|
ROMA KANUNU İLE İSLAM KANUNU ARASINDAKİ MÜNÂSEBETLER
Muhammed HAMİDULLAH - Çeviren: Nafiz DANIŞMAN
Bilgi arayan hakkı
arayandır. Bunun için hakkı arayıp peşinde
gitmemiz lâzımdır. Zira hak üste çıkar ve üstüne
çıkılmaz. Eğer İslâm kanunu Roma kanunundan alınmışsa,
bu hal onu kıymetten düşürmez. Böyle olmaması da
ona yeni bir kıymet katmaz. O, ne ise odur.
Bu
mesele çok dallıdır. Onu bir konferansa sığdırmak
mümkün değildir. Dolayısıyla onun ancak bazı taraflarına temas edeceğim. Zira toptan
alınamayan şey, toptan bırakılmaz.
Romalılar,
insanların muhtelif ahvâl ile ilgili pratik hükümlerine
birden “jus” demişler. Lügatte jus, hak
demektir. Fransızlar, Almanlar ve İtalyanlar da bu
ilme aynı ismi ıtlak etmişler; ve onu, droit, recht,
diritto kelimeleriyle tercüme etmişler. Müslüman
Araplara gelince, onlar aynı mefhumu “fıkıh”
kelimesiyle ifade etmişler. Bu kelime, “marifet”
mânâsına
gelir. Bugün Türkçe, Arapça ve Farsça kullanılan
“hukuk” tabiri, yeni olup, Fransızca’dan tercüme
edilmiştir. Fakat eski, Arap ve gayri Arap Müslümanlar
onu, bu mânâda
kullanmamışlardı.
Roma
kanunu müellifleri, meseleleri, kitaplarında üç kısma
ayırırlar: Şahıslar, eşya, kazâyâ (actions); fakat İslâm fakihleri
kitaplarını ibâdât, muâmelât ve ukûbât esaslarına
göre vaz'ederler. Hiçbir fakih, hangi mezhepten
olursa olsun, tarihimizin en eski asırlarında dahi
Roma kitapları çeşnisinde bir kitap yazmamıştır.
Müslümanlar, ruh ile teni birbirlerinden ayırmadılar.
Fakat hiçbirisini de ihmal etmediler. Onlar insanın
aynı zamanda, ten ve ruhtan teşekkül ettiğini düşündüler.
Bir kimse bu iki şeyden yalnız birisiyle uğraşırsa,
kendi yaratılışının icaplarını itmam etmemiş
olur. O takdirde, o kimsenin ya melâikeden olması lâzım
gelir (ki insandan gayri melâike vardır) veya şeytan
olması lâzım gelir (ki Allah, şeytan diye başka
mahluklar yaratmıştır). Dolayısiyle insanın
ahenkli bir inkişafa mazhar olması için, kendinin
hem ruhu hem teni ile meşgul olması lâzımdır. Bu
yüzdendir ki fakihler, kendi kitaplarında, muâmelât
gibi ibâdâtı da zikredip her ikisiyle ilgili olan
emir ve kararları hükümete tevdi ettiler. Halbuki Romalılarda buna benzer
bir şey yoktur. Onların “jus” kitapları (ibâdetler
ile ilgili) ruhanî işlerden hiç bahsetmez.
İslâm
kanununun temeli, Allah’ın meşî'etidir. Roma
kanununun temeli, insanın meşî'etidir. Netice
itibariyle İslâm kanunu “La ilahe illa'Llâh,
Muhammedün Resulu'Llah” kelimesiyle telhis
edilebilir. Bunun mânâsı şudur ki: Kanun yapan,
idrâkin ötesindeki Allah’tır. O, emrini Resulü’ne
nazil kıldı ki bütün insanlara bildirsin. İslâm
kanununun kaynakları, Allah’ın kelâmı, Resulü’nün
sünneti, icmâ ve kıyastır. Romalılar ise, kendi hükümlerini
ya hükümet reisinin emirlerine, veya örf ve âdete
bina ederler.
