESİYLE İLGİLİ SÖZLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Hulusi Arslan: DOĞAL FELAKET VE ISTIRAPLAR KONUSUNDA KELAMCILARIN GÖRÜŞLERİ -TAHLİL, TENKİD VE ÖNERİLER-
Ekrem Keleş: RÜ’YET-İ HİLAL MESELESİ
Mustafa Ertürk: ÇOCUĞUN DÎNÎ EĞİTİMİNDE KULLANILAN BİR HADÎS VE TAHLÎLİ
Cağfer Karadaş: KELAM ATOMCULUĞUNUN KAYNAĞI SORUNU
Osman Güner: ERDEM VE ESARET ARASINDA YOKSULLUK
-İslam Geleneğinde Yoksulluk Söyleminin İzdüşümleri-
Ejder Okumuş: KÜRESELLEŞME VE MEDENİYETLERARASI DİYALOG
Ali Tenik: AHÎLİĞİN TASAVVUFÎ BOYUTU VE ŞANLIURFA’ DA AHÎLİK İZLERİ
Kamar Oniah Kamaruzaman Çeviri: Muhammet Tarakcı: İSLÂMÎ BİR DİN BİLİMLERİ METODOLOJİSİNİN TEŞEKKÜLÜNE DOĞRU: BÎRÛNÎ ÖRNEĞİ
Sîzâ Kâsım Çeviri: Fethi Ahmet Polat: OKUYUCU VE METİN (SEMİYOTİKTEN HERMENÖTİĞE)
W. Montgomery Watt Çeviri: Tuncay İmamoğlu - Celal Büyük: KUR’ÂN’DA ELEŞTİRİLEN HIRİSTİYANLIK
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Ali Pekcan: MAKÂSIDÜ’Ş-ŞERÎA BİLGİSİNİN ÖNEMİ

Erdinç Ahatlı: İZMİRLİ İSMAİL HAKKI’NIN YENİDEN NEŞREDİLEN HADİS TARİHİ ADLI ESERİ ÜZERİNE

 
NOSTALJİ:
Mehmed Şerefeddin: SELÇÛKÎLER DEVRİNDE MEZÂHİB
  makaleler


İSLÂMÎ BİR DİN BİLİMLERİ METODOLOJİSİNİN TEŞEKKÜLÜNE DOĞRU: BÎRÛNÎ ÖRNEĞİ

Kamar Oniah KAMARUZAMAN - Çeviren: Muhammet TARAKCI

Pek çok disiplin gibi Din Bilimleri (Religionswissenschaft) de iki unsurdan oluşur: Muhteva ve metodoloji. “Muhteva” ile, gerek şu anda dünyada var olan gerekse artık müntesibi kalmamış dinleri kapsayan konular anlaşılır. “Metodoloji” ile kastedilen ise dinler ile ilgili çalışmalarda kullanılan yaklaşım ve yöntemlerdir. Din Bilimleri’nin islâmîleştirilmesi derken, burada söz konusu olan, gayet tabii, muhteva değil, metodolojidir. Gerçekten de muhtevanın “islâmîleştirilmesi” mümkün değildir. Zira bu içerikler, yani İslâm’ın dışında kalan dinler, kendi içlerinde sabit ve karmaşık bir şekilde formüle edilip belirlenmiş bütünlerdir; herhangi bir parçasının değiştirilmesi, bu dinlerin özünü ve kimliğini tamamıyla değiştirecek ve onları olduklarından başka bir şey haline getirecektir. Meselâ Hıristiyanların teslis ve Hinduların Trimurti[1] inanışı, Hint ve Hıristiyan teolojilerinin temel kavramlarıdır. İslâm ise, gerek birçok uknûm (öz) içinde bir tanrı, gerekse sayısız tanrılar anlamında, ulûhiyetin parçalara bölünmesini kabul etmez. İslâmîleştirmek amacıyla bu kavramları yeniden açıklamak, onların özlerini o derece değiştirecektir ki bu yeni anlamları teslis veya Trimurti diye tanımlamak artık mümkün olmayacaktır. Hıristiyanlık’ta ve Hinduizm’de tarif edildiği ve kavramlaştırıldığı şekliyle bir teslis ve Trimurti olmaksızın, Hıristiyanlık ve Hinduizm olamaz. Başka bir örnek ise, tenâsüh yani karma-samsara ile ilgili Hindu ve Budist doktrinlerdir. İslâm’da tenâsüh veya yeniden doğuş gibi bir anlayış bulunmazken, Hinduizm ya da Budizm’in karma-samsara doktrinleri nasıl islâmîleştirilebilir? İslâmileştirmek maksadıyla karma-samsara’nın tabiatını değiştirmek, ona olduğundan tamamen farklı karakter verecek ve böylece karma-samsara anlayışını yok edecektir. Hinduizm ve Budizm’de görüldüğü şekliyle bir karma-samsara anlayışı olmadan, Hinduizm ve Budizm’den söz edilemez. Böyle bir durumda, Müslüman bir din bilimcinin, Ebû Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî’nin sözlerine kulak vermek uygun olacaktır. Şöyle der Bîrûnî:

Hakikatin dışındaki her şey bir sapmadır ve küfür hakikatten uzaklaşması sebebiyle tek millettir[2].

