|
KUR’AN KIRAATLARINA YÖNELİK ORYANTALİST YAKLAŞIMLAR
Abdurrahman ÇETİN
I.
Kur’an’ın Korunmuşluğu
Makalemizde,
üzerinde duracağımız esas konuya geçmeden önce,
Kur’an-ı Kerim’in güvenilir ve sağlam bir şekilde
günümüze ulaşması ve kıraatların mahiyeti hakkında
kısa bilgiler verilmesi
gerekli görülmüştür.
Bilindiği gibi Kur’an hem ezber, hem yazı,
hem de okunma yoluyla nesilden nesile günümüze
kadar ulaşmıştır.
Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah tarafından, Cebrâil aracılığı ile
peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sav) vahiy yoluyla
indirilmiştir: “Muhakkak ki bu (Kur’an),
âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. Rûhu’l-Emîn
(Cebrâil), uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap
diliyle onu senin kalbine indirmiştir.” (Şuarâ
26/192)
Peygamberimiz (sav) kendisine gelen vahyi derhal ezberlemiş olurdu. Bu
husus, daha ilk inen âyetlerde Yüce Allah tarafından
garanti edilmişti: “… Sana O’nun vahyi
tamamlanmadan önce Kur’an (okumakta) acele etme ve
‘Rabbim, benim ilmimi artır’ de.” (Tâhâ 20/114). “Onu
(vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz
onu toplamak (senin kalbine
yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.”
(Kıyâme
75/16-17).
Hz. Peygamber, Yüce Allah tarafından kendisine vahyedilen Kur’an’ı
hem ezberlemiş oluyor hem de insanlara okuyarak tebliğ
ediyordu: “Kendi içinizden size âyetlerimizi
okuyan, sizi kötülüklerden arındıran,
Kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi öğreten
bir Rasûl gönderdik.” (Bakara 2/151).”Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra )
bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka
bir Kur’an getir veya bunu değiştir’ dediler. De
ki: ‘Onu kendiliğimden değiştirmem benim için
olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunundan başkasına
uymam. Çünkü Rabbim’e isyan edersem elbette büyük
günün azabından korkarım.’ De ki: ‘Eğer Allah
dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size
bildirmezdi’…” (Yûnus 10/15-16).
Demek ki Kur’an-ı Kerim, Yüce
Allah tarafından Peygamberimiz Hz.
Muhammed’e (sav) Arapça
olarak vahyedilmiştir. Peygamberimiz,
Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezberlemiştir.
Müslümanlara hiçbir
değişiklik yapmadan ve okuyarak tebliğ
etmiştir. Bununla da yetinmemiş, gelen vahyi derhal
yazdırmıştır.
Kaynakların ittifakla bildirdiklerine göre, ne zaman Peygamberimiz’e
bir vahiy gelse, Peygamberimiz vahiy kâtiplerinden
birini çağırır ve indirilen sûre veya âyetleri
yazdırır ve bunun, o zamana kadar yazılanların
neresine konulacağını bildirirdi.
Ayrıca O, gerekli tashîhi
yapmak üzere, kâtibe yazdığını okumasını
isterdi.
Bundan başka Peygamberimiz, gelen vahyi erkeklere
okuduğu gibi, kadınlara da ayrıca tebliğ ederdi.
İbn İshak
(151/768) ve İbn Hişam
(218/833)’ın bildirdiklerine göre,
Hz. Ömer’in Müslüman olması hadisesinde, kız
kardeşinin elinde bulunan Tâhâ sûresinin yazılı
bulunduğu sayfa, Kur’an’ın daha ilk zamanlardan
itibaren yazıldığını gösterir.
Esasen Kur’an’ın bir adı da “el-Kitâb”dır. Kitap denilince
akla gelen ilk şey, yazılı bir metindir. Kur’an-ı
Kerim’in Peygamberimiz zamanında yazıldığını gösteren
birçok bilgi nakledilmiştir. Bu konuda Hz. Osman şöyle
demiştir: Rasûlullah’a (sav) muhtelif sûrelerden
birine ait bir âyet nâzil olunca, ilâhî
vahyi yazan vahiy kâtiplerden birini çağırır ve
ona şöyle buyururdu: “Bu âyetleri şu ve şu âyetleri
ihtiva eden sûreye yaz.”
