|
AHÎLİĞİN TASAVVUFÎ BOYUTU VE ŞANLIURFA’ DA AHÎLİK İZLERİ
Ali TENİK
Tasavvuf
toplumsal, kültürel, estetik ve bilimsel boyutları
olan bir gerçektir.
Tekke, zâviye, dergâh ve hânkâh isimleriyle
bilinen sûfî merkezleri, özgür bir rûh ve hayat
boyu devam eden eğitim
yuvaları
oluşturmuşlardır.
Bu merkezler, sadece
manevî eğitim
hizmeti vermemişler;
aynı
zamanda içinde yaşadıkları
toplumların
örf ve adetleri gibi yüksek değerlere
hizmet ederek; birer kültür ve entelektüel düşünce
merkezleri olmuşlardır.
Bunun en güzel örneğini
yıllardır
ülkemizde büyük bir sanat icra eden
Mevlevî tarîkatı
ve benzeri topluluklar vermektedir. Osmanlılar
döneminde
yüzyıllar
boyunca Mevlevî tekkeleri, hat, desen, klasik müzik
ve edebiyatta en ince örnekleriyle toplumun kültürüne
büyük katkılarda
bulunmuştur.
Mevlevî tekkeleri, Arapça, Farsça hatta
bazen İtalyanca
olmak üzere yabancı
diller öğretmiştir.
Onlar,
ayrımcılıktan
uzak bir düşünceyle,
tasavvufî felsefeden aldıkları
enfüsî
ve âfâkî dinamiklikle engin bir sanat anlayışı
geliştirmişlerdir.
Mevlânâ’nın
dediği
gibi, sûfîlerin hayatında,
atalet yerine mücadele ve azim vardır.
Onlar, insanlara ilâhî aşk
ve gönül zenginliği
ile sevgi üzerine temellenmiş
bir hayat sunmuşlardır.
Diğer
dinlerin mistik anlayışlarında
olduğu
gibi, tenhalara çekilerek münzevî bir yaşam
sürdürmemişlerdir.
Sûfîlerin
irfanî düşüncesinde,
insan sanatkârdır.
Bu anlayışa
göre insan Allah’ın
suretinde yaratılmıştır.
Bu da ilâhî isimlere ve sıfatlara
mazhar olmak demektir.
Bu ilâhî sıfat
ve isimlerin hakîkatleri, özlü bir şekilde
insanda mevcuttur. İlâhî
isimlerin
cevherlerinden biri de yaratmaktır.
İnsan
da ilâhî rûhun nefhasına
sahip olduğu
için yaratıcı
gücünü ortaya koyma kabiliyetindedir. Bu güç de
âyetle sabittir: Allah Teâla “Ona
rûhumdan üfürdüğümde”
buyurmaktadır.
İnsan
rûhu da cevherini bu âyetten alıp,
sanatını
en ince bir şekilde
ortaya koyarak eşyanın
en güzelini yaratır.
Sanatı
veya eşyayı
değerlendirmenin
başka
bir aslı
da, sûfîler için, “Allah
güzeldir ve
güzelliği
sever”
ilkesidir. Bunun için onlar, bu alemi Allah’ın
cemâlinin görüntüsü
olarak görmüşlerdir.
Allah güzelliğe
aşık
olduğu
için, sâlik, güzel olan her şeyi
ortaya koymalıdır.
Kişi
kendi yetenekleri ve imkanları
dahilinde bu düşünceyi
bir sanat dalında
eşyaya
yansıtarak,
ona haricî bir varlık
kazandırmaya,
daha doğrusu
bu manevî,
rûhî gerçeği
bu alemde var etmeğe
çalışmalıdır.
Tasavvufî
anlayışa
göre insan, irfana dayanan eserleri daha fazla his ve
idrak eder. Çünkü kalp irfânî bakımdan
akıldan
daha kâmil olup, aklı
kemale erdirir. Ârif şuhûd
yoluyla bilgiye (ma’rifete)
ulaşır.
“Onun
gördüğünü
gönül yalanlamadı”
ilâhî emrinde olduğu
gibi, gerçekler ârifin ruhunun derinliklerindedir;
yani kalptedir. Bu ulvî duygular açığa
vurulduğu
zaman, eşyaya
döküldüğü
an sanat oluşur.
Onun için sanatkâr çok güzel beyan eden bir âriftir.
Örneğin,
Mevlânâ ve Yunus gibi mutasavvıflar
hem ârif hem de sanatkârdırlar;
çünkü hakîkati en iyi ve en güzel şekilde
açıklamışlardır.
Diğer
tarafta Ahîler de düşünce
ve ahlâklarıyla
sanatlarını
eşyaya
ve işlerine
en güzel şekilde
yansıtmışlardır.
İnsana
ve eşyaya
estetik bir anlayışla
yaklaşan
bu düşünceyi
öncelikle tasavvufî açıdan
ele alıp,
fikrî alt yapısına
bakmaya çalışacağız.
|