Gerçekten de ister teolojik, ister itikadi, isterse ibadetle ilgili konularda olsun, diğer dinlerin “islâmîleştirilmesi” veya herhangi bir şekilde tashih edilmesi söz konusu olamaz; zira her din, kendi içinde bir bütünlüğe sahiptir. Ayrıca İslâm’ın doğası, iman ve akide konularında senteze izin vermemektedir. İslâm’da diğer inanç sahipleri için açık olan yegâne kapı, İslâm’ı gönülden ve bilinçli olarak kabul edip Müslüman olmaktır. Aksi takdirde İslâm sınırlarının dışında kalacaklardır. İslâm, şüphesiz ki, kısmî bir imanı (bazı şeylere iman edip diğerlerini reddetmeyi) kabul etmez. Bunun sebebi, İslâm’ın inanç yapısının daha başlangıçta, yani Hz. Peygamber döneminde tamamlanmış olmasıdır. Bu nedenle İslâm, inanç ve ibadet konularında herhangi bir arttırmaya veya azaltmaya izin vermez. Başka bir deyişle, bir inanç ve din olarak İslâm, başlangıcından itibaren tamamlanmış kusursuz bir dindir[3]. Bu, diğer dinlerde bulunmayan bir özelliktir. Meselâ, Hıristiyanlık’ta bir gelişme süreci[4], Yahudilik’te dinin aslının değiştiği[5] görülmektedir. Hinduizm’de teolojik ve ritualistik farklılıklar[6], Budizm’de yerel inanç farklılıkları ve içinde bulunulan ortama uygunluk[7] veya Uzak Doğu dinlerinde ve din felsefelerinde klan, kabile ve köylü inançları[8] kabul edilmektedir. Zerdüştîlik’te inanç yapısının değiştiği ve geliştiği söylenmektedir[9]. Sihizm ise diğer dinlerin doktrin ve teolojilerinin uzlaştırılması temeline dayanmaktadır[10]. İslâm söz konusu olduğunda gelişim ve değişmelerin, sadece inanç yapısının ve ibadetlerin dışında kalan konularla ilgili olduğu belirtilmelidir. İnanç ve ibadetlerin dışında kalan bu değişiklikler, zaman-mekân bağlamında meydana gelen zorunlu gelişmelere hazır olabilmek ve ayak uydurabilmek için gereklidir; ancak bu gelişmeler bile Şeriat tarafından kontrol edilmekte ve tevhit ruhu ile sınırlandırılmaktadır.

Bu durumda dinlerarası işbirliği ile dinler ve toplumlararası birliktelik ruhu, inanç yapısı ve ibadet alanının dışında düşünülmelidir. Vekillik ve şahitlik ile yükümlü olan Müslümanların, bıkıp usanmadan, rengine ve dinine bakmadan bütün insanlarla işbirliği yapmayı kabul ve takdir etmemesi ve onları muhafaza eden bir tutum içinde olmamasışünülemez. Bu nedenle Müslümanlar, çoğulcu bir toplumda yaşamayı beklemeli ve buna alışmalıdır. Bununla birlikte işbirliği ve birliktelik ruhu, inancın bozulmasını gerektirmemekte; böyle bir şeye işaret ya da temayül etmemektedir. Şüphesiz ki hiçbir Müslüman, inancının zayıflatılmasını, sulandırılmasını, tecrit edilmesini ima ya da teşvik eden herhangi bir programa katılmayacaktır[11]. Beşeri ihtiyaçlar ve ilişkiler ile ilgili sorumluluklar senkretizme sevk etmemeli, ibadet ruhu içinde algılanmalı ve karşılanmalıdır. Bu bağlamda Attas’ın dile getirdiği ve Malakka dilinde bir kelime olan “muhibah”[12], çoğulculuk konusunda Müslümanların tavrını en iyi şekilde yansıtmaktadır. Çünkü “muhibah” kelimesi, sevgi, saygı ve birlikteliği anımsatmaktadır; bu anlamda bir tenezzül tutumunu ima eden İngilizce “dinî tolerans” teriminden oldukça farklıdır. Dinî tolerans, kişinin, meyli olmayan bir şeye veya kimseye tahammül etmek zorunda olması anlamına gelmez. “Muhibah” kelimesi ise, asla inanç konusunda bir uzlaşmayı ifade etmemektedir.

Tekrar belirtmek gerekirse, Din Bilimleri’nin “islâmîleştirilmesi” meselesi, sadece bu disiplinin metodolojisi ile ilgilidir, muhtevası ile değil. Bununla birlikte, Müslüman bir bakışısıyla metodolojilerin analizini yapmadan önce, ilk olarak, hem İslâm dünyasında hem de Batı’da bu disiplinin tarihçe ve gelişimine bakmak gerekmektedir.