Abdullah b. Ömer
’in, “Biz Kur’an’ı üzerimizde taşıdığımız halde, düşman
memleketlerine gitmekten menedilmiştik.”
sözü de, Kur’an’ın yazıldığını gösterir.
Peygamberimiz’in ilk dönemlerde: “Benden
Kur’an’dan başka bir şey yazmayın”
buyurması da, Kur’an’ın Peygamberimiz zamanında
yazıldığını gösteren en açık delillerden
birisidir. Kısaca ifade edersek, Kur’an-ı Kerim’in tamamı, Peygamberimiz’in zamanında ve onun
huzurunda yazılıp tespit edilmiştir.
Peygamberimiz, Kur’an’ı en mükemmel bir şekilde, hatasız ve
eksiksiz olarak insanlara ulaştırmıştır. Esasen
aksi de düşünülemez. Nitekim Yüce Allah bu
hususta şöyle buyurmuştur: “Ey Rasûl!
Rabbin’den sana indirileni tebliğ et.
Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış
olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır…” (Mâide 5/67).
“Kur’an, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler
uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak
yakalardık. Sonra da onun can damarını koparırdık.
Hiçbiriniz buna engel de olamazdı.” (Hâkka
69/43-47).
“Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten
sonra) bize kavuşmayı ummayanlar: Ya bundan başka
bir Kur’an getir veya bunu değiştir, dediler. De
ki: Onu
kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey
değildir…” (Yûnus 10/15).
Peygamberimiz Kur’an-ı Kerim’in korunması ve tebliği konusunda
gereken hassasiyeti kendisi gösterdiği gibi, ashâbını
da bu konuda yönlendirmiş; Kur’an’ın
ezberlenmesini ve öğretimini teşvik etmiştir. O,
Kur’an okuyan ve onunla amel edenlerin gıpta
edilecek kimseler olduklarını,
her harfine karşılık on sevap kazanacaklarını,
okudukları âyetlerin kıyâmette onlar için birer nûr
olacağını
ve derecelerini yükselteceğini,
Kur’an’ın onlara şefaat edeceğini,
dünyada da kendilerini için huzur kaynağı olacağını
ve ayrıca Kur’an dinlemenin de sevap kazandıran güzel
bir davranış olduğunu
bildirmiştir. Kur’an öğrenen ve onu öğretenlerin
en hayırlı kimseler olduklarını
açıklayan Allah’ın Elçisi, Kur’an’ı
ezberleyen ve onunla amel eden hafızlara da ayrı bir
değer vermiş ve onların Allah’ın ehli ve seçkin
kulları
ve meleklerle beraber olduklarını,
cennete gireceklerini ve ayrıca aile fertlerinden
cehenneme girmeyi hak etmiş on kişiye şefaat
edeceklerini
bildirmiştir. Bütün bunlardan başka
Peygamberimiz’in irşad, imâmet ve yöneticilik görevi
vereceği kimselerde, Kur’an’ı en çok bilenleri
tercih etmesi de, bu konuya verdiği önemin delili
olmaktadır. Meselâ O, Tebûk seferinde (9/630), Mâlik
b. Neccâr Oğullarının sancağını Zeyd b. Sâbit’e
vermiş ve: “Zeyd, Kur’an’ı çok iyi bilir.
Kur’an ise mukaddemdir (önde ve önceliği olandır).”
Buyurmuştur.
