|
BATIDAKİ İSLAM ÇALIŞMALARI ÜZERİNE
Ahmet DAVUTOĞLU
Girişte,
konuyu biraz çarpıcı bir şekilde ortaya koymak için,
müsaade ederseniz bir hatıramı nakletmek istiyorum.
Bazen
bir kitaptan sürekli bir teoriyi okursunuz, fakat çarpıcı
bir olay size o kitaptaki bütün bilgilerden çok
daha fazla etki yapar ve bu konuyla daha yoğun bir şekilde
ilgilenmeye başlarsınız.
Bundan
yaklaşık 12 sene önce, Malezya’da ders vermek üzere
davet edildiğimde -doğrusu uzak bir diyar, farklı
bir kültür fakat- paradigmatik bir değişme olacağını
düşünmeden gitmiştim. Gittiğimden kısa bir süre
sonra, Siyasî Düşünce Tarihi okutmam istendi. Dünyanın
her tarafında klasikleşmiş bir siyasî düşünce müfredatı
vardır. Bunun da klasikleşmiş kitapları vardır.
En klasik kitabı da Sabine’ın History
of Political Thought isimli kitabıdır. Ders müfredatı
açıklanırken, bu öğrencilerin zamanla Amerikan üniversitelerinde
okuyacağını ve dolayısıyla bu klasik paradigmayı
bilmeleri gerektiğini düşünerek, bu eksende bir
hazırlık yapmayı planlıyordum.
Sınıfa
girdiğimde değişik bir tabloyla karşılaştım: Mübalağasız
küçük bir Birleşmiş Milletler gibi bir sınıf; içinde
Amerikalısı, El Salvadorlusu, Afrikalısı ve Asyalısı,
Çinlisi ve çokça Malay olan bir topluluk, bir sınıf.
Bir sınıfa baktım, bir de elimdeki ders kitabına
baktım; ciddî bir çelişkiyle karşı karşıya
kaldım. Ders kitabı Eski Yunan’dan başlıyor,
-Eflatun, Aristo- oradan Roma’ya geçiyor;
sonra Hıristiyanlık, Orta Çağ, Rönesans ve
Modernite ile devam ediyor. Bu kitabın içinde bir
tek Çinli yok. Halbuki sınıfta Çinliler var ve biz
biliyoruz ki gelişmesiyle ve ürettiği düşüncelerle
Çinliler ve Çin siyasî tarihi Eski Yunan’dan en
az bin, iki bin yıl öncedir. Sınıfta Hint kökenliler
var, bir tane Hintli yok kitapta. Yine biliyoruz ki,
daha Ari toplumu batıya göç etmeden önce
Hindistan’da, milattan önce 1200’lerde ciddî
siyasî yapılar oluştu. Hatta ondan, Ari
medeniyetinden önce Dravid medeniyeti -ki insanlık
tarihinin en eski medeniyeti- çok ciddî bir birikimi
daha sonraki medeniyetlere aktarmış. Kitapta bir tek
Hintli yok. Sınıfın çoğu Müslüman, ama kitapta
bir tek Müslüman yok.
Şimdi
bu kitabı bu öğrencilere okuttuğunuzda ciddî
problemler çıkacaktır. Bu sadece o gün orada yaşanan
konjonktürel bir problem değildi; dünyanın her
yerinde, özellikle Batı-dışı havzalar, Batı-dışı
kültürler de bugün aynı problemle karşı karşıya.
Türkiye’de de bu problemler var, el-an var. Hâlâ
siyasî düşünce tarihi okuyanlar, mesela bir Osmanlı
düşünürünü görmeden, Kınalızâde’yi hiç
bilmeden, Makyavel’i çok iyi öğrenmek zorunda kalıyorlar.