[1] Trimurti: Hinduizm’deki teslis anlayışıdır. Bu teslis inancına göre Hakikat’in üç formu olarak görülen Brahma, yaratıcı; Şiva, yıkıcı, Vişnu ise koruyucudur. Geniş bilgi için bkz. Alf Hiltebeitel, “Hinduism”, ER, VI/349 (çev. ).

[2] Ebû Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî, Fî Tahkîk Mâ li’l-Hind min Makûle Makbûle Fi’l-Akl ev Merzûle (veya bilinen adıyla Kitâbu’l-Hind), s. 18.

[3] Geniş bilgi için bkz. S. M. Nakip Attas, Prolegomena to the Metaphysics of Islam: An Exposition of the Fundamental Elements of the Worldview of Islam (Kuala Lumpur: ISTAC, 1995), s. 1-14.

[4] Meselâ Hıristiyan teolojisindeki, özellikle Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan teslis inancındaki tarihsel gelişime bakınız. Bu temel doktrinin bugünkü şekline gelmesi, M. S. 325 yılındaki İznik Konsili’nden başlamak üzere değişik ekümenik konsillerde alınan kararlar aracılığıyla, 600 yıldan fazla bir sürede gerçekleşmiştir.

[5] Örnek olarak Eski Ahit’te, Patriyarkal Dönem’in monolatry anlayışından (monolatry: tek bir Tanrı’ya inanmak, ancak bu tanrının yegâne Tanrı olduğunu iddia etmemek), Musa tarafından açıklanan ve daha sonra peygamberler tarafından da kabul edilen mutlak monoteizme doğru bir gelişmenin izine rastlanmaktadır.

[6] Bu nedenle Hindular arasında monoteistler, politeistler ve hatta ateistler bulunmaktadır. Dinsel tören ve ibadetler kast sınıflarına göre değişmektedir. Ünlü Hindu formülü şöyledir: “Aynı Hakikate giden pek çok yol vardır”.

[7] Söz gelimi, Theravada, Mahayana, Vijriyana, Zen Budizm gibi farklı mezheplerde görüldüğü üzere yerel inanç ve uygulamalarla uzlaşılmasına ve böylece meydana gelen değişikliklere dikkat ediniz.

[8] Çin ve Japon dinlerindeki atalara tapınma örnek olarak gösterilebilir. Bu inanış sebebiyle Şintoizm’e ve Çin dinlerine girmek mümkün değildir. Çünkü kişi ibadet etmek için kendi seleflerine veya atalara sahip olmak zorundadır; zira atalar paylaşılamaz. Bu nedenle bir geçmiş zorunludur ve her din değiştirme, geçmişi olmayan bir “başlangıç” gerektirdiği için, ihtida mümkün değildir.

[9] Zerdüşt’ün öğrettiği şekliyle Zerdüştîlik başlangıçta bir monoteizm inancı idi. Bu inanç sisteminde Ahura Mazda, kendisine hakkıyla ibadet edilmesi gereken Yaratıcı Tanrı’ydı. Zamanın değişmesiyle ve bir din için çok iyi olmayan bir kader sebebiyle Zerdüştîlik, tedricen sayısız anlayışları bünyesine almıştır. Bu sebeple bugün bazı Zerdüştîler hâlâ mutlak monoteistken, bazıları düalist, bazıları da politeisttir.

[10] Sihizm, İslâm ile Hinduizm’i uzlaştırma teşebbüsüdür. Teolojide monoteist karakteriyle İslâm’a yaklaşan Sihizm, doktrinde ise tenâsüh, kurtuluş gibi Hindu doktrinlerini benimsemesi sebebiyle Hinduizm’e yaklaşmıştır.

[11] Bu sebeple el-Attas’a katılıyor ve “dinlerin aşkın birliği”, “aynı hakikate giden farklı yollar”, “Hakikatin farklı yüzleri”, “Aynı Hakikatin ifadeleri (veya varyasyonları)” gibi kavramları kesinlikle kabul etmiyorum. Dinler arasında bazı benzerliklerin, ortak ilgilerin bulunduğu doğrudur. Her şeyden önce, din ve dindarlık hissi, insanın temel özüne, yani rûhî yönüne hitap eder, onu cezp eder; ve bu öz de bütün normal insanlarda bulunmaktadır. Ancak yine de bu ihtiyacın yorumları, ifadeleri ve tezahürleri tamamıyla farklıdır. Bu nedenle Mistisizm’de olduğu gibi benzer şekiller (formlar) alan ifade ve tezahürler bile, oldukça farklı kavramlara ve inanç yapılarına dayanmaktadır. Bkz. El-Attas, Prolegomena, s. 1-14. Şüphesiz ki böyle bir (yanlış) anlayışın tehlikesine karşı İslâm dünyasını ilk uyaran kişi Prof. Attas olmuştur.

[12] Aşk, sevgi, dostluk anlamına gelen Arapça muhabbet kelimesinden alınmıştır.