Peygamberimiz’in gözünün içine bakan sahâbe, ilâhî vahye olan iştiyakları
ve Allah Elçisi’nin emirleri doğrultusunda, bu yüce
kelâmın okunması ve ezberlenmesi konusuna büyük
bir duyarlılık göstermişlerdir. Onların gerek
namazlarda ve gerekse namaz dışında çokça
Kur’an okudukları bilinmektedir. Onlar, Kur’an
okumadan geçen bir günü “can sıkıcı” olarak
değerlendirmişlerdir. Konuyla ilgili haberlerde, çoğunlukla
“haftada bir” veya “üç günde bir” hatim
indirdikleri bildirilmiştir.
Onlar okuyacakları miktar kadar Kur’an’ı
hiziblere (bölümlere) ayırırlar ve her gün bu
hiziblerden birisini okurlardı.
Üstelik bazı hadislerden, onların Kur’an’ı çok
kısa zamanda hatmettikleri; Peygamberimiz’in de “Üç
günden az bir zamanda Kur’an’ı hatmeden kişi,
ne okuduğunu anlamamıştır”
buyurarak gerekli uyarıda bulunduğu anlaşılmaktadır.
Sahâbeden sonra gelen nesiller de Kur’an’ın kıraatı
konusunda aynı hassasiyeti göstermişlerdir. Asr-ı
saadetten bugüne, Kur’an okunmadan geçen dakika
yoktur, denilebilir. Nesilden nesile böyle öğretilmiş
ve öğretilmektedir. Nitekim Kur’an Kursları’nda
okuyanlar bilir: Küçük yaşlarda, iki üç yıl süreyle,
iyi bir hocanın gözetiminde yetişen öğrenciler; tâlimiyle,
tecvidiyle, tavır ve edâsıyla,
âdeta hocasının bir kopyası olurlar. Bu meseleye vâkıf
olanlar, bu öğrencileri dinlediklerinde, kimden
okuduklarını hemen anlarlar. Orta durumda olan bir
öğrenci, 15 günde, sadece bir Sübhâneke’yi tâlim
üzere okuyup başarabilir. Tâlimde, mehâric-i hurûfun
yanı sıra, dudak hareketleri bile önemlidir. İşte
bu, şifâhî
naklin, sözlü öğretimin sonucudur ve kıraatta tevâtürün
ta kendisidir. Tarafsız bir müsteşrik, Kur’an
Kursları’nda uygulanan Kur’an öğretimindeki
dikkat ve özeni birkaç gün izlemiş olsa, eminim ki
Kur’an’ın korunmuşluğu üzerinde hiçbir şüphesi
kalmaz.
Öte yandan, Ramazan ayında cami ve evlerde, radyo ve televizyonlarda
okunan mukabeleler de, bir ibâdet olmasının yanında,
Kur’an’ın muhafazasının kontrolü ve bu korunmuşluğunun
isbatı demektir. Aslında bu uygulama, Peygamberimiz
zamanında başlamıştır. Bilindiği gibi
Peygamberimiz, Cebrâil’den aldığı Kur’an’ı,
her Ramazan ayında ona arz ederdi. Cebrâil, bütün
Ramazan gecelerinde bu maksatla Peygamberimiz’le görüşürdü.
Vefat etmesinden önceki Ramazan’da bu arz, iki defa
gerçekleşmişti.
Böylece Kur’an, indirildiği devirden günümüze
kadar hem şifâhî hem kitâbî olarak, hâfızalarda
ve Mushaf’larda en mükemmel şekilde korunmuştur.
Ayrıca onun, İlâhî koruma altında olduğu
da unutulmamalıdır: “…Kur’an, aziz bir kitaptır.
Ona önünden ve ardından bâtıl gelemez. O, hikmet
sahibi ve çok övülen Allah’tan indirilmiştir.”
(Fussılet 41/41-42). “Kur’an’ı biz indirdik,
biz; onun koruyucusu da elbette biziz!” (Hicr 15/9).
Tarihî
gelişim içinde bu konuya verilen önem aynı tarzda
devam etmiş, İlâhî kelâmın doğru okunması açısından
Kur’an öğretimi Tecvid, Kıraat, Resmü’l-Mushaf
ve Vakf ve İbtida ilimlerinin desteğiyle köklü bir
yapıya kavuşmuştur.
|