Fakihler,
ruhanî ve cismanî meseleleri birbirlerinden ayrı
tutmadıkları içindir ki, ibâdât ve muâmelâttan
başka anayasa meselelerini ve milletler arası hükümlerini
de kendi kitaplarında zikrettiler. Roma kanunu
kitaplarında ise böyle bir şey yoktur. Orada bu
bahisler tamamıyla
ihmal edilmiştir. Fakihlerin nazarında devletler
hukuku da, kanunun sâir kısımları gibi, insanların
haklarıyla
ilgili bulunmaktadır. Şunu söylemeye hacet yoktur
ki, (Müslüman) muvahhidlerle putlara ve sanemlere
tapan (Romalı) müşriklerin ibadetleri
birbirlerinden farklıdırlar.
İki
kanun, iki tarafın kitaplarında müşterek olan
meselelerdeki iştirak nisbetine göre de ayrılırlar.
Evvelâ ukûbât meselesini ele alalım. Fakihler cürümleri
iki kısma ayırmışlardır: l- Hudûd, 2- Mezâlim
veya siyaset (yani cürümler). Hudûd, açık
deliller (beyyine) ile sabit olan bir takım cürümler
olup -çokluk veya azlığa tahammülü olmayan-
muayyen ukûbetlerle cezalandırılır. Mezâlimde ise
ukûbât, kadı'nın kanaatine terk edilmiştir.
Kendisine, bunları affetmek salâhiyeti dahi tanınmış
bulunmaktadır. Hudûd, insan öldürmeyle; hırsızlık,
zina ve iftira (kazf) ile; müskirât kullanmak ve
dinden çıkmak ile ilgili bulunmaktadır. Zina,
iftira ve içki, Romalılar nezdinde yasak edilmemiştir.
Gerçi Romalılarda dahi, dinden çıkmanın ukûbeti
ölüm idi: Şayet Müslümanlar bunu Romalılardan
aldılarsa bence herhangi bir itiraza mahal yoktur.
Ama insan öldürme ve hırsızlık, sair milletler
indinde dahi, en eski zamanlardan beri yasak edilmişlerdir.
Ancak bunların, Müslümanlar ve Romalılar
nezdindeki cezaları birbirlerinden çok farklıdır.
Romalılarda el kesme yoktur. Öldürme işinde niyet
ve taammüd İslâmlarca esaslı bir mesele teşkil
eder. Romalılar nezdinde, benim bildiğime göre, öyle
bir şey yoktur. Diyet meselesi de bu kabildendir,
miras ise Müslümanlarda, maktulün, varislerine ait
bir haktır. Romalılarda ise devletin veya ma'şerin
bir hakkıdır. Bundan başka İslâmlar arasında,
Asrı-Saadet’ten beri tanınmış olan “Maâkıl”
Romalılar tarafından bilinmiyordu. (Maâkıl bir
nevi içtimaî teminat müessesesidir = assurances
rociales) Kabile efradı, aynı sanat veya meslek üyeleri,
kendi aralarında, kara günler için para toplarlardı.
Her ferd, her sene buraya bir miktar para yatırır; günün
birinde bunlardan birine tazminat ödemek terettüp
etse, bu tazminatı kendisi ödemeyip, yerine cemaat
öder. Yani bu tazminatı, ferdin kabilesi veya mensub
olduğu sanat yahut meslek erbabı öderler. Böylece
her iki kanunun, öldürme suçu hususunda dahi
birbirlerine benzemediklerini görüyoruz. Hudûd ve
mezâlim nazariyesi, Romalılarda bulunmadığı gibi,
İslâmî ukûbât anlamı da onlarda yoktur.
Muâmelâtta
dahi iki kanun arasında benzerlik yoktur. Ezcümle
nikâh ve talâkta, İslâm tek bir nikâh çeşidi
bilir ki o da iki zevç arasındaki akittir. Romalılardaki
nikâh çeşitlerine İslâm, zina nazarıyla
bakar. Bundan başka Müslümanlar, nikâhı dört
zevceyle tahdid etmişlerdir. Romalılar arasında
buna benzer bir şey yoktur, iki kanundaki talâk (boşama)
müessesesi de ayrıdır.
|