Öğrencilerinize aslında şunu demiş oluyorsunuz:
“Siz tarihte yoksunuz.” Bu, “görünüşte
tarihte yoksunuz” demek, ciddî bir problem gibi görünmüyor
bir anda, ama esas sonucu şu: “Tarihte olmayan, bugün
de olamaz, yarın da olmayacak.” Verdiğiniz gizli
bilinç, hiçbir yorum yapmazsanız, hiçbir şey söylemezseniz,
“siz tarihe hiçbir katkıda bulunmadınız”
demenize gerek olmaksızın, o insanların zihinlerine
yerleştirdiğiniz bilinç, “siz bugün yoksunuz,
yarın da bir şey söyleyemeyeceksiniz” bilincidir.
Bunun
üzerine müfredatı değiştirdim. Konfüçyüs’ten
başlayan, Tao-te Ching’den, Hint düşüncesinden
sonra Yunan’a gelen ve sonra İslam düşüncesine
yoğun olarak yer veren, Osmanlı siyasî düşüncesini
içine alan, Batı düşüncesinin hemen hemen bütün
düşüncelerini içine alan bir ders müfredatı geliştirmeye
çalıştım.
İlginç
bir şeyle noktalayayım bunu: Bu problem oryantalist
akademyanın bir ürünüdür. Sadece Doğu’ya dönük
bir bakışı değil, belli bir entelektüel arka planı
yansıtır. Onun üzerinde konuşma içinde durmaya çalışacağım.
Orada
Kınalızade’yi okuttum, Ahlâk-ı
Alâî ve Machiavelli’i mukayeseli olarak
okuttum. Seneler sonra Türkiye’ye döndüğümde
orada yüksek lisans yapan bir öğrencim üniversiteye
dönmüş, ders vermeye başlamış. Bana bir e-posta
göndermiş: “Hocam, bu üniversitede kalite çok düştü.
Burada yeni yetişenler Kınalızâde’yi bile
bilmiyorlar.” Ben de cevabî e-postamda
şunu yazdım: “Türkiye’dekiler de
bilmiyor.” Şimdi o öğrencim, Kınalızâde’yi o
zaman önemli bir şahsiyet olarak öğrendiği için,
şimdi onun bilinmemesini önemli bir eksiklik olarak
görüyor.
Oryantalizm
meselesinin arkasındaki entelektüel zihniyet, aslında
bir varoluş problemidir. Tarihte bir varoluş
problemi, bu noktada anlam taşır. Yoksa,
oryantalistler, bizim tarihî arka planımızla ilgili
ne tür teknik çalışmalar yaptılar, bunun etüt
edilmesi önemli; ancak, bir gelecekle ilgili
projeksiyon çizeceksek, bu varoluş problemiyle doğrudan
ilgilenmek zorundayız. Ve burada da Oryantalizm ile
bizim yüzleşmemiz de zannedildiği gibi,
oryantalistler ve buna tepki gösterenler ya da bunu
aktaranların ötesinde, bir zincir var: Dörtlü bir
zincir. Oryantalizm’i öğreten, Batı’da gelişen
bir entelektüel arka plan. O temel varsayımlarına
girmeye çalışacağım: Oryantalist düşünce, onun
bizdeki entelektüel camiayı etkileme halkası ve
buradaki etkinin Türk akademyasına ve genelde Doğu
akademyasına yansıması. Zincir etkisi yapan bir süreçle,
aslında farkında olmadan kavramlarıyla,
kategorileriyle, disiplinleriyle bir entelektüel
birikim, bir başka entelektüel çevreye aktarılıyor.
Bunun üzerinde durmak zorundayız ve mesele sadece,
İslâm medeniyetinin Yunan’la ya da Hint’le
hesaplaşması, yüzleşmesi, karşılaşması esnasında
ortaya çıkan bir aktarım ve yorumlama problemi değil.
Ve bunun, Edward Said’in, katıldığım tanımlamasıyla
“hegemonik” bir arka planı da var. Bunun o çerçevede
görünmesinde, değerlendirilmesinde mutlaka fayda mülahaza
ediyorum.
|