|
ORYANTALİZMİN TARİHSEL GELİŞİMİ ÜZERİNE BAZI DEĞERLENDİRMELER
Yücel BULUT
11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki İkiz
Kuleler’e uçakla yapılan saldırı sonrasında ABD
Başkanı George W. Bush’un tüm Batı toplumunu
yeni bir “Haçlı Seferi”ne davet etmesi ya da
-aynı olay üzerine yaptığı açıklamada- İtalya
Başbakanı Silvio Berlusconi’nin “İslam’ın
ilerlemeye engel olduğu” şeklinde sözler
sarfetmesi; Batı’nın Doğu’ya ilişkin imajları
ya da Doğu’ya ilişkin Batılı kolektif muhayyile
olarak tanımlanabilecek olan oryantalizmin, edebiyat
eserlerinden gazete yazılarına, teolojik tartışmalardan
bilimsel çalışmalara, Batılı siyaset adamlarının
nutuklarından ve tutum alışlarından popüler
karalamalara varıncaya kadar Batılı zihin dünyasının
her noktasında izini hâlâ sürebileceğimiz
bir alan olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne
serdi.
Oryantalizmin
tarihi, çokça söylenegeldiği üzere, Doğu ile Batı’nın
varlığı kadar eskidir. Bu tarihsel süreç,
oryantalizme bugün tanıdığımız çeşitli biçimlerini
ve özelliklerini kazandırdı. Gelişim süreci içinde
ele alındığında, oryantalizm, bir yanıyla Doğu’nun
Batı tarafından incelenmesi anlamına gelirken, bir
yanıyla da Batı’nın kendi bilincine varmasının
en önemli aracı olarak gözükmektedir.
O nedenle, oryantalizmin sunduğu Doğu imajları, hem
Doğu-Batı ilişkilerinin değişmesine, hem de
taraflardan herhangi birisinin iç bünyesinde meydana
gelen gelişmelere bağlı olarak değişiklikler
göstermektedir. Bu yazı da, oryantalist arşivde
karşımıza çıkan -konjonktüre göre farklılıklar
gösteren- Doğu’ya ve Doğululara ilişkin Batılı
imajların, oryantalizmin geçirdiği safhaların ve
değişimlerin, Doğu ile ilgili olduğu kadar Batı’nın
bizzat kendisi ile de yakından alakalı olduğunu,
tarihsel ve sosyal bağlamına oturtarak değerlendirmeyi
amaçlamaktadır.
Oryantalizmin
ne olduğuna ve oryantalistin kime dendiğine ilişkin
pek çok şey söylendi. Doğu dillerini bilen uzmanı,
Doğulu toplumların gelenekleri, görenekleri ve coğrafyaları
hakkında bilgi sahibi akademisyeni ya da Doğulu
toplumları resmeden ressamı tanımlamak için oryantalist
sözcüğünün kullanıldığı herkesin malumu.
Oryantalizmi, genellikle, masum bir akademik merak
saikiyle oluşturulmuş bir araştırma disiplini
olarak değerlendiren bu türlü yaklaşımların dışında,
Hıristiyan misyonerliği ve Avrupalı sömürgecilikle
iş birliği içerisinde değerlendiren yaklaşımlar
da mevcuttur.
Edward
Said, —haklı olarak— “paradigma-kurucu bir yapıt”
olarak değerlendirilen eseri Oryantalizm’de,
“hepsi birbirine dayalı bir çok şey” olarak
anladığı oryantalizmin genel kabul gören anlamlarını
“en kolay kabul gören akademik manası”ndan başlayarak
sıralar: “Antropolog, sosyolog, tarihçi yahut dil
bilimci olsun, özel yahut genel bir açıdan Şark’ı
öğreten, yazıya döken yahut araştıran kimse şarkiyatçıdır
ve yaptığı şey şarkiyattır…
Oryantalizm’in daha geniş bir manası vardır:
Oryantalizm ‘Doğu’ ile ‘Batı’ arasında
ontolojik ve epistemolojik ayırıma dayalı bir düşünüş
biçimidir… Şimdi oryantalizmin üçüncü anlamına
geliyorum: On sekizinci yüzyıl sonlarını kabaca
belirlenmiş bir başlangıç noktası kabul edersek,
oryantalizm Şark ile uğraşan toplu müessesedir;
yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, Şark hakkındaki
kanaatleri onayından geçirir, Şark’ı tasvir
eder, tedris eder, iskan eder, yönetir; kısacası
‘Doğu’ya hakim olmak, onu yeniden kurmak ve onun
amiri olmak için’ Batı’nın bulduğu bir
yoldur